Ezber bozan araştırma: Diş fırçası yüzeyinde “bakteri yok edici” faydalı bakteriyofajlar bulundu!

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, diş fırçası ve duş başlığı yüzeyinde “bakteri yok edici” faydalı bakteriyofajlar bulundu.

ABD’de araştırmacılar, duş başlığı ve diş fırçalarının yüzeyindeki “biyofilm” adlı mikroorganizmalarda tespit edilen virüslerin, bakterilere saldıran ve yok eden, antibiyotik direnci sorununun çözümünde kullanılan bakteriyofajları içerdiğini tespit etti.

CNN’in haberine göre, Northwestern Üniversitesinden araştırmacılar, yüzeylerde bulunabilen farklı tip bakterilerden oluşan “yapışkan” benzeri mikroorganizmalar olan biyofilmleri inceledi.

34 diş fırçası ve 92 duş başlığı yüzeyindeki biyofilmler üzerine çalışmaları sonucu, bu yüzeylerde 614 farklı virüs tespit eden araştırmacılar, her numunenin “benzersiz mikrop kümeleri” içermesi nedeniyle bu sayının daha fazla olabileceğini belirtti.

Araştırmacılar, duş başlığı ve diş fırçalarındaki ılık, nemli ortamlarda üreyen mikropların bulunduğuna ve bir evde çok çeşitli virüslerin bulunabileceğine dikkati çekti.

Bu virüslerin, grip ya da soğuk algınlığı gibi bir hastalığa yol açmaktan ziyade “bakteri yok edici” olarak bilinen bakteriyofajları içerdiğini vurgulayan araştırmacılar, bakteriyofajların, antibiyotik direnci sorununa çözüm amaçlı kullanıldığını dile getirdi.

Araştırmacılar, diş fırçası ve duş başlığı yüzeyindeki mikrop çeşitliliği nedeniyle, her bakteriyi enfekte eden “onlarca, yüzlerce, hatta binlerce” virüs bulunuyor olabileceğine işaret etti.

Araştırma yazarlarından Erica Hartmann, mikropların her yerde olduğunu ifade ederek, “Başta iğrenme tepkisi versek de bunların iyi şeyler yaptığına ve biyoteknoloji alanında büyük potansiyel sunduğuna dair mikrobik dünyaya merakla yaklaşmak önemli.” değerlendirmesinde bulundu.

Araştırmanın sonuçları “Frontiers in Microbiomes” adlı dergide yayımlandı.

Kaynak ve devamını incelemen için : https://www.ntv.com.tr/galeri/saglik/ezber-bozan-arastirmadis-fircasi-yuzeyinde-bakteri-yok-edici-faydali-bakteriyofajlar-bulundu,Kc7dGmAmSE6ToG_xGRR-Bw/N6kd-_CgaES1j-9nB1xi5Q

İnsülin iğneleri tarihe karışabilir…

Norveç ve Avustralya’dan iki üniversitenin ortak çalışması insülin iğnelerini tarihe karıştırabilir. Bilim insanlarının yaptığı çalışma neticesinde yenilebilir insülin geliştirdi.

Norveç ve Avustralya’dan iki üniversitenin ortak çalışması insülin iğnelerini tarihe karıştırabilir.

Sidney Üniversitesi ve Norveç Arktik Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı çalışma neticesinde yenilebilir insülin geliştirdi.

Bilimsel dergi Nature Nanotechnology’de yayımlanan araştırmaya göre yenilebilir insülin, kapsül formunda ya da bir parça çikolatanın içine gözle görülemeyecek nano-taşıyıcılar yoluyla yerleştirilerek vücuda alınabilecek.

Araştırmaya katılan isimlerden biri olan Arktik Üniversitesi’nden Profesör Peter McCourt, “İnsülini bu şekilde almak daha doğru çünkü vücudun acil şekilde insüline ihtiyaç duyan bölgelerine maddeyi hızlıca ulaştırmak mümkün oluyor. Şırıngayla alınan insülin tüm vücuda yayılıyor ve istenmeyen yan etkilere neden olabiliyor” diye konuştu.

Günümüzde birçok ilaç ağız yoluyla alınsa da diyabet hastaları şu ana kadar insülini vücutlarına enjekte etmek zorunda kaldılar.

McCourt, bu problemin nedeninin nano-taşıyıcılarla vücuda alınan insülinin midede parçalanması ve dolayısıyla vücudun ihtiyaç duyduğu bölgelere ulaşamaması olduğunu söyledi.

Araştırma kapsamında elde edilen sonuçlarsa bu problemi ortadan kaldırıyor.

McCourt, “İnsülinin mide asidi ve sindirim enzimleriyle parçalanmasını önleyecek bir kaplayıcı geliştirdik. Böylece insülin, gitmesi gereken yer olan karaciğere yapısı bozulmadan ulaşabiliyor” diye konuştu.

Geliştirilen kaplayıcının, sadece kan şekeri yükseldiğinde aktif hale gelen enzimler tarafından karaciğerde parçalandığı ifade edildi.

Araştırmaya öncülük eden isimlerden biri olan Sidney Üniversitesi’nden Nicholas J. Hunt, “Bu, kan şekeri yükseldiğinde karaciğerden hızlıca insülin salgılanması anlamına geliyor. Daha da önemlisi kan şekeri düşükse, insülin salgılanmıyor” dedi.

Ağız yoluyla alınabilen yeni insülinin ilk olarak solucanlar, fareler ve sıçanlarda denendiği ardından babunlarla da bir test yapıldığı aktarıldı.

Araştırmacılar yeni insülin metodunun insanlar üzerinde 2025’ten itibaren deneneceğini ve başarılı sonuçlar alınması halinde 2-3 yıl içinde de herkesin kullanımına sunulabileceğini belirtti.

Kaynak ve devamı için :İnsülin iğneleri tarihe karışabilir | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Ölmüş kedisinin DNA’sından klonlarını yaptırdı.

Kanadalı bir kadın, genetik ikizini oluşturması için ölü evcil hayvanının DNA’sını kullanan Teksas biyoteknoloji şirketi tarafından yaratılan kedisinin iki klonu için 50.000 dolar ödedi.

Kanadalı bir kadın, genetik ikizini oluşturması için ölü evcil hayvanının DNA’sını kullanan Teksas biyoteknoloji şirketi tarafından yaratılan kedisinin iki klonu için 50.000 dolar ödedi.

Kanadalı Kris Stewart, Ocak 2022’de trajik bir trafik kazasında ölen kedisinin 2 adet klonunu yaptırdı. Stewart bu klonlar için 50 bin dolar ödedi.

Yeni yavru kediler, ölen kedinin hücrelerinden birinin çekirdeğinin yeni bir yumurta hücresine aktarılmasını içeren somatik hücre klonlaması yoluyla yaratıldı.

Yumurta, kedinin yüzde 100’üne sahip yavru kedileri doğuran taşıyıcı bir anneye yerleştirildi.

Stewart yaptığı açıklamada “Kedim tarafından yaşanması gereken daha fazla yaşam varmış gibi hissettim” dedi.

Ancak uzmanlar, insanları çoğaltmak için aynı tekniği kullanmanın imkansız olduğunu söylüyor.

Stewart kendisini ‘sevdiğimiz hayvanları klonlamada dünya lideri’ olarak adlandıran Teksas merkezli ViaGen şirketinin hizmetleriyle anlaşmayavardı.

İki klon kedi bu yılın 10 Ocak’ında taşıyıcı annelerinde doğduktan sonra, ViaGen’in New York tesisinde iki ay geçirdiler. Sonunda Stewart’ın bu hafta onları eve götürmesine izin verildi.

Stewart, “Kedim, sahip olduğum en zeki hayvandı ve onun sayesinde artık 2 yeni evcil hayvanım oldu.”

ViaGen, kedilere ek olarak at klonlaması da yapıyor. Köpekler ve kediler 50.000 dolara, atlar ise 85.000 dolara mal oluyor.

Teknolojiye gelince, ViaGen bir evcil hayvanın klonunu oluşturmak için somatik hücre nükleer transferini kullanıyor. Bu, ünlü İskoç koyun Dolly’i üretmek için kullanılan tekniğin aynısı olarak biliniyor.

Somatik hücre nükleer transferi veya sadece nükleer transfer olarak da adlandırılan somatik hücre klonlaması, kavram olarak basittir ancak uygulanması zor bir durum olarak bilinmekte.

DNA’nın bir donörden hücreden çıkarılmasını içerir – bu durumda ‘somatik’ kelimesiyle belirtildiği gibi bir vücut hücresi.’

Kaynak ve devamını incelemen için : Ölmüş kedisinin DNA’sından klonlarını yaptırdı | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Su ayıları üzerinde yapılan araştırma yaşlanmayı engelleyebilir.

Bilim insanları, su ayılarında bulunan proteinlerin insan hücrelerindeki metabolizmayı yavaşlatabildiğini keşfetti. Bu keşif insanlarda yaşlanmayı geciktirebilir.

Bilim insanları, su ayılarında bulunan proteinlerin insan hücrelerindeki metabolizmayı yavaşlatabildiğini keşfetti. Bu keşif insanlarda yaşlanmayı geciktirebilir.

Tardigradlar, yani su ayıları, dünyanın en yok edilemez yaşam formlarından biri ve ekstrem koşullarda hayatta kalma becerisi gösteriyor. Tamamen kurutulduklarında, dondurulduklarında, 150 santigrat derecenin üzerinde ısıtıldıklarında, bir insanın dayanabileceğinin birkaç bin kat ötesinde ışığa maruz kaldıklarında ve hatta uzay boşluğunda hayatta kalabiliyorlar.

Önceki çalışmalar, yarım milimetreden daha kısa olan bu canlıların ekstrem koşullara maruz kaldıklarında vücutlarını korumak için bitkisel hayata girebildiklerini göstermişti.

Bilim insanları, tardigradların çevresel streslerle karşılaştıklarında bu geçici ölüm haline girmek ve bu halden çıkmak için hangi mekanizmaları kullandıklarını bulmaya çalıştı.

Şimdi ABD’deki Wyoming Üniversitesi (UW) liderliğindeki bir araştırma ekibi, su ayılarının yaşam süreçlerini yavaşlatmak için hücrelerinin içinde jel oluşturan proteinler kullandığını buldu.

Bu proteinler insan hücrelerine eklendiğinde, moleküllerin tıpkı tardigradlarda olduğu gibi jelleştiğini ve metabolizmayı yavaşlattığını keşfettiler.

Araştırmacılar ayrıca, bu tardigrad proteinlerini üreten insan hücreleri geçici ölüm haline sokulduğunda, hücrelerin streslere karşı daha dirençli hale geldiğini tespit etti.

Su ayılarının bazı becerilerini insan hücrelerine kazandıran bu sürecin tersine çevrilebilir olduğu da saptandı.

UW’den çalışmanın ortak yazarı Thomas Boothby, “Stres ortadan kalktığında, tardigrad jelleri çözülür ve insan hücreleri normal metabolizmalarına geri döner” dedi.

Önceki araştırmalar, hemofili hastalarının tedavisinde kullanılan önemli bir ilacın tardigrad proteinlerinin farklı türleriyle stabilize edilebileceğini ortaya koymuştu.

Son bulgu, yaşlanmayı yavaşlatmak için hücrelerde ve hatta tüm organizmalarda geçici ölüm halinin başlatılmasına odaklanan yeni teknolojilerin geliştirilmesine önayak olabilir.

Ayrıca bu bulgu, tardigradlardan elde edilen proteinlerin, soğutmanın mümkün olmadığı yerlerde hayat kurtaran tedavileri insanlara ulaştırmak ve kök hücre gibi tedavilerin depolanma potansiyelini arttırmak için kullanılabileceğine dair ek kanıtlar sunuyor.

Kaynak ve devamı için : Su ayıları üzerinde yapılan araştırma yaşlanmayı engelleyebilir | DonanımHaber (donanimhaber.com)

İnsan beynini taklit edebilen dokular geliştirildi.


Sinirbilimciler laboratuvarda insan beynini taklit eden dokular oluşturdu. İşin en ilginç yanı ise bunun beynimizdeki devrelere benzeyen bir şekilde yapılmış olması.

Japon ve Fransız sinirbilimciler, laboratuvar şartlarında yetiştirilen insan beynini taklit edebilen dokuları birbirine bağlamak için yepyeni bir teknik geliştirdi. Araştırmacıların ortaya koyduğu yeni teknik esasında insan beyninin doğal dinamiğine benzemesiyle de dikkatleri üstüne çekiyor. Beynin gelişim mekanizmalarını ve işlevlerini tam olarak incelemek zor olmaya devam etse de araştırmacılar, spesifik bölgeler arası bağlantıların ve oluşturdukları devrelerin birçok beyin işlevi için önemli olduğunu idrak etmeye başladılar.

İnsan beyninin anlaşılması için kritik bir gelişim

Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar, beyin yapısı ve işlevindeki türler arasındaki farklılıklar nedeniyle sınırlı kalıyor. Öte yandan laboratuvarda yetiştirilen beyin hücreleri de insan beynindeki hücrelerin karakteristik bağlantılarından yoksun olma eğilimiyle ayrı bir zorluk oluşturuyor. Daha önce yapılan çalışmalarda laboratuvar koşullarında beyin devreleri oluşturulmaya çalışılmış ve bu alanda ilerleme kaydedilmiş olsa da karakteristik eksikliği araştırmaları sınırlamıştı.

Şimdi ise Tokyo Üniversitesi’nden araştırmacılar, insan kök hücrelerinin beyin taklidi yapan yapılar halinde büyütüldüğü deneysel bir doku olan “nöral organoidler” arasında daha fizyolojik bağlantılar oluşturmanın bir yolunu buldu. Bu özel dokular, insan kök hücrelerinin beyin gelişimini taklit etmek üzere 3 boyutlu yapılar halinde büyütüldüğü deneylerde oluşturuluyor. Elip, organoidleri canlı bir insan beynindeki farklı alanları birbirine bağlayan köprülere benzeyen aksonal demetleri birbirine bağlayarak yaptı.

Aksonal demetlerle bağlanan serebral organoidler, tek organoidlerden veya önceki tekniklerin kullanıldığı organoidlerden daha karmaşık aktivite gösterdi. Buna ek olarak, araştırma ekibi optogenetik olarak bilinen bir teknik kullanarak aksonal demetleri uyardı. Uyarım sonrasında organoid aktivitesinde değişiklik yaşandığı ve bunun plastisite olarak bilinen bir süreçte gerçekleştiği görüldü.

Plastisite olukça önemli çünkü araştırmacıların beyin benzeri yapıların değişikliklere nasıl tepki verdiğini ve uyum sağladığını anlamalarına yardımcı oluyor. Bu da yapay beyin dokularının nasıl işlediği hakkında daha fazla şey öğrenmek anlamına geliyor.

Çalışmanın kıdemli yazarı Yoshiho Ikeuchi, “Bu bulgular, aksonal demet bağlantılarının karmaşık ağlar geliştirmek için önemli olduğunu gösteriyor. Özellikle, karmaşık beyin ağları dil, dikkat ve duygu gibi birçok derin işlevden sorumludur.” diyor.

Beyin ağlarındaki değişikliklerin çeşitli nörolojik ve psikiyatrik durumlarla ilişkilendirildiği göz önüne alındığında, beyin ağlarının daha iyi anlaşılması önemli. Laboratuvarda yetiştirilen dokuların dinamiğinin anlaşılması bu ağların farklı durumlarda zaman içinde nasıl oluştuğu ve değiştiğinin keşfedilmesi sağlayabilir. Bu da bilim insanlarını daha iyi tedavilere götürebilir.

Kaynak ve devamı için : İnsan beynini taklit edebilen dokular geliştirildi | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Araştırmacılar elektrik üretebilen yapay bitki geliştirdi: İşte detaylar..

Araştırmacılar tarafından geliştirilen bu yapay bitki, iç mekandaki ışığı fotosentez için kullanıyor, iç mekandaki CO2 seviyesini yüzde 90 oranında azaltıyor, oksijen ve biyoelektrik üretiyor. 

ABD’deki Binghamton Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı sürdürülebilir enerji alanında büyük bir atılım gerçekleştirerek yalnızca fotosentezi taklit etmekle kalmayıp aynı zamanda elektrik de üreten yapay bir bitki geliştirdi. Proje başlangıçta bakteriyle çalışan biyopiller üzerine yapılan araştırmaların bir uzantısı olarak tasarlanmıştı.

Yapay bitki iç mekan havasını temizleyip elektrik üretebiliyor

Ekip, beş biyolojik güneş pili ve fotosentetik bakteri kullanarak yapay bir yaprak üretti ve bu yaprak daha sonra daha geniş uygulama alanlarına sahip tam teşekküllü bir bitkiye dönüştü. Bitki aynı zamanda iç mekan hava kalitesini de iyileştirebiliyor. Beş yapraklı yapay bitkinin karbondioksit emme oranı ve oksijen üretim kapasitesi test edildi.

Şu anda yaklaşık 140 mikrowatt güç üretiyor ancak Profesör Seokheun Choi ve doktora öğrencisi Maryam Rezaie liderliğindeki ekip bu çıktıyı bir miliwatt’ın üzerine çıkarmayı hedefliyor. Ayrıca tasarıma lityum iyon piller veya süper kapasitörler gibi bir enerji depolama sistemi eklemeyi planlıyorlar.

Yapay bitki özellikle karbondioksit seviyelerini düşürerek iç mekan hava kalitesini iyileştirmede oldukça başarılı oldu. Fotosentezi güçlendirmek için iç mekan ışığını kullanıyor ve iç mekan CO2 seviyelerini 5.000’den 500ppm’ye yüzde 90 oranında düşürebiliyor.

Bu doğal bitkilerin sağladığı yüzde 10’luk azalmaya göre büyük bir gelişme olarak kabul ediliyor. Sistem ayrıca taşınabilir elektronik cihazları çalıştırmak için yeterli miktarda oksijen ve biyoelektrik üreterek iç mekan çevresel sorunlarına sürdürülebilir bir çözüm sunuyor. 

Choi, özellikle COVID-19 salgını göz önünde bulundurulduğunda iç mekan hava kalitesinin önemine vurgu yaptı. Farklı kaynakların, yapı malzemeleri ve halılar dahil olmak üzere zararlı maddeler üretebileceğini belirtti. Ayrıca, insan solunumu iç mekanlarda CO2 seviyelerini yükseltir. Sentetik tesis, yenilenebilir elektrik üretirken hava kalitesini artırıp CO2 seviyelerini düşürerek bu sorunları çözebilir.

Kaynak ve devamı için : https://www.donanimhaber.com/arastirmacilar-elektrik-uretebilen-yapay-bir-bitki-gelistirdi–182804

Kanserin “Everest Dağı”: İlaçla tedavi edilemeyen kanser geni için tarihi buluş!

Keşfedilen yeni molekül kansere neden olan yaygın genin “ilaçla tedavi edilemeyen” RNA’sını parçalıyor. Bilim insanları bu geni ‘Everest Dağı’ kanser geni olarak tanımlıyor.

Kanser tedavisinde karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, herhangi bir anti-kanser ilacından etkilenmeden vücuttaki diğer kansere neden olan genlerin büyümesini ve gelişmesini desteklemeye devam eden MYC (myc proto-oncogene) gibi genlerdir.

MYC adı verilen gen kanserlerin çoğunda rol oynuyor, ancak ne yazık ki genellikle “tedavi edilemez” olarak kabul ediliyor. Bu nedenle bilim insanları MYC’den sıklıkla kanserin “Everest Dağı” olarak söz etmekte.  Yeni bir çalışmada bilim insanları, bu genin RNA’sını parçalayarak farelerde kanseri etkili bir şekilde temizleyen bir molekül geliştirdiler.

Esasında MYC geni hücre çoğalması, metabolizma ve kontrollü hücre ölümünün düzenlenmesinde önemli bir rol oynar ancak bu gen, her zaman yararlı değildir. Aslında, bu MYC geni çok çeşitli hastalık türlerini kapsayan tüm insan kanserlerinin yüzde 70’i ile ilişkilidir. Bu da onu tedavi için cazip bir hedef haline getiriyor, ancak ne yazık ki bu o kadar basit değil. İlişkili MYC proteini, ilaç moleküllerinin tutunmasını zorlaştıran garip bir şekle sahiptir ve bu da çoğunlukla tedavi edilemez olarak kabul edilmesine neden olur.

Ancak yeni bir çalışma bunu değiştirmeye yönelik bir adım olabilir. Wertheim UF Scripps EnstitüsüMax Planck Enstitüsü ve Münster Üniversitesi‘ndeki araştırmacılar, zorlu proteini atlamanın ve bunun yerine RNA’yı (mRNA) hedefleyerek geni kapatmanın bir yolunu geliştirdiler. Bu moleküller protein üretmek için DNA’yı kopyalar, bu nedenle bu süreci kesintiye uğratmak, zaten üretilmiş olanları etkisiz hale getirmek yerine proteinlerin yapılmasını önleyebilir.

Kaynak ve devamı için : https://www.donanimhaber.com/ilacla-tedavi-edilemeyen-kanser-geni-icin-tarihi-bulus–164243

COVID-19 aşıları kanser büyümesine ve kalp iltihabına neden oluyor!

Koronavirüs SARS-CoV-2 pandemisi artık ciddi bir tehdit olmaktan çıkmış olsa da son araştırmalar COVID-19 aşılarının insanların bağışıklık sistemini tehdit ettiğini ortaya koyuyor.

Vaccines dergisinde yayınlanan yeni hakemli makale, tekrarlanan Covid takviyelerinin yani aşılarının, ciddi Covid hastalığı riskini azaltmak yerine artırabildiğini gösteriyor. Araştırmada aşıların kanser büyümesine neden olabildiği ve bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırmasına sebep olan otoimmün hastalık riskini artırabildiğinin altı çiziliyor.

Koronavirüs SARS-CoV-2 pandemisi ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra mRNA teknolojisine dayalı yeni bir aşı platformu piyasaya sunuldu. Küresel olarak, farklı platformlarda yaklaşık 13,38 milyar COVID-19 aşı dozu uygulandı. Bugüne kadar toplam nüfusun yüze 72,3’üne en az bir kez COVID-19 aşısı enjekte edildi. Bu aşıların etkisinin zaman içinde azaldığı ve bu nedenle belirli aralıklarla ek güçlendirici aşıların yapılması gerektiği de biliniyor.

Birden fazla mRNA aşısı olanlarda kronik hastalık riski artıyor..

Ayrıca, son zamanlarda yapılan araştırmalarda, iki veya daha fazla mRNA aşısı uygulanan kişilerde anormal derecede yüksek İmmünglobülin G4 (IgG4) seviyeleri bulunduğu aktarılıyor. IgG4, bağışıklık sistemindeki hücrelerin kendi doku ve organlarına saldırması sonucu (otoimmün mekanizmalarla) organlarda hasarla yol açabilen kronik iltihabi romatizmal hastalıklarla ilişkilidir. IgG4 seviyelerini artıran genelde üç kritik faktör olduğu biliniyor: Aşırı antijen konsantrasyonu, tekrarlanan aşılama ve kullanılan aşı türü.

Bununla birlikte, ortaya çıkan kanıtlar, mRNA aşılarıyla tekrarlanan aşılamadan sonra tespit edilen IgG4 seviyelerinde bildirilen artışın koruyucu bir mekanizma olmadığı aktarılıyor. Bunun yerine SARS-CoV2 hastalığındaki hedef spike proteinine karşı bir tür bağışıklık mekanizması oluşturduğu gösteriliyor. Yani, aşılar Covid’e karşı direnç gösteren bir bağışıklık sistemini tetikliyor olabilir. Yine araştırmada belirtildiği üzere tekrarlanan mRNA aşılaması nedeniyle artan IgG4, bağışıklık sisteminin kendi dokularına zarar vermesine, duyarlı bireylerde kanser büyümesini ve kalp kası iltihabına neden olabilir.

Araştırma makalesinde durum, “Gözden geçirilen veriler, tekrarlanan aşılama ile tetiklenen IgG4 üretiminin hiçbir şekilde koruyucu bir mekanizma oluşturmadığını göstermektedir.” şeklinde ifade ediliyor. Araştırmacılar bu konuda daha fazla çalışmanın yapılması gerektiğine de işaret ediyor.

Kaynak ve devamı için : https://www.donanimhaber.com/covid-19-asisi-kanser-buyumesine-ve-kalp-iltihabina-neden-oluyor–164270

FDA, BioNTech aşısının 5-11 yaş arası çocuklarda kullanımına onay verdi.

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), danışma kurulunun BioNTech aşısının 5-11 yaş arası kullanımını tavsiye etmesinden birkaç gün sonra aşıya onay verdiği açıkladı.

Cuma günü yapılan bir açıklamayla FDA, aşının çocuklarda ‘düşük doz’ kullanımına onay verdiğini, önümüzdeki haftadan itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nde kullanılmasına yetki verildiğini duyurdu. FDA, 3.100 çocuk üzerinde yapılan klinik deneylerden toplanan verileri ve danışma kurulun kararlarını dikkate alarak bu kararı verdiğini ifade etti.

Uzmanlar ayrıca, düşük dozda Pfizer/BioNTech COVID-19 aşısının bağışıklık tepkilerinin 16 ila 25 yaş arası gençlerde görülen tepkilerle benzer olduğunu belirterek aşının COVID-19’u çocuklarda koruma oranının %90.7 olduğunu açıkladı. Çocuklarda aşıyla bağlantılı herhangi bir ciddi yan etkiye rastlanmadığı da açıklamalar arasında yer aldı.

“Normale dönüş için bir adım daha”

FDA’dan Janet Woodwock aşı yetkisi vermeleriyle ilgili yaptığı açıklamada, “Ben de bir anne ve doktor olarak ebeveynlerin, okul personellerinin bugünü beklediğini biliyorum. Artık çocuklarımız COVID-19 aşısı olabilecek ve normale dönmede bir önemli adım daha atmış olacağız” ifadelerini kullandı. Woodwock’a göre düşük dozda verilecek olan iki doz aşının arasında üç haftalık bir süreç olacak.


FDA’nın izni, çocukların aşı olması için gereken ilk adım. Önümüzdeki hafta da Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC) danışma kurulunun aşıyı değerlendirip onay vermesi, bunun ardından da CDC’nin aşıya yeşil ışık yakması bekleniyor. ABD hükümetinin de ülkede bulunan 28 milyon çocuk için yeterli aşıyı temin ettiği ve kararlardan sonra uygulamaya başlayacağı belirtiyor.

Kaynak ve devamını incelemen için: https://www.donanimhaber.com/fda-dan-covid-asisinin-5-11-yas-arasi-cocuklarda-kullanimina-onay–140941

Aziz Sancar’ın çalışması insanlarda denenecek..

Nobel ödüllü Türk bilim insanı Prof. Dr. Aziz Sancar, “EdU” adlı molekül üzerine yaptıkları keşfin, özellikle beyin kanseri için potansiyel bir tedavi oluşturabilmesine ilişkin fare deneylerinin başarılı sonuçlar verdiğini duyurdu.

Sancar, “heyecan verici keşif” olarak tanımladığı çalışmasına ilişkin ilk açıklamayı, 17 Şubat 2022’de yaptı. Aradan geçen sürede laboratuvarında geniş kapsamlı çalışmalar yapan ve fareler üzerindeki deneylerini sürdüren Sancar, geldiği bilimsel aşamaya ilişkin açıklamalarda bulundu.

Nobel Ödülü verilen “hücrelerin hasarlı DNA’yı tamir ederek genetik bilgiyi nasıl koruduklarını moleküler düzeyde haritalayan” konu üzerine 10 yıl çalıştığını dile getiren Sancar, bu bilgi birikimiyle farklı alanlarda da araştırmalarını sürdürdüğünü anlattı.

Moleküler biyolojide en fazla kullanılan kimyasal maddelerden birinin EdU molekülü olduğunu aktaran Sancar, hücre kültürüne konulan EdU’nun hem normal hücreleri hem de kanser hücrelerini öldürdüğünün birkaç yıl önce bilim insanlarınca bulunduğunu ancak çalışmaların ilerletilemediğini dile getirdi.

Beyin tümörlerinin, ölüm nedenleri arasında 10’uncu sırada yer aldığını belirten Sancar, “kan-beyin” bariyerini geçemeyen mevcut kanser ilaçlarının bu kanser türüne etki etmede yetersiz kaldığını söyledi.

KAN BEYİM BARİYERİNİ GEÇİYOR

Kanserli hastaların büyük çoğunluğunda kullanılan “Cisplatin” adlı ilacın bu bariyerden geçemediğini ifade eden Sancar, EdU molekülünün ise sorun olmadan beyne girebildiğini belirterek, “Keşfimizde, ortaya koyduğumuz bileşen, beyne kolaylıkla giriyor ve kanser hücresini öldürüyor.” dedi.

Laboratuvar deneylerinin ardından fare deneylerine başladıkları bilgisini veren Sancar, bu süreci şöyle anlattı:

“Üniversitelerdeki sinirbilim bölümleriyle görüşerek insan beyin tümör parçasını alıp fare beyni dilimleri üzerine koyarak gerçekliğe benzeyen hücre boyu oluşturuldu. Fare beynine insan tümör hücreleri enjekte edildi ve EdU’nun beyin tümörlerine etkisine baktık. Farelerde, ilk etapta mevcut ilaç daha iyi etki gösterirken, 30-40 gün sonra EdU molekülünün daha iyi etki ettiğini, bunun yüzde 25’lere ulaştığını gördük. Mevcut ilaçlarla kombine edildiğinde ise sonuçlar daha iyi geldi.”

Toksisitesi ve hızlı bölünen hücrelere yönelik seçiciliği göz önüne alındığında, EdU’nun kanser tedavisinde kullanma olasılığının ortaya çıktığını bildiren Sancar, şunları kaydetti:

“EdU’nun özellikleri, onu etkili bir beyin kanseri ilacının temeli haline getirebilir. EdU, hızlı bölünen kanserli beyin hücrelerini öldürebilirken, bölünmeyen sağlıklı beyin hücrelerini koruyabilir. Beyin kanserinde EdU, hayvanlarda çalışıyor, insanlarda kullanılabilmesi için iki yıl boyunca klinik deneylerde yan etkilerini araştırmamız gerekiyor. Bu süre boyunca EdU molekülünün insanlardaki yan etkisine odaklanmamız gerekecek. DNA onarımıyla ilgili bu yeni metodu, Türkiye’ye de aktarmak için de çabalıyorum.”

Kaynak ve devamını incelemek için : https://www.haber7.com/guncel/haber/3465679-aziz-sancarin-calismasi-insanlarda-denenecek