Devrim Niteliğindeki Zar, Kalbin Sonsuza Dek Atmasını Sağlıyor için yorumlar kapalıBİLİM, sağlık
Gördüğünüz, tavşandan alınmış ve canlının dışında atmakta olan bir kalp. O yaşıyor, devrim niteliği taşıyan ve kalbinizin harika bir seviyede atmasına yardım ederek sizi hayatta tutabilecek olan bir elektronik zar sayesinde pompalamaya devam ediyor.
Bu ince, kalbi saran ve gerilebilir zar Urbana Champaign’deki İllinois Üniversitesi ve St. Louis’deki Washington Üniversitesi’den bilim insanları tarafından geliştirildi ve belki de 10-15 yıla insanlar için de kullanılmaya başlanabilir. Bu zar, tavşan kalbine tam uyacak şekilde geliştirildi: İlk olarak, yaşamakta olan tavşanı bilgisayar destekli tomografi cihazı kullanarak taradılar ve 3 boyutlu modelini oluşturdular. Ve bu modeli zarı üretmek için kalıp olarak kullanmak için 3 boyutlu yazıcılardan ürettiler. Sonrasında kalbi dışarı alıp zarı taktıklarında kalbin hala düzgün bir şekilde attığını gözlemlediler.
Bu kalp pili sadece sipariş üzerine yapılmadı. İllinois Üniversitesi’nden malzeme araştırmacısı ve zarı üreten araştırma grubunun başında olan John Rogers’a göre bu zar yapay bir perikard (kalbi saran doğal zar) gibi, “fakat bu yapay kalp zarı yüksek kalite, insan yapımı araçlarla donatıldı. Bu araçlar, klinik kardiyoloji ile alakalı olarak insan kalbiyle çeşitli şekillerde etkileşebilmekte ve kalbin hareketlerini algılayabilmektedir.”
Washington Üniversitesi’nden medikal mühendisi olan Igor Efimov’a göre ise bu büyük bir gelişme. Gördüğünüz devre, doku hareketlerini ve kalp kası hareketlerini düzenleyen elektrotlardan oluşan bir sensörler birleşimidir, “yapay zar, bir kalp krizi ve aritmi gibi durumlar hissettiğinde yüksek tanımlı tedavi uygulayabiliyor. Yani aritmi ve ya ani kardiyolojik ölümleri engellemek için optimal bir şekilde cihaz kalp üzerinde farklı noktalara elektrik uyarıları gönderebilir.”
70 milyon yıllık sırrı aydınlatabilecek bir kuş fosili bulundu için yorumlar kapalıEvrim
Brezilya’da keşfedilen bir fosil, bugünkü kuşların beyninin nasıl evrildiğiyle ilgili tüm bildiklerimizi yenileyebilir.
Cambridge Üniversitesi ve Los Angeles Doğa Tarihi Müzesi öncülüğündeki araştırmada bilim insanları, sığırcık kuşuna yakın büyüklüğündeki bir kuş fosilini inceledi.
İncelenen fosil, dinozorların da yaşadığı Mezozoik Çağ’a aitti.
Bilim insanları, fosil üzerinden kuşun beyin yapısını dijital olarak yeniden tasarlamayı başardı ve bugünkü kuş beyninin evrimsel geçmişi incelendi.
Araştırmayı yapan ekipten Dr. Guillermo Navalon, fosilin kafatası kısmının neredeyse hiç bozulmadan korunduğuna dikkat çekiyor.
Navalon hayranlık duyduğunu söylediği fosil üzerindeki incelemenin bugünkü kuşların anatomisini anlamamıza yardımcı olacağını kaydetti.
Navaornis adı verilen kuş, yaklaşık 80 milyon yıl önce, bugünkü Brezilya sınırları içerisinde yaşadı.
Bu dönemden hemen sonra tüm uçamayan dinozorların yeryüzünden yok olduğu biliniyor.
Kuşların beyninin evrimsel olarak nasıl geliştiğiyle ilgili bilgiler, 70 milyon yıllık bir boşluk içeriyor.
150 milyon yıl önce yaşayan ve ilk kuş türü olduğu düşünülen Arkeopteriks ile bugünkü kuşlar arasındaki halkalar henüz gizemini koruyor.
Navaornis’in beyninin Arkeopteriks’e göre daha büyük bir serebruma (sinir sistemi bölümü) sahip olduğu tespit edildi. Bu nedenle daha gelişmiş bilişsel kapasiteye sahip olduğu tahmin ediliyor.
Ancak bugünkü kuşlarla karşılaştırıldığında beyninin birçok bölgesi daha az gelişmiş görünüyor.
Yani Navaornis’in uçuşunu sağlayan mekanizmalar, bugünkü kuşlardan daha zayıf.
Dr. Navalon, “Kayıp parçanın zincire muhteşem şekilde uyduğu örneklerden birisini yaşıyoruz. İlk gördüğümde bu nedenle hayranlık duydum” diyor.
Cambridge Üniversitesi’nden Prof. Daniel Field de çalışmanın öncülerinden.
Field, günümüz karga ya da papağanlarının, çok gelişmiş bilişsel yetilere sahip olduğuna işaret ediyor.
Bilim insanlarının bu kuşların beyinlerinin nasıl bu kadar geliştiğini anlamakta zorlandığını dile getiriyor ve devam ediyor:
“Araştırmacılar tam da böyle bir fosilin bulunmasını bekliyordu. Bu tek bir fosil olabilir ancak kuşların beyninin evriminde yapbozun kayıp parçası olduğu kesin.”
Dr. Luis Chiappe ise bu yeni bulgunun, dinozorların tepesinde uçuşan bazı kuşların 80 milyon önce de bugünkü kafatası geometrisine sahip olduğunu ortaya çıkardığını kaydediyor.
Geri kalan yüzde 1’5 kısmı ise Potasyum, Sülfür, Sodyum, Klor, Magnezyum ve eser miktarda Bor, Krom, Kobalt, Bakır, Flor, İyot, Demir, Manganez, Molibden, Selenyum, Silikon, Kalay, Vanadyum ve Çinkodan oluşur.
Bu elementler, vücudumuzu oluşturan 37 trilyon kadar hücrenin yanı sıra, hücre zarının dışında kalan hücre dışı yapılarda da bulunur.
Ortalama bir erkek vücudunun yüzde 60’ı sudur. Bu 42 litreye tekabül eder. Bunun 23 litresi hücrelerin içinde, 19 litresi ise hücre dışında yer alır. Hücre dışı suyun 8,4 litresini dokular arası sıvı, 3,2 litresini ise kan plazma sıvısı oluşturur.
Nesli tükenmekte olan bu Filipin kartalı yavrusu, daha sadece bir haftalık, yetkililer onu vahşi yaşama hazırlamak ve adapte olması için anne kartala benzeyen bir el kuklası le besliyorlar
Evrimleşme Hızları ve Mozaik Evrim: Her Canlı, Her Özellik, Her Gen Aynı Hızla Evrimleşmez! için yorumlar kapalıEvrim
Evrimsel değişimlerin bir canlıda her özelliğin aynı anda, topyekün değişmesi gerektiği yönündeki yaygın yanlış anlama, aslında evrimin doğasına aykırıdır. Evrim, yavaş yavaş biriken küçük değişiklikler aracılığıyla işler ve her özellik, çevresel baskılar, genetik çeşitlilik ve doğal seçilimle bağımsız olarak değişebilir. Yani, bir türdeki her özelliğin aynı anda evrimleşmesi gerekmez; farklı özellikler farklı hızlarda, farklı derecelerde ve bağımsız olarak değişebilir.
Bu yanlış anlamanın sebebi, genellikle organizmaların karmaşık yapılarının birbirine bağlı olduğunun fark edilmesinden kaynaklanır. Evet, vücut sistemleri ve organlar çoğu zaman birlikte çalışır ve bu özellikler birbiriyle ilişkili şekilde evrimleşmiş olabilir. Fakat bu, onların her zaman aynı anda değişmesi gerektiği anlamına gelmez. Örneğin, bir organizmanın iskelet sistemi evrimleşirken, kas yapısı ya da dolaşım sistemi de bununla uyumlu olacak şekilde değişiklik gösterebilir, ancak bu değişimlerin her biri kendi zaman çizelgesinde, kendi seçilim baskıları altında gerçekleşir.
Evrim, bu tür değişimlerin kademeli olarak meydana gelmesine izin verir. Dolayısıyla, bir özellik bir değişime uğradığında bu, diğer özelliklerin de aynı anda ve aynı ölçüde değişmesi gerektiği anlamına gelmez. Adaptasyon, çevreye uyum sağlayacak bir dizi küçük, bağımsız değişimin bir araya gelmesiyle meydana gelir. Bu şekilde, bir organizma zamanla çevresine daha iyi uyum sağlayacak nitelikler kazanırken, diğer özellikleri de farklı oranlarda veya farklı yönlerde değişiklik gösterebilir.
Kaynak: Sıradışı bilim sitesinden edinilen bilgi dahilinde yapay zeka ile oluşturulmuş bir yazıdır.
Keşifler Kaçınılmaz mı Yoksa Şans Eseri Gerçekleşen Şeyler mi? için yorumlar kapalıBİLİM
Buluşlar gerçekten bir şans meselesi mi yoksa sadece doğru zamanda doğru kişi tarafından ortaya çıkarılmayı mı bekliyorlar?
Bu makale aslen MIT Press Reader sitesinde yayımlandı. Makale, Telmo Pievani’nin “Mutlu Kaza” kitabından uyarlandı.
1900’lü yılların başındayız ve Fransız bir kimyager (aynı zamanda bir sanatçı ve dekoratör) olan Edouard Benedictus, laboratuvarda sıradan bir kaza yaşıyor: Bir deney tüpünü düşürüyor. Deney tüpü sadece o zaman parçalanmıyor. Cam parçaları, bir mozaik gibi bir arada duruyor. Bu olay ilgisini çeken Benedictus, durumu daha derinlemesine inceliyor ve deney tüpünün içerisinde, buharlaştığı zaman camın yüzeyinde bir tabaka şeklinde birikip camın parçalarını bir arada tutan bir kolodyon çözeltisi olduğunu fark ediyor. Farkında olmadan kırılmaz camı icat ediyor. Fakat onu bir dolabın içerisine koyuyor ve otomobil pazarı, kendisinin cevabını çoktan bulduğu sorunu meydana getirdikten sonra bulup çıkıyor; sanki icat ihtiyaçtan doğmamış da tersi olmuş gibi.
Bu gibi mutlu kaza anları, buluşların tahmin edilemez doğasını ortaya çıkarıyor. Ancak Benedictus’un hikayesinde olduğu gibi şansın rol oynadığı durumlarda bile şu büyük soru cevap bulmayı bekliyor: Böyle keşifler gerçekten şans eseri mi yoksa bir şekilde “havada” durup doğru kişinin onu yakalamasını mı bekliyor?
Kuşkucular ‘Hadi oradan’ diyecektir ama peki ya şans eseri keşifler? O veya bu şekilde, bugüne kadar yapılan bütün keşifleri başka biri yapardı. Kavramsal ve teknolojik açıdan zamanı geldiyse, birisi er ya da geç başarırdı. Anestezi her halükarda keşfedilirdi ve birisi Post-it notlarını icat ederdi. Bu teoriye göre sanki belli bir dönemde havada dolaşan ve sadece birinin gelip yakalamasını bekleyen hayaletler var. Bağımsız ve paralel şekilde, Charles Darwin ve Alfred R. Wallace (ikincisi Darwin’in 15 yıl gerisinden) doğal seçilim ile evrim kuramına varmışlar ve her ikisi de Thomas R. Malthus okumak, adalardaki tür dağılımlarını gözlemlemek vs. gibi benzer verilere dayanmışlardı. Kurama pek çok farklı nüans eklemişlerdi ancak düşüncelerindeki çakışmalar hayret vericiydi.
DNA’nın moleküler yapısının çözülmesine dönük uluslararası çapta telaşlı bir yarışın yapıldığı 19’ncu yüzyılda bile, anestezi eden gazlar ve diğer pek çok vaka üzerinde yürütülen araştırmalardaki net izlenim, hedefin yakın ve çözümün eli kulağında olduğu yönündeydi. Biyolojik evrimde de karşımıza çıkan bu olgu, yakınsama olarak adlandırılıyor: Yakın akraba olmayan iki türde, yarasaların ve bazı kuş türlerinin ekolokasyonu gibi benzer işlevlere sahip adaptasyonlar gelişiyor. Bunun sebebi, çevrenin her ikisi üzerinde de benzer hayatta kalma problemleri (karanlıkta uçarken yön bulma); yani benzer seçilim baskıları sergilemesi. Böyle bir dinamiğin neden bilimsel bilgide de mevcut olduğunu açıklamaya yardımcı olabilecek önemli bir ipucu bu: Benzer seçilim baskıları (bir araştırma problemi ve ona ulaşmak için ihtiyaç duyulan gözlemsel araçlar) ve çözüm(ler) bulmak için yarışan farklı araştırma grupları var.
Aslında az önce bahsettiğimiz vakalar, “Mutlu Kaza” boyunca aktarılan şans eseri keşif hikayelerinin çoğundan biraz farklı çünkü bu durumların tamamında (ve diğer pek çoğunda), tanımlanmış bir problemi çözmeye yönelik kasıtlı bir yarış var. Fakat sonuca ulaşmak için atılan adımları analiz edersek, esasında şans eseri ortaya çıkan bazı öğeler olduğunu görebiliriz (Darwin ve Wallace, doğru zamanda kristalograf Donohue Malthus okuyordu; kendisinin hidrojen bağlarındaki uzmanlığı, Crick ve Watson’ın nükleotit baz çifti modellerini doğrulamalarına ve ör. Watson’ın laboratuvarında çift sarmal yapısını keşfetmesine doğrudan yol açmıştı). Ancak bu genel dinamik şans eseri değildi. Bütün keşif süreçlerinin doğal şekilde şans eseri olmadığını da vurgulamak gerekiyor. Fakat bütün keşiflerin havada olması gerçekten mümkün mü?
Bir anlığına bunun doğru olduğunu ve şansın en fazla kaçınılmaz olanı hızlandırabileceğini varsayalım. Bütün bilim insanları, kendilerinden önce gelen devlerin omuzlarında duruyor ve nesnel olarak bilimde birikimli bir unsur var. Yine de bir noktada ve doğru koşullarda, biraz daha ilerisini görenler bu devler değil, bilinmeyen bilim insanlarıydı. Bir keşfin yönelimselliğinin diğerlerinden daha çok tahmin edilebilir ve beklenir olması, bu vakalarda bireysel bilim insanlarının ve bağlamın rolünün önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bazı keşiflerin kendi spontan güçleri var ve ortaya çıkmaları daha muhtemel. Ancak gerçeğe dönüşmeleri hâlâ o bilim insanının veya bilim insanı grubunun bilgisine bağlı ve beklenmedik olaylar da önemli bir rol oynuyor (Darwin ve Wallace, yolculukları sırasında ortaya çıkan çok tesadüfi fırsatlar olmasaydı ne keşfederdi?).
Kimse aynı keşfe ulaşmak için ne kadar farklı güzergâh olduğunu bilmiyor. Herhangi bir durumda karşı delilimiz yok ve geç fark etme tehlikesi (sonradan önemli olan bir şeyi gereksiz gibi gösteren, dolayısıyla şansı kadere dönüştüren şey) de her zaman köşede bekliyor. Zihinlerimiz şaşırtıcı bir sonuç ortaya çıkaran bir tesadüf dizisini sıraya koyduğunda, bu olay silsilesinden gizemli bir gücün sorumlu olduğu sonucuna varıyor hemen. Tesadüf olamayacağını ve bu sebeple keşfin havada beklediğini söylüyorlar. Evrenin gizemli nitelikleri de kendilerini tuhaf tesadüfler şeklinde gösteriyor bilim insanına.
Bilim tarihinin bu teleolojik halinden kaçınmak için hepten gidimsel bir argüman bulunuyor. Bir kanıttan ziyade, en sevdiğimiz tesadüfe doğru yönlendiren bir ipucu şeklinde düşünülebilir. Daha ileriyi görmeyi başaran; yani yeni bilgi cepheleri açan kişinin dev değil de meçhul bilim insanı olması tesadüf değil. Metaforumuzu devam ettirirsek, devin zihninin de önceki bilgilerle hapsedilmiş olduğunu ve bu yüzden yerleşik alışkanlıklar, araştırma soruları ve yerleşik yöntemler çerçevesinde sıkışıp kaldığını söyleyebiliriz. Bu sebeple muhafazakarların, aynı derecede önemli olabilecek tahmin edilebilir ve bilinçli keşifler yapma olasılığı daha yüksektir fakat beklenmeyeni dinlemeye pek meyilli olmadıklarından, bilinenin civarında kalırlar.
Diğer taraftan yeni ve az bilinen bilim insanı daha uzağı görmüştür çünkü o ya da bu şekilde (bilinçli olarak ya da çok daha sık şekilde rastlantı eseri) yerleşik bilginin zincirlerinden kurtulmayı başarmış, hatta belki de ona biraz ihanet etmiştir. Bu nedenle onlar için başka diyarları hayal etmek mümkün olacaktır. Bu durum, hazırlıklı zihinleriyle şans eseri keşifleri yakalamada daha yüksek şansları olanların yenilikçiler olacağını akla getiriyor. Bu keşifler kuraldışı ve beklenmedik, hatta ezber bozan türden bile olabilir. Argümanı tersine çevirirsek, en büyük etki ve boyuttaki bilimsel keşiflerin rastlantı eseri meydana gelenler olduğu ve böyle olacak olması daha muhtemeldir.
Telmo Pievani, Padua Üniversitesi Biyoloji Bölümünde ilk Biyolojik Bilimler Felsefesi kürsüsünün başkanlığını yürüten bir profesör. Önde gelen bir evrimci, bilim iletişimcisi ve İtalya’nın Corriere della Sera gazetesinde köşe yazarı olan Pievani, başka kitapların yanısıra “Kusurluluk” ve bu makalenin uyarlandığı “Mutlu Kaza” kitaplarının da yazarı.
Yazar: Telmo Pievani/The MIT Press Reader. Çeviren: Ozan Zaloğlu.
Tardigratlar Dünya’daki Yaşam Tamamen Yok Olsa Bile Hayatta Kalabilir için yorumlar kapalıBİLİM
Su ayıları olarak da bilinen bu sevimli görünümlü canlıların, uzay boşluğundaki uzay aracının dışında hayatta kaldıkları bulunmuş. Mutlak sıfırın hemen üzerindeki sıcaklıklardan, suyun kaynama noktasının epey altındaki sıcaklıklara kadar hayatta kalabiliyorlar. Kozmik radyasyon, Güneş’ten gelen morötesi radyasyon ve son derece yüksek sıvı kaybı, 2008 yılında yapılan bir deneyde gösterildiği üzere bu hayvanları ne öldürüyor ne de üremelerini durduruyor. Görüntü: Vikipedi
Su ayısının umrunda değil.
Şanslı su ayıları. Dünya onlara kalacak.
Tardigratlara (su ayısı olarak da biliniyor) herkes aşina değil ve bu çok ayıp. Boyları bir milimetreden kısa ama gezegendeki en yok edilemez hayvanlar oldukları neredeyse kesin. Onları uzayın amansız boşluğuna maruz bırakabilir, onlarca yıl aç bırakabilir, kim bilir ne kadar uzun süre susuz bırakabilir, kaynatabilir, ezebilir, yemekte pişirebilir ve istediğiniz şeyi yapabilirsiniz fakat normal koşullara geri döndürdüğünüzde kendilerine gelir ve yollarına mutlu mesut devam ederler. Kabiliyetleri o kadar harika ki bazı bilim insanları yatay gen transferi yoluyla diğer canlılardan “çalınan” benzersiz bir DNA oranı barındırdıklarına ikna olmuş durumda. Yine de bu sonuçların tartışmalı olduğu ispatlanmış.
Bilim insanları birkaç yıl önce bir tardigradın tam olarak ne kadar hayatta kalabileceğini çözmeye çalışmış. 2017’de Scientific Reportsbülteninde çıkan çalışmanın sonuçları, muhtemelen gezegendeki bütün su ayılarını süpürebilecek bir tane bile kozmik afet olmadığını akla getiriyor.
Tardigratları bizim kadar çok sevseniz bile kıyamet sonrası kaderlerine dönük yürütülen bir çalışma biraz müsrif gibi görünebilir. Fakat durup düşününce kulağa çok mantıklı geliyor: Tardigratların kendilerine yöneltilen her şeyden başka hiçbir hayvanda görülmemiş derecede sağ kurtulabildiğini biliyoruz. Dolayısıyla Dünya’daki yaşamın tamamının tek seferde yok olmasının ne denli zor olacağını anlamak isteyen araştırmacılar için su ayısı önemli bir kilometre taşı oluşturuyor: Eğer bu sekiz bacaklı yüzücüler doğal bir afeti atlatamazsa, başka hiç kimsenin şansı yoktur; yani hayvanlar aleminde. Mikroplar ise tamamen farklı bir soru.
Bu soruyu sormak, Dünya’nın hayatta kalma ihtimalini çözmekten daha fazlasıyla ilgili. Araştırmacıların aslında çözmeye çalıştığı şey, yaşamın başka bir gezegende evrimleşmesinin ve biz o gezegeni bulamadan önce yok olmasının ihtimali. Uzay büyük ve zaman çok, bu yüzden yaşama ev sahipliği yapabilecek evrimsel potansiyel barındıran bir gezegenle ilk karşılaşmamızın, o dünyanın tarihinde pek ideal olmayan bir noktada gerçekleşmesi şaşırtıcı olmaz. Örneğin Mars‘ı ele alalım: Bazı bilim insanları bu görece Dünya’msı kayanın, atmosferi uzaya kaçmadan milyarlarca yıl önce mikrobiyal yaşamla dolu olabileceği umudunu taşıyor. Peki böyle bir şey ne kadar muhtemel? Yaşam evrimleşince (bir kereden fazla olduğunu varsayarsak ki bu maalesef hâlâ açık bir soru), bir yere ayrılmama eğiliminde mi oluyor?
Mütevazı su ayısına bakılınca, Oxford ve Harvard’da çalışan bilim insanları öyle olduğunu söylüyor. Tardigratların sucul yaşam alanlarına karşı asteroitlerin (varılan sonuç: Okyanuslarımızı tamamen kaynatacak kadar büyük olan hiçbir şey Dünya’nın yörüngesiyle kesişmemeli), süpernovaların (varılan sonuç: Güneş’imizin ömrü boyunca okyanuslarımızı tamamen kaynatacak kadar devasa ve yakın bir yıldız patlamasının gerçekleşme ihtimali “göz ardı edilebilir”), ve gama ışını patlamalarının (varılan sonuç: Yine bu çok daha güçlü ama çok daha nadir yıldızsal patlamanın okyanuslarımızı kaynatacak kadar yakında gerçekleşme ihtimali “düşük”) sergilediği tehditleri hesaplamışlar.
Diğer bir ifadeyle su ayıları, uzun bir süre boyunca bu olayın içinde. Yani ‘Güneş bütün gezegeni sterilize edene kadar’ uzun bir süre. Maalesef, bu dayanıklı yaratıklar bile yıldızımız yaşlanıp bugün olduğundan daha büyük, daha sıcak bir şeye dönüştüğünde hayatta kalmayacak. Güneş’in 5 milyar yıl daha etrafta olması gerekiyor fakat çoğu bilim insanı, yaklaşık 1 milyar yıl içerisinde okyanusları kaynatacak sıcaklığa geleceğini tahmin ediyor. Fakat o zamana kadar, hayvanlar aleminin gezegendeki dayanağının emniyette olduğunu biliyoruz; sekiz çok küçük bacakla.
Oxford Üniversitesinde çalışan fizik araştırmacısı ve makalenin eş yazarı David Sloan, “Önceki pek çok çalışmada Dünya’daki ‘kıyamet’ senaryolarına odaklanılmış; yani insan ırkını silip süpürebilecek süpernovalar gibi astrofiziksel olaylara” diyor. “Bizim çalışmamızda, bunun yerine en çetin tür hesaba katılıyor; yani tardigrat. Artık ötegezegenleri gördüğümüz ve yakında yaşamın işaretlerini arayarak tayfölçüm yürütmeyi umduğumuz bir gökbilim dönemine girdiğimizden, bu en çetin yaşamın tam olarak ne kadar kırılgan olduğunu görmeye çalışmamız gerekiyor. Elde ettiğimiz şaşırtıcı bulgular, yakındaki süpernovalar veya büyük asteroit çarpışmaları insanlar için felaketvari olsa da tardigratların etkilenmeden kalabileceğini gösteriyor. Bu yüzden bir kez harekete geçtiğinde yaşamı tamamen silmek zor görünüyor. Devasa sayıda türün ve hatta bütün bir cinsin bile nesli tükenebilir ancak yaşam bir bütün olarak devam edecektir.”
Elbette sadece tek bir örnek boyutuyla bilim insanları yaşam barındırabilecek her gezegenin, tardigrat kadar bütünüyle yok edilemez bir canlı meydana getireceğinden emin olamıyor. Galakside de gezegenimizdeki kadar kadar özel olabilirler.
Çıplak Gözle Görülmez: Mikroskop Altında Yakalanan 15 Harika Görüntü için yorumlar kapalıbilim, teknoloji
Nikon Ufak Dünya Yarışması 50’nci yılını kutluyor.
Fare tümör hücrelerinin çığır açan bir görüntüsü, 2024 Nikon Ufak Dünya Yarışması’nda en büyük ödülü kazandı. Görüntü ilk bakışta bilim kurgudan çıkmış bir bitki yapısı gibi gelebilir ama aslında aktin, mikrotübüller ve hücrelerin çekirdeklerinden oluşuyor. “Bu görüntü, hücre iskeletindeki (mikrotübüller olarak bilinen yapısal çerçeve ve ‘otoyollar’) bozulmaların nasıl Alzheimer ve ALS gibi hastalıklara yol açabileceğini ortaya seriyor” yazıyor basın bülteninde.
Görüntü, Dr. Eric Vitriol’un da yardımıyla Dr. Bruno Cisterna tarafından çekilmiş. Augusta Üniversitesinde çalışan bilim insanları, görüntüyü yakalamak için kayda değer miktarda sabır göstermişler. “Hücrelerin net görünmesini sağlamak için boyama sürecini mükemmelleştirmek amacıyla yaklaşık üç ay harcadım” diyor Cisterna. “Hücrelerin farklılaşması için beş gün bekledikten sonra farklılaşan ve farklılaşmayan hücrelerin etkileşime girdiği yerde doğru görüş alanını bulmam gerekti. Doğru anı yakalamak için mikroskop altında yaklaşık üç saat boyunca hassas gözlem yaptık. Çok sayıda deneme ve sayısız saat çalışma sonucunda başardık.”
1’nci sıra. Farklılaşmış fare beyin tümör hücreleri (aktin, mikrotübüller ve çekirdek). Fotoğraf: Dr. Bruno Cisterna & Dr. Eric Vitriol/ Nikon Ufak Dünya
Nikon Ufak Dünya Yarışması, 80 ülkeden yapılan 2.100’den fazla katılımla beraber bu yıl 50’nci yılını kutluyor. Organizasyoncular yarışmayı, “Mikro fotoğrafçılıktaki sanat, yetkinlik ve fotoğrafik mükemmeliyeti gösteren öncül forum” şeklinde adlandırıyor.
11’nci Sıra. Su damlacıklarıyla beraber çürümüş bir sürgün üzerindeki cıvık mantar. Fotoğraf: Dr. Ferenc Halmos/ Nikon Ufak Dünya
Mansiyon Ödülü. İki noktalı küçük bir uğur böceğinin (Diomus notescens) yüzündeki otofroresans. Fotoğraf: Angus Rae/ Nikon Ufak Dünya
Mansiyon Ödülü. Tuzlu su karidesi. Fotoğraf: Christopher Algar/ Nikon Ufak Dünya
Mansiyon Ödülü. Eğrelti otunun (Pteridium aquilinum) yaprak sapının en kesiti. Fotoğraf: David Maitland/ Nikon Ufak Dünya
5’nci Sıra. Ahtapot yumurtalarından (Octopus hummelincki) oluşan bir küme. Fotoğraf: Thomas Barlow & Connor Gibbons/ Nikon Ufak Dünya
2’nci Sıra. Bir iğne ve tel arasındaki elektrik arkı. Fotoğraf: Marcel Clemens/ Nikon Ufak Dünya
7’nci Sıra. Avrupa sahilotu (Ammophila arenaria) yaprağının en kesiti. Fotoğraf: Gerhard Vlcek/ Nikon Ufak Dünya
6’ncı Sıra. Finlandiya’dan Dictydium cancellatum adıyla da bilinen cıvık mantar Cribraria cancellata. Fotoğraf: Henri Koskinen/ Nikon Ufak Dünya
19’ncu Sıra. Bir nakil çiçeğinin tohumu. Fotoğraf: Alison Pollack/ Nikon Ufak Dünya
16’ncı Sıra. Embriyolar (solda) ve yumurtalarla (sağda) beraber iki su piresi. Fotoğraf: Marek Mis/ Nikon Ufak Dünya
13’ncü Sıra. Yeşil yengeç örümceğinin (Diaea dorsata) gözleri. Fotoğraf: Pawel Blachowicz/ Nikon Ufak Dünya
Seçkin Fotoğraf. Bir yonca (Trifolium repens) üzerindeki uğurböceği (Coccinellidae). Fotoğraf: Dr. Marko Pende/ Nikon Ufak Dünya
Seçkin Fotoğraf. Prototrichia metallica, cıvık mantarın sıradışı derecede büyük sporokarpı. Fotoğraf: Timothy Boomer/ Nikon Ufak Dünya
Seçkin Fotoğraf: Kırmızı palmiyeböceğinin ön kısmı. Fotoğraf: Şerif Abdullah Ahmed/ Nikon Ufak Dünya
Titanyumdan Yapılmış Yapay Kalp Başarıyla Nakledildi! için yorumlar kapalısağlık
Her yıl dünya genelinde yaklaşık 19.8 milyon insan, kalp yetmezliği ve diğer kardiyovasküler hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu ölümlerin önemli bir kısmı, kalp donörü beklerken gerçekleşiyor, çünkü organ nakli bekleyen hastaların sayısı mevcut donör sayısından çok daha fazla. Bu durum, kalp nakli bekleyen hastalar için büyük bir risk oluşturuyor ve yenilikçi çözümlere olan ihtiyacı bir kez daha vurguluyor.
Yapay kalbin özellikleri neler? Titanyumun kullanılmasının nedeni, kalbin dayanıklılığı ve biyolojik uyumluluğu gibi özellikler hakkında daha fazla bilgi vermek önemlidir. Kalbin boyutu, ağırlığı ve nasıl çalıştığı gibi teknik detaylar da okuyucuların anlayışını derinleştirecektir.
Yapay Kalbin Geleceği ve Etkileri:
Bu gelişmenin kalp nakli bekleyen hastalar için ne anlama geldiği? Yapay kalp teknolojisinin gelişimi, organ nakli bekleyen hastalar için yeni bir umut ışığı olabilir. Bu durumun potansiyel etkileri hakkında daha detaylı açıklamalar yapılabilir.
Yapay kalbin diğer tıbbi alanlara olan etkileri neler olabilir? Yapay kalp teknolojisinin, diğer organ nakli çalışmalarına veya biyomedikal mühendisliğine nasıl katkı sağlayabileceği hakkında spekülasyonlar yapılabilir.
Teknolojinin geleceği hakkında neler söylenebilir? Yapay kalp teknolojisinin gelecekte daha da gelişmesi ve kişiye özel çözümler sunması beklenebilir. Bu konuda uzman görüşlerine yer verilebilir.
Toplumsal ve Etik Boyutlar:
Yapay kalp teknolojisinin maliyeti ve erişilebilirliği hakkında neler söylenebilir? Bu teknolojinin yaygınlaşması için maliyetlerin düşürülmesi ve sağlık sistemlerinin bu tür teknolojilere erişimi kolaylaştırması gerekmektedir.
Yapay kalbin etik boyutları nelerdir? Yapay organların kullanımıyla ilgili etik tartışmalar, bu haberde de ele alınabilir. Örneğin, yapay organların insan doğasına olan etkileri veya bu teknolojinin eşitsizlikleri artırması gibi konulara değinilebilir.
Kaynak: Sıradışı Bilim sitesinden alınan bilgiler yapay zeka ile düzenlenmiştir.
Ökaryotlar ile Prokaryotlar Arasındaki Kayıp Halka mı Bulundu? için yorumlar kapalıBİLİM, Evrim
Dünya üzerindeki tüm canlıları sınıflandırmak istersek en geniş küme ökaryotlar ve prokaryotlar şeklinde olur. Bu iki grup birbirlerinden milyonlarca yıl önce ayrıldı, ya da diğer bir deyişle, ökaryotlar prokaryotlardan ayır olarak evrim geçirmeye milyarlarca yıl önce başladı. Bu arada prokaryotlar da kendileri içerisinde bakterilere ve arkelere ayrıldı. Bir süre sonra ise arkeler prokaryotlardan farklı bir grup olarak sınıflandırılmaya başlandı. Bizler, ökaryotlar, arkelere özellikler açısından daha yakınız. Fakat ökaryotların prokaryotlardan nasıl ayrılıp farklı bir evrimsel süreç izlediği ne yazık ki hala merak konusu.
Upsala Üniversitesi’nde Lionel Guy ve Thijs Ettema’nın liderliğini yaptığı bir araştırma ekibi, ökaryotlar ile prokaryotlar arasındaki kayıp halka hakkında bir fikirlerinin olduğunu Mayıs ayının başlarında Nature‘da yayınladıkları makale ile duyurdular. Ekip yıllardır çalıştıkları Arktik Okyanusu’nın derinliklerinden bir miktar DNA kalıntısı çıkardı ve bunu inceledi. Bu DNA’ya sahip olan hücreyi görmemiş olsalar da incelemeler sonucunda bunun bir arkeye ait olduğunu anladılar. Fakat olayı dramatikleştiren tabii ki bu değil. Buldukları arke keşfedilmemiş bir tür ve sadece ökaryotların sahip olduğu bazı genleri DNAlarından bulunduruyorlar. Bu DNAlar sayesinde ise sadece ökaryotların sahip olduğu bazı hücresel özelliklere sahipler.
Dünya üzerindeki tüm canlıları sınıflandırmak istersek en geniş küme ökaryotlar ve prokaryotlar şeklinde olur. Bu iki grup birbirlerinden milyonlarca yıl önce ayrıldı, ya da diğer bir deyişle, ökaryotlar prokaryotlardan ayır olarak evrim geçirmeye milyarlarca yıl önce başladı. Bu arada prokaryotlar da kendileri içerisinde bakterilere ve arkelere ayrıldı. Bir süre sonra ise arkeler prokaryotlardan farklı bir grup olarak sınıflandırılmaya başlandı. Bizler, ökaryotlar, arkelere özellikler açısından daha yakınız. Fakat ökaryotların prokaryotlardan nasıl ayrılıp farklı bir evrimsel süreç izlediği ne yazık ki hala merak konusu.
Upsala Üniversitesi’nde Lionel Guy ve Thijs Ettema’nın liderliğini yaptığı bir araştırma ekibi, ökaryotlar ile prokaryotlar arasındaki kayıp halka hakkında bir fikirlerinin olduğunu Mayıs ayının başlarında Nature‘da yayınladıkları makale ile duyurdular. Ekip yıllardır çalıştıkları Arktik Okyanusu’nın derinliklerinden bir miktar DNA kalıntısı çıkardı ve bunu inceledi. Bu DNA’ya sahip olan hücreyi görmemiş olsalar da incelemeler sonucunda bunun bir arkeye ait olduğunu anladılar. Fakat olayı dramatikleştiren tabii ki bu değil. Buldukları arke keşfedilmemiş bir tür ve sadece ökaryotların sahip olduğu bazı genleri DNAlarından bulunduruyorlar. Bu DNAlar sayesinde ise sadece ökaryotların sahip olduğu bazı hücresel özelliklere sahipler.
Ekip şu an için Loki’nin ökaryotların nasıl evrimleştiğini anlamaya katkıda bulunabileceğini düşünüyor. Ettema’nın Phys.org’a yaptığı açıklamada, “Genom incelemelerini yaptıktan sonra bu yeni organizmanın mikroplar ve gelişmiş ökaryotlar arasında bir yerlerde var olduğunu düşünmeye başladık” diyor. Hatta belki de buldukları bu organizma geçiş basamakları ile doğrudan ilişkilidir. Bu konu üzerinde araştırmalar deva ediyor ve gelişmelerin neler olacağını bize zaman gösterecek. Ancak bu araştırma çoktan tüm bilim insanlarını heyecanlandırmayı başardı.