Alzheimer Hastalığı ve Bağırsak Bakterileri Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu.

Alzheimer araştırmalarında bağırsaklar ile beyin arasında tekrardan bir ilişki bulundu. Bu yeni araştırmada enflamasyonun Alzheimer hastalığına neden olduğu düşünülen amiloid plaka birikiminde etkili olabileceğine kanıtlar bulundu. Yapılan son hayvan testleri, Alzheimer’ın bağırsak mikroplarının aktarımı yoluyla genç farelere geçebileceğini göstererek sindirim sistemi ile beyin sağlığı arasındaki bağlantıyı doğruladı. Yeni bir çalışma, iltihaplanmanın bunun gerçekleştiği mekanizma olabileceği teorisine daha fazla destek veriyor.

Wisconsin Üniversitesi’nden psikolog Barbara Bendlin, “Alzheimer hastalığı olan kişilerde bağırsak iltihabının daha fazla olduğunu gösterdik ve Alzheimer hastaları arasında beyin görüntülemesine baktığımızda, bağırsak iltihabı daha yüksek olanların beyinlerinde daha yüksek miktarda amiloid plak birikimi olduğunu gördük” diyor. Wisconsin Üniversitesi patologu Margo Heston ve uluslararası bir araştırmacı ekibi, iki Alzheimer önleme kohort çalışmasından alınan 125 kişinin dışkı örneklerinde bir iltihap belirtisi olan fekal kalprotektin test etti.

Katılımcılara kayıt sırasında çeşitli bilişsel testlerin yanı sıra aile öyküsü üzerine görüşmeler ve yüksek riskli Alzheimer geni için testler yapılmıştır. Bir alt küme, nörodejeneratif durumdan sorumlu patolojinin devam ettiğinin yaygın bir göstergesi olan amiloid protein kümelerinin belirtileri için klinik testlere tabi tutuldu. Yaşlı hastalarda kalprotektin seviyeleri genellikle daha yüksekken, Alzheimer’ın karakteristik amiloid plaklarına sahip olanlarda daha da belirgindi. Diğer Alzheimer hastalığı biyobelirteçlerinin seviyeleri de inflamasyon seviyeleri ile birlikte artmış ve hafıza testi skorları da yüksek kalprotektin ile birlikte düşmüştür. Alzheimer tanısı olmayan katılımcıların bile yüksek kalprotektin seviyelerinde hafıza skorları daha düşüktü. Heston, “Bu çalışmadan nedensellik çıkaramayız; bunun için hayvan çalışmaları yapmamız gerekiyor,” diye uyarıyor. Bir laboratuvar analizi daha önce bağırsak bakteri kimyasallarının beynimizdeki enflamatuar sinyalleri uyarabileceğini göstermişti. Dahası, başka çalışmalar Alzheimer hastalarında kontrol grubuna kıyasla bağırsak enflamasyonunun(iltihabının )arttığını ortaya koymuştur.

Heston ve meslektaşları, mikrobiyom değişikliklerinin bağırsak değişikliklerini tetikleyerek sistem genelinde iltihaplanmaya yol açtığından şüpheleniyor. Bu iltihap hafif ama kroniktir ve sonunda vücudumuzun bariyerlerinin hassasiyetine müdahale eden ince, artan hasara neden olur. Wisconsin Üniversitesi bakteriyoloğu Federico Rey, “Bağırsak geçirgenliğinin artması, bağırsak lümeninden türetilen enflamatuar moleküllerin ve toksinlerin daha yüksek kan seviyelerine neden olarak sistemik enflamasyona yol açabilir ve bu da kan-beyin bariyerini bozabilir . Bu nedenle, nöroenflamasyonu, potansiyel olarak nöral hasarı ve nörodejenerasyonu teşvik edebilir” diyor.

Araştırmacılar şimdi, artan iltihaplanmayla ilişkili diyet değişikliklerinin Alzheimer’ın kemirgen versiyonunu tetikleyip tetiklemeyeceğini görmek için fareleri test ediyor. On yıllardır süren araştırmalara rağmen dünya çapında milyonlarca Alzheimer hastası için hala etkili bir tedavi bulunmuyor. Ancak biyolojik süreçlerin daha iyi anlaşılmasıyla, bilim insanları yapbozu tamamlamaya her gün bir adım daha yaklaşıyor.

Bu araştırma Scientific Reports’ta yayımlanmıştır.

Kaynak : https://www.sciencealert.com/gut-inflammation-linked-to-alzheimers-disease-yet-again

Kaynak ve devamını okuman için : Alzheimer Hastalığı ve Bağırsak Bakterileri Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu (gercekbilim.com)

Bel Ağrısı Tedavisi İçin Gen Terapisi Kullanıldı.

Henüz sadece fareler üzerinde denenen yeni bir gen terapisinin bel ağrısına neden olan diskleri onarabildiği keşfedildi. Yeni gen terapisi sayesinde hasarlı diskler yeniden onarılarak, eski yastıklamalarını sağladığı ve fareleri iyileştirdiği ifade ediliyor. Omurlarımız, omurumuza yeterli desteği sağlasa da, her diskin arasındaki lastiğimsi diskler omurları aynı bir jel yastık gibi dengeleyerek, şokları absorblar ve omurun daha esnek olmasında yardımcı olur.

Her şeye rağmen, bu yastıklayıcı yapılar zamanla dejenere olur veya yırtılır. Bu nedenle, belde geri dönüşü olmayacak bir ağrı sürecine girilebilir. İşte bu bel ağrısı zamanla insanı elden ayaktan düşürecek bir duruma gelebilir. “Bir yastıklama dokusu yerinden çıktı mı, doku aynı patlak lastik gibi iner. İşte bu proses ilerler ve zamanla diğer disklere de baskı uygulayarak onlara da yük bindirerek onları da bozmaya başlar. Kendinizi sonunda hastanede bulursunuz,” diyor araştırmanın kıdemli araştırmacısı Devina Purmessur Walter. Ohio State Üniversitesi’nden bilim insanları, hasarlı diskleri onaracak gen tedavisini farelerde test etti. Ekip “nano taşıyıcılar” üreterek bağlayıcı dokuların dışındaki mesaj taşıyan hücreleri taklit eden hücreler ürettti. Bu nano taşıyıcılar FOXF1 adı verilen bir proteini kodlayarak, farelerdeki hasarlı disklere solüsyon olarak enjekte ediliyor.

Farelerde Hasarlı Disk Dokularının İyileştiği Gözlendi “Bizim konseptimizde gelişim özevrimleştiriliyor: FOXF1 geni gelişim esnasında ve sağlıklı dokuda ifade edilse de, yaşlandıkça azalır. İşte biz hücreleri kandırarak, yeniden gelişim aşamasına geçiriyor ve sağlıklı hale getiriyoruz,” diyor Purmessur Walter. 12 hafta boyunca takip edilen gen terapisi alan farelerin, sadece tuzlu verilen farelere göre gelişim gösterdiği bulundu. Disk dokusunun daha fazla protein üreterek, dokuyu güçlendirdiği ve su tutmaya yardımcı olduğu bulundu. Böylece omurgadaki yastıklama aksiyonu geri geldi ve esneklik sağlamaya başladı. Tabi ki, farelere ne kadar ağrı hissettiklerini tam olarak soramasanız da, davranış testleri ağrıya ilişkin semptomların azaldığını gösterdi.

Bu bulgu, kronik sırt ağrısı olan insanlar için nihai bir gen terapisi umutlarını artırıyor, ancak elbette bu aşamada hayvanlardaki sonuçların devam edip etmeyeceğini söylemek için çok erken. Bu deneyler akut omurga yaralanmaları olan genç yetişkin farelerde gerçekleştirildi, bu nedenle bir sonraki adımlar, omurga diskleri yaşla birlikte bozulan yaşlı farelerde test etmek olacaktır. Çünkü asıl problem yaşlandıkça bu dokuların onarılmamasından ileri gelmektedir. Tedavi henüz insanlar üzerinde denenmedi, klinik çalışmaları başlamamıştır.

Araştırma Biomaterials dergisinde yayınlandı .

Kaynak ve devamını okuman için : Bel Ağrısı Tedavisi İçin Gen Terapisi Kullanıldı (gercekbilim.com)

Dünyanın ilk akciğer kanseri aşısı test edilmeye başladı: Türkiye de var…

Akciğer kanseri tedavisi için geliştirilen mRNA aşısı, aralarında Türkiye’nin de olduğu yedi ülkedeki hastalar üzerinde test edilmeye başlandı.

Dünyanın ilk akciğer kanseri aşısının aralarında Türkiye’nin de olduğu yedi ülkede denenmeye başladığı açıklandı. Hastalar üzerinde test edilen dünyanın ilk mRNA akciğer kanseri aşısı, kısaca ‘BNT116’ olarak biliniyor ve BioNTech tarafından üretiliyor. Söz konusu aşının kanser hücrelerini bulup öldürmesi, ardından kanserin nüksetmesini önlemesi öngörülüyor. Aşı, hastalığın en sık görülen formu olan küçük hücreli olmayan akciğer kanserini tedavi etmek üzere tasarlandığı ifade edildi. 

TEST AŞAMASINA YAKLAŞIK 130 HASTA KATILACAK

The Guardian gazetesinin aktardığına göre, BNT116’nın insanlar üzerindeki ilk çalışması olan birinci faz klinik denemeleri, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Macaristan, Polonya, İspanya ve Türkiye olmak üzere yedi ülkedeki 34 araştırma tesisinde yapılıyor. Birleşik Krallık’taki altı tesis İngiltere ve Galler’de bulunuyor. Ülkedeki ilk hastanın aşının ilk dozunu salı günü aldığı bilgisi verilirken, söz konusu yedi ülkede yaklaşık 130 hastanın immünoterapi ile birlikte aşı olacağı belirtildi.Play Video

Aşının amacının kemoterapiden farklı bir şekilde, sağlıklı hücrelere zarar vermeden hastaların kansere olan bağışıklık tepkisini güçlendirmek. Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan University College London’dan danışman medikal onkolog Prof. Siow Ming Lee, “Şu anda akciğer kanseri tedavisini araştırmak üzere mRNA temelli immünoterapi klinik denemelerinin çok heyecan verici bir dönemine giriyoruz” dedi. Bunun basit bir süreç olduğunu anlatan uzman, “Kanser hücresindeki belirlik antijenleri seçebilir, ardından onları hedef alırsınız. Bu teknoloji, kanser tedavisinin bir sonraki büyük safhası” diye konuştu. 

Kaynak ve devamını okuman için : Dünyanın ilk akciğer kanseri aşısı test edilmeye başladı: Türkiye de var (gazeteduvar.com.tr)

MELATONİNİN MCF-7 HÜCRE KÜLTÜRÜNDEKİ APOPTOZ AKTİVASYONUNUN VESİTOTOKSİSİTESİNİN POLİMERAZ ZİNCİR REAKSİYONU (PCR), MTT HÜCRE CANLILIK TESTİ VE İMMUNSİTOKİMYA YÖNTEMLERİYLE ARAŞTIRILMASI

Amaç: Meme kanseri Türkiye’de ve dünyada en sık görülen kanser türlerinden
biridir ve kanser nedeniyle gelişen ölüm oranları arasında en üst sıralarda yer
almaktadır. Kanser sadece bir sağlık sorunu değil aynı zamanda sosyal ve ekonomik
açıdan bir toplum sorunu haline gelmiştir. Bu kadar önemli bir sağlık sorununa çözüm
bulunması ise birçok araştırıcının birinci hedefleri arasındadır. Bu nedenle tedaviye
yönelik farklı çalışmalar yapılmakta ve farklı maddelerin bu hastalık üzerindeki etkileri
yoğun bir şekilde araştırılmaktadır. Bu çalışmada modern tıpta çok yönlü etkileriyle
bilinen bir molekül olan melatoninin kanser ile ilişkisini ve kanser hastalığına çözüm
açısından sağlayabileceği katkıyı irdelemeyi amaçlamaktayız.
Materyal ve Metot: Çalışmada kullanılan insan meme kanseri MCF-7 hücre
hattına, melatoninin sitotoksik dozunu ve IC50 değerini belirlemek için, 10 nM – 100
000 nM konsantrasyon aralığında melatonin uygulandı. Bu uygulamanın ardından hücre
hatlarında MTT analizi (hücre canlılık testi) yapıldı. Etkin dozlar belirlendikten sonra,
melatonin uygulanmayan kontrol grubu ve 10, 100, 1000, 10 000, 100 000 nM
konsantrasyonlarda 24 saat süreyle melatonin uygulanan 5 çalışma grubu olmak üzere 6
deney grubu oluşturuldu. Bütün deney gruplarındaki total antioksidan (TAS) ve total
oksidan seviyesi (TOS), apoptotik aktivite (Bax ve p53 immunpozitifliği) ve p53 gen
ekspresyon düzeyleri araştırıldı.
Bulgular: MCF-7 hücrelerine uygulanan melatoninin, hücre çoğalmasını
engellediği, yani sitotoksik etki yaptığı ve 24 saatlik inkübasyon süresi sonunda p53 gen
ekspresyonunda ve Bax proteininde artışa neden olduğu gözlemlenmiştir. Bu durum
immunositokimyasal boyamada da tespit edilmiştir. Ayrıca melatonin uygulaması
sonucunda total antioksidan seviyesinde artış olurken, total oksidan miktarında ise
azalmanın olduğunu tespit ettik.

Sonuç: Çalışma sonuçları, melatonin uygulaması ile oluşan p53 genindeki ve
Bax proteinindeki artışın apoptotik aktiviteyi arttıracağını göstermektedir. Melatoninin
bu etkileri göz önüne alındığında kanser tedavisinde kullanılabilecek bir ajan
olabileceği sonucuna varılabilir.
Anahtar Kelimeler: Apoptoz, Bax, Melatonin, Meme kanseri, p53.

UNUTULMUŞ TEDAVİLER

Tıp tarihi boyunca, hekimler hastaları teşhis etmek ve tedavi etmek için çeşitli yöntemler kullanmışlardır. Bu yöntemler, gözlemden ve palpasyondan,
stetoskop ve termometre gibi modern cihazlara kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Muayene yöntemlerinin gelişimi, tıp biliminin ilerlemesinde önemli
bir rol oynamıştır.

MAKİNA ÖĞRENME YÖNTEMLERİYLE GENOMDİZİLİM VERİLERİNİN ANALİZİ

Biyoinformatik, biyoloji çalışmalarından elde edilen ham verinin bilgisayarlarla
işlenebilir formata getirilmesi, analizi ve uygun formatta saklanması için gerekli tüm
yöntemleri bünyesinde toplayan disiplinler arası bir çalışma alanıdır. Bu alanın
günümüzdeki popüler çalışma konuları: genom dizileme, genom kapsamında ilişki
çıkarımı, dizilim verilerinin analizi, protein sınıflandırma, tür içi ve türler arası
çeşitliliklerin tespiti vb. şeklinde özetlenebilir. Bu çalışma konularına bağlı olarak
hesaplamalı bilim disiplinlerinden makine öğrenmesi başta olmak üzere sinyal ve
görüntü işleme, istatistik ve algoritma tasarımı alanlarındaki yöntemlere sıklıkla
başvurulmaktadır.

BEYNİNİZDE NELER OLUYOR!!!

Beyin nasıl çalışır? Beynizin milyarlarca sinir hücresi vardır. Beynizde yaklaşık 100 milyar sinir hücresi vardır ve neredeyse Samanyolu Galaksisindeki yıldızlar kadardır! Bu büyümelerin çoğu zaman oradadır, ama genişledikçe beyniniz yenilerini üretmeye başlar. Nöronların şifreleri 5 ila 50 mesaj gönderir. Nöronlar o kadar çok çalışır ki, düşük voltajlı bir LED ampulü yakabilecek kadar enerji ortaya çıkar. Ancak tek seferde pek bir şey yapamaz, bu sayede ekip olarak çalışır. Nöronlar tek olaylar bir şey yapamaz, bu nedenle ekip olarak birlikte çalışırlar. Kendi gizli kimyasal ve kimyasal dillerinde konuşurlar. Tekrar tekrar yaptığınız mesajların sinyali aynı iletilir ve bu mesajlar daha hızlı giderilir. Bu şekilde hedefe ulaşma olanağı daha yüksek olur.

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=0_WDvg7gwQo

Zebra Balıkları Omuriliklerini Şaşırtıcı Şekilde Yeniliyor

Paris’teki Pasteur Enstitüsünde bulunan bir laboratuvardaki tankta şeffaf bir zebra balığı, 20 Haziran 2023. Fotoğraf: Christophe Archambault/AFP, Getty Images aracılığıyla

Bu balıkların nöronlarının nasıl çalıştığını çözmek, omurilik zedelenmelerinde daha iyi tedavilere yol açabilir.

Bilim insanları ilk defa bir zebra balığının sinir hücrelerinin detaylı atlasını oluşturdu. Bu özel balıkların kopan bir omuriliği nasıl tamamen iyileştirebildiğini gösteren bu atlas, insanlardaki omurilik zedelenmelerinde iyileştirme stratejilerinin nasıl geliştirilebileceğine yönelik ipuçları sağlayabilir. Bulgular, 15 Ağustos’ta Nature Communications bülteninde yayımlanan bir çalışmada detaylarıyla aktarılıyor.

Kök hücreler yalnız değil

Ufak ve şeffaf zebra balıkları, kopmuş bir omuriliği tamamen iyileştiren elit bir omurgalı grubuna ait. Bu grubun diğer üyeleri arasında semenderler, aksolotlar ve yılanbalığı benzeri bofa balıkları gibi kuyruklu yüzergezerler bulunuyor. İnsanlarda bir omurilik zedelenmesi hayatı tümüyle değiştirebiliyor ve kalıcı his ya da hareket kaybına sebep olabiliyor. Bunun bir sebebi de hasar gören nöronların her zaman ölmesi.

Bir zebra balığının omuriliği hasar gördüğünde, hasarlı nöronlar hücresel işlevlerini değiştirerek çarpıcı bir yanıt veriyor. İyileşmelerini mümkün kılan faaliyetleri yönetmede yeni ve merkezi bir rol üstleniyorlar. Bilim insanları zebra balığı nöronlarının omurilik hasarından canlı kurtulabildiğini bilse de yeni araştırma bunun nasıl olduğunu gösteriyor.

Kopan nöronların hayatta kalması ve uyum sağlayabilmesi, omuriliğin tamamen yeniden oluşması için bir zorunluluk. Bir diğer şaşırtıcı durum ise yeni nöronlar oluşturabilen ve genellikle yenilenmede merkezi rol oynadığı düşünülen kök hücrelerin burada daha tamamlayıcı bir rol oynaması. Burada hasar önleyen farklı bir nöron takımı başı çekiyor.

St. Louis – Washington Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalışan makale yazarı ve gelişimsel biyolog Mayssa Mokalled, “İnsanlarda ulaşmaya çalıştığımız nöral onarımın tümü olmasa bile çoğunun zebra balıklarında doğal şekilde gerçekleştiğini keşfettik” diyor bir açıklamada. “Yaptığımız şaşırtıcı gözlem, hasarın hemen sonrasında nöronsal açıdan kuvvetli koruma ve onarım mekanizmalarının gerçekleştiği yönündeydi.”

Araştırma takımı bu koruyucu mekanizmaların, nöronların ilk olarak hasardan sağ çıkmasına olanak sağladığını düşünüyor. Ardından ise bir “spontane plastisite” veya işlevlerinde esneklik sahneliyorlar. Bu durum zebra balıklarına tam iyileşme için gereken yeni nöronları tekrar oluşturması için zaman sağlıyor.

“Çalışmamızda, insanlar ve diğer memelilerde bu tip bir plastisiteyi teşvik etmeye yardımcı olacak genetik hedefler belirledik” diyor.

Yenilenmede görev alan çeşitli hücre tiplerinin evrimleşen rollerini detaylarıyla gösteren araştırma takımı, hasar gören nöronların esnekliği ve hasardan sonra hemen tekrar yeniden programlanma kabiliyetlerinin, bir omuriliğin tümüyle yeniden oluşması için gereken olay zincirini başlattığını keşfetmiş. Hasardan kurtulan nöronlar devre dışı kalırsa, yenileyici kök hücreler hâlâ orada olsalar bile balıklar normal yüzme kabiliyetlerini yeniden kazanmıyor.

Toksik nöronlar

İnsanlar ve diğer memelilerde omuriliği meydana getiren uzun hat kesilir veya ezilirse, nöronları öldüren bir toksisite olayları zinciri başlıyor ve omurilik ortamı, onarım mekanizmalarına karşı toksik ve düşman hale geliyor. Bu nöronsal toksisite, insanlardaki omurilik zedelenmelerine tedavi uygulamak amacıyla kök hücrelerden faydalanma girişimlerinin neden çok iyi sonuç vermemesinin bazı sebeplerini açıklayabilir. Yeni makalede insanlardaki omurilik zedelenmelerini iyileştirmede uygulanacak yeni yöntemlerin kök hücrelerle yenilenmeye odaklanmak yerine, hasar gören nöronları ölmekten kurtarmakla başlaması gerektiği ileri sürülüyor.

Üstteki görüntü, yaralanmadan bir hafta sonra iyileşmekte olan bir zebrabalığının flüorışıl şekilde işaretlenen hücrelerini gösteriyor. Alttaki görüntü ise yaralanmadan dört hafta sonraki iyileşmeyi gösteriyor. Fotoğraf: Mokalled Laboratuvarı

“Diğer hücrelere bağlantıları olmayan nöronlar hayatta kalmıyor” diyor Mokalled. “Zebra balıklarında kopan nöronların hasar stresinin üstesinden, esneklikleri sayesinde hasarın hemen sonrasında yeni bölgesel bağlantılar kurabilmeleri sayesinde gelebildiklerini düşünüyoruz. Araştırmamız, bunun zaman kazandıran ve nöronları ölümden koruyup, sistemin nöronsal devreyi korumasına olanak sağlarken ana omuriliği inşa eden ve yeniden oluşturan geçici bir mekanizma olduğunu akla getiriyor.”

Memeli nöronlarında bu iyileşme kapasitesinin mevcut olduğu ancak etkin olmadığını gösteren bazı bulgular var. Araştırma takımına göre yeni terapilere giden yol, bunların bulunması olabilir.

“Zebra balıklarındaki bu koruyucu süreci yöneten genleri belirlemenin, insanlardaki nöronları omurilik zedelenmelerinden sonra gördüğümüz hücre ölümü dalgalarından korumanın yollarını bulmamıza yardımcı olacağını ümit ediyoruz. Bu genlerin versiyonları insan genomunda da mevcut” diyor Mokalled.

Çalışmada nöronlara odaklanılmışsa da omurilik yenilenmesi son derece karmaşık bir süreç. Gelecekteki çalışmalarda muhtemelen bu yeni hücre atlasına dalınıp, diğer hücre tiplerinin omurilik yenilenmesinde ne yaptığı anlaşılmaya çalışılacak. Araştırma takımı, omuriliğin yeniden oluşması sırasında bağışıklık hücrelerine ek olarak glia adı verilen ve nöronsal olmayan bazı hücre tiplerinin de neler yaptığına özel ilgi gösteriyor. Zebra balıklarındaki bulguların fare ve insanlardaki sinir dokularında gerçekleşen olaylarla karşılaştırıldığı çalışmalar da devam ediyor.

Yazar: Laura Baisas/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Popular Scıence

Bu Kan, Dünyada En Nadir Bulunan Kan Tipi

Dünyada en nadir bulunan kan tipi hangisi? Popular Science arşivinden dünyanın en nadir kan tipi: İnsanlarda sekiz ortak kan grubu bulunuyor. Buradaki anahtar kelime, ortak. Eğer kan hakkında bildiğiniz her şey burada bitiyorsa, işler şimdi daha karmaşık bir hale gelecek. Kelimenin tam anlamıyla milyonlarca kan tipi bulunuyor. Dünya üzerinde en nadir olan kan grubuysa 45 kişide var.

Kan gruplarının detayları, zannettiğinizden çok daha karmaşık. Vücudumuz, oksijen taşıyan kırmızı kan hücreleriyle dolu. Bu hücrelerin üzerinde, pasta süsüne benzeyen antijenler bulunuyor. Kırmızı kan hücrelerinizde bulunan antijenlerin görüntüsü, vücudunuzun onları tanımasını ve antikorların bunlara saldırmamasını sağlıyor. Beyaz kan hücreleriniz bu antijenlere tutunarak, enfeksiyona karşı bir kalkan görevi görüyor.

A ve B olmak üzere iki temel antijen bulunuyor. Sizdekiler ise ebeveynlerinizden aldığınız gen çeşitleriyle belirleniyor. A ve B’ler baskın iken, karşılığı olan bir antijenin bulunmadığı 0 ise çekinik özellik taşıyor. Farklı bir grupta da Rh etmeni şeklinde adlandırılan Rhesus D antijeni bulunuyor ve kanın potizif/negatif özelliklerini sağlıyor. Rh etmeni pozitif kanda bulunurken (D antijeni içeriyor), negatifte bulunmuyor. Uluslararası Kan Nakli Derneği‘nin tanıdığı 35 kan grubu mevcut. Fakat kolaylık olması açısından, çoğu kişinin sadece en önemli iki tanesini bilmesi gerekiyor (AB0 ve Rh sistemi).

Eğer bu 35 kan grubu sizi afallatmadıysa, şimdi işler daha da zorlaşacak. Bunlardan fazla bahsedilmemesinin sebebi, insanların yüzde 99,9’undan fazlasının Vel antijeni taşıması. Kan grubunuzun sonuna Vel eklemek (ör. ABVel+) muhtemelen gereksiz olurdu…

342 kan grubu antijeninden 160 kadarı ise çok yaygın. Eğer insanların yüzde 99’unun sahip olduğu bir antijen sizde yoksa, kanınızın nadir olduğu düşünülüyor. Var olan en nadir kan tipi ise Rhnull kanı. Bu tipin Rh sisteminde (ki bu en geniş kan grubu sistemi) hiç antijen bulunmuyor. Bu tip o kadar nadir ki, dünyada sadece 43 kişide tespit edilmiş ve yalnızca dokuz aktif bağışçısı var. Bu yüzden bazıları bunun altın kan olduğunu söylüyor.

1961 yılına kadar doktorlar, hiçbir Rh antijeni bulunmayan bir bebeğin rahimden canlı çıkmayı başaramayacağını sanıyormuş. Rhnull ve diğer nadir kanlar, kişiyi çok özel hissettirmenin yanısıra son derece değerliler. Rhnull kanı, Rh sistemi içerisinde nadir kan tipine sahip biri için ‘evrensel’ kan tipi şeklinde düşünülebilir. Bu yüzden muazzam bir yaşam kurtarma kabiliyeti bulunuyor. Hal böyle olunca, bu kan tipi çok değer görüyor ancak hastalara sadece olağanüstü şartlarda ve çok titiz biçimde düşünüldükten sonra veriliyor; çünkü yenisini bulmak neredeyse imkansız olabilir.

Yazar: Joanie Faletto/Curiosity. Çeviri: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Popular Scıence