Yaşamın kodunu çözmek: Yeni yapay zeka modeli DNA’nın gizli dilini öğreniyor.

İnsan DNA’sı üzerinde eğitilmiş yeni bir büyük dil modeli olan GROVER ile araştırmacılar artık genomumuzda saklı olan karmaşık bilgileri çözmeye çalışabilirler. GROVER, insan DNA’sını bir metin olarak ele alır, DNA dizileri hakkında işlevsel bilgiler elde etmek için kurallarını ve bağlamını öğrenir.

DNA, yaşamı sürdürmek için gerekli olan temel bilgileri içerir. Bu bilgilerin nasıl saklandığını ve organize edildiğini anlamak, geçen yüzyılın en büyük bilimsel zorluklarından biri olmuştur. İnsan DNA’sı üzerinde eğitilmiş yeni bir büyük dil modeli olan GROVER ile araştırmacılar artık genomumuzda saklı olan karmaşık bilgileri çözmeye çalışabilirler. Dresden Teknoloji Üniversitesi Biyoteknoloji Merkezi’ndeki (BIOTEC) bir ekip tarafından geliştirilen GROVER, insan DNA’sını bir metin olarak ele alıyor, DNA dizileri hakkında işlevsel bilgiler elde etmek için kurallarını ve bağlamını öğreniyor. Nature Machine Intelligence’da yayınlanan bu yeni araç, genomiği dönüştürme ve kişiselleştirilmiş tıbbı hızlandırma potansiyeline sahip.

Çift sarmalın keşfinden bu yana, bilim adamları DNA’da kodlanan bilgileri anlamaya çalıştılar. 70 yıl sonra, DNA’da saklı olan bilginin çok katmanlı olduğu açıktır. Genomun sadece %1-2’si proteinleri kodlayan diziler olan genlerden oluşur.

“DNA’nın proteinleri kodlamanın ötesinde birçok işlevi var. Bazı diziler genleri düzenler, diğerleri yapısal amaçlara hizmet eder, çoğu dizi aynı anda birden fazla işleve hizmet eder. Şu anda, DNA’nın çoğunun anlamını anlamıyoruz. DNA’nın kodlamayan bölgelerini anlamak söz konusu olduğunda, sadece yüzeyi çizmeye başlamış gibi görünüyoruz. Yapay zeka ve büyük dil modellerinin yardımcı olabileceği yer burasıdır” diyor BIOTEC’te araştırma grubu lideri Dr. Anna Poetsch.

Bir Dil Olarak DNA

GPT gibi büyük dil modelleri, dil anlayışımızı dönüştürdü. Yalnızca metin üzerinde eğitilen büyük dil modelleri, dili birçok bağlamda kullanma becerisini geliştirdi.

“DNA yaşamın kodudur. Neden onu bir dil gibi ele almıyorsunuz?” diyor Dr. Poetsch. Poetsch ekibi, referans bir insan genomu üzerinde büyük bir dil modeli eğitti. Ortaya çıkan GROVER veya “Çıkarılmış Temsiller Yoluyla Elde Edilen Genom Kuralları” adlı araç, DNA’dan biyolojik anlam çıkarmak için kullanılabilir.

“GROVER, DNA’nın kurallarını öğrendi. Dil açısından dilbilgisi, sözdizimi ve anlambilimden bahsediyoruz. DNA için bu, dizileri yöneten kuralları, nükleotidlerin ve dizilerin sırasını ve dizilerin anlamını öğrenmek anlamına gelir. İnsan dillerini öğrenen GPT modelleri gibi, GROVER da temelde DNA’yı nasıl ‘konuşacağını’ öğrendi,” diye açıklıyor projenin arkasındaki araştırmacı Dr. Melissa Sanabria.

Yaşamın kodunu kırmak: Yeni yapay zeka modeli DNA’nın gizli dilini öğreniyor | Bilim Günlüğü (sciencedaily.com): Yaşamın kodunu çözmek: Yeni yapay zeka modeli DNA’nın gizli dilini öğreniyor.

İnsan fosil kayıtlarındaki en küçük kol kemiği, Homo floresiensis’in doğuşuna ışık tutuyor..

Yeni bir çalışma, Endonezya’nın Flores adasından, şaşırtıcı derecede küçük bir yetişkin uzuv kemiği de dahil olmak üzere, son derece nadir erken insan fosillerinin keşfini bildiriyor. Yaklaşık 700.000 yıl öncesine tarihlenen yeni bulgular, 2003 yılında adanın batısındaki Liang Bua mağarasında kalıntıları ortaya çıkarılan Flores’in ‘Hobbitleri’ olarak adlandırılan Homo floresiensis’in evrimine ışık tutuyor.

Bugün Nature Communications’da yayınlanan bir makale, Endonezya’nın Flores adasından, şaşırtıcı derecede küçük bir yetişkin uzuv kemiği de dahil olmak üzere, son derece nadir erken insan fosillerinin keşfedildiğini bildiriyor.

Yaklaşık 700.000 yıl öncesine tarihlenen yeni bulgular, 2003 yılında adanın batısındaki Liang Bua mağarasında kalıntıları Avustralyalı-Yeni Zelandalı arkeolog Profesör Mike Morwood (1950-2013) liderliğindeki bir ekip tarafından ortaya çıkarılan Flores’in ‘Hobbitleri’ olarak adlandırılan Homo floresiensis’in evrimine ışık tutuyor.

Arkeolojik kanıtlar, bu küçücük, küçük beyinli insanların, 50.000 yıl kadar önce, kendi türümüzün (Homo sapiens) güneyde Avustralya’da çoktan kurulmuş olduğu bir zaman olan Liang Bua’da yaşadığını gösteriyor.

Flores’ten gelen gizemli insanların kökeni hakkında çok fazla tartışma oldu. İlk olarak Homo floresiensis’in erken Asya Homo erectus’un cüce bir torunu olduğu varsayıldı.

Başka bir teori, ‘Hobbit’in, Homo erectus’tan önce gelen ve başlangıçta küçük boylu olan Afrika’dan daha eski bir hominin’in geç hayatta kalan bir kalıntısı olduğudur, bu durumda olası adaylar arasında Homo habilis veya ünlü ‘Lucy’ (Australopithecus afarensis) bulunur.

Liang Bua dışında, hominin fosilleri Flores’te sadece tek bir yerde bulundu: mağaranın 75 km doğusundaki Mata Menge’nin açık hava alanı. So’a Havzası’nın seyrek nüfuslu tropikal çayırlarında yer alan bu site, daha önce yaklaşık 700.000 yıl önce küçük bir dere tarafından döşenen bir kumtaşı tabakasından kazılmış birkaç hominin fosili (bir çene parçası ve altı diş) vermiştir.

Liang Bua homininlerinden 650.000 yıl öncesine tarihlenen Mata Menge fosil kalıntılarının, Homo floresiensis’ten biraz daha küçük çeneleri ve dişleri olan en az üç bireye ait olduğu gösterildi, bu da küçük vücut boyutunun Flores homininlerinin tarihinin erken dönemlerinde evrimleştiğini ima ediyor.

Bununla birlikte, bu bölgedeki fosil kayıtlarında postkraniyal unsurlar (başın altındaki kemikler) bulunmadığından, bu So’a Havzası homininlerinin en az Homo floresiensis kadar küçük, hatta ondan biraz daha küçük olduğu doğrulanamadı.

İnsan fosil kayıtlarındaki en küçük kol kemiği Homo floresiensis’in doğuşuna ışık tutuyor | Bilim Günlüğü (sciencedaily.com): İnsan fosil kayıtlarındaki en küçük kol kemiği, Homo floresiensis’in doğuşuna ışık tutuyor..

Aşırı tuz kullanımına dikkat: Mide kanserine yakalanabilirsiniz.

Bilim insanları yemeklere aşırı tuz eklemenin mide kanseri riskini önemli ölçüde artırabileceğini ortaya koydu. Gastric Cancer dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmaya göre, tuz ekleyen kişilerin mide kanserine yakalanma olasılığı eklemeyenlere göre yüzde 40 daha fazla olduğu kaydedildi.

Aşırı tuz kullanımına dikkat: Mide kanserine yakalanabilirsiniz

Araştırmacılar, yiyeceklerinizi aşırı tuzlamanın sizi bazı kanser riskleriyle karşı karşıya bırakabileceğini açıkladı.

Gastric Cancer dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmaya göre, yemeklerine tuz ekleyen kişilerin mide kanserine yakalanma olasılığının, eklemeyenlere göre yüzde 40 daha fazla olduğunu ortaya koydu.

Bu çalışma, daha tuzlu gıdaların yaygın olarak tüketildiği Asya ülkelerinde yüksek tuz tüketimi ile mide kanseri arasında bağlantı bulan diğer çalışmaları doğrulamaktadır.

MedUni Viyana Halk Sağlığı Merkezi araştırmacılarından Selma Kronsteiner-Gicevic yaptığı açıklamada, “Araştırmamız, Batı ülkelerinde de ilave tuz sıklığı ile mide kanseri arasındaki bağlantıyı göstermektedir.” dedi.

470 BİN KİŞİNİN VERİLERİ ANALİZ EDİLDİ

Avusturya’daki Viyana Tıp Üniversitesi’nden gelen araştırmacılar, 2006 ve 2010 yılları arasında Birleşik Krallık genelinde 470.000’den fazla yetişkinden toplanan verileri analiz etti. Katılımcılara “Yemeğinize ne sıklıkla tuz eklersiniz?” sorusu da dahil olmak üzere bir dizi soru sorulmuştur. Daha sonra anket cevaplarını kanser hastalarının idrarında tespit edilen tuz seviyeleri ile karşılaştırmışlardır.

YÜZDE 39 KANSERE YAKALANMA OLASILIĞI  

Araştırmacılar, yemeklerine sık sık veya her zaman tuz ekleyen kişilerin 11 yıllık bir süre içinde mide kanserine yakalanma olasılığının, az tuz ekleyen veya hiç tuz eklemeyenlere göre yüzde 39 daha fazla olduğunu keşfetti.

Kronsteiner-Gicevic, “Sonuçlarımız demografik, sosyoekonomik ve yaşam tarzı faktörleri dikkate alındığında da geçerliliğini korudu ve yaygın komorbiditeler için de aynı şekilde geçerli oldu” dedi.

Ancak bu artış, zaten nispeten küçük olan riskin yüzde 40’ını oluşturmaktadır.

Amerikan Kanser Derneği’ne göre, yaşam boyu mide kanserine yakalanma riski erkeklerde yaklaşık 101’de bir, kadınlarda ise 155’te birdir.Mide kanseri en yaygın beşinci kanser türüdür ve kansere bağlı ölümlerin önde gelen üçüncü nedenidir.

Diğer risk faktörleri arasında Helicobacter pylori bakterisi enfeksiyonu, yaş, sigara kullanımı, kronik mide iltihabı ve obezite yer almaktadır.MedUni Viyana Halk Sağlığı Merkezi’nde araştırmacı olan çalışmanın eş yazarı Tilman Kühn yaptığı açıklamada, “Çalışmamızla, aşırı yüksek tuz tüketiminin olumsuz etkileri konusunda farkındalık yaratmak ve mide kanserini önlemeye yönelik tedbirler için bir temel sağlamak istiyoruz” dedi.

Aşırı tuz kullanımına dikkat: Mide kanserine yakalanabilirsiniz – Son Dakika Teknoloji Haberleri | NTV Haber: Aşırı tuz kullanımına dikkat: Mide kanserine yakalanabilirsiniz.

İnsan kaynaklı küresel ısınma zirve noktasına ulaştı.

Bilim insanları, insan faaliyetlerinin yol açtığı küresel ısınma oranının her 10 yılda 0,26 derece artışla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını tespit etti.

İnsan faaliyetleri kaynaklı küresel ısınma tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.Leeds Üniversitesi tarafından bu yıl ikincisi hazırlanan ve 50’den fazla uluslararası bilim insanının katkı sağladığı Küresel İklim Değişikliği Göstergeleri (IGCC) raporu, Earth System Science Data (ESSD) dergisinde yayımlandı.

Rapora göre, küresel sıcaklık artışı 2013-2022 döneminde sanayi öncesi döneme göre 1,14 dereceye ulaşmasının ardından, 2014-2023 döneminde 1,19 dereceye yükseldi.

Bilim insanları, insan faaliyetlerinden kaynaklanan küresel ısınma oranının her 10 yılda 0,26 derece artış oranına ulaşarak tüm zamanların en yüksek seviyesinde olduğunu ve benzeri görülmemiş bir hızda arttığını tespit etti.

Bu rekor ısınma oranının temel nedeni yılda 53 milyar ton karbondioksit eşdeğerinde olan sera gazı emisyonlarının sürekli yüksek kalması olarak öne çıkarken, küresel sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlandırmak için dünyanın kalan karbon bütçesi 200 milyar ton seviyesinde bulunuyor. Bu da emisyonların mevcut hızda devam etmesi durumunda, dünyanın kalan karbon bütçesinin sadece 4 yılda aşılabileceği anlamına geliyor.

Leeds Üniversitesi Priestley İklim Geleceği Merkezi Direktörü ve IGCC Projesi Koordinatörü Piers Forster, rapora ilişkin değerlendirmesinde, insan faaliyetlerinin neden olduğu küresel ısınma oranının geçen yıl da artmaya devam ettiğini belirterek, “Küresel sıcaklıklar hala yanlış yönde ve her zamankinden daha hızlı ilerliyor.” uyarısında bulundu.

Fosil yakıtlardan kaynaklanan emisyonların tüm sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 70’ini oluşturduğunu dile getiren Forster, “Bu emisyonlar, iklim değişikliğinin başlıca nedeni, ancak çimento üretimi, tarım ve ormansızlaşmadan kaynaklanan diğer kirlilik kaynakları da ısınmaya neden oluyor.

Sera gazı emisyonlarını net sıfıra doğru hızla azaltmak, nihayetinde yaşayacağımız küresel ısınma seviyesini sınırlayacaktır. Aynı zamanda daha dirençli toplumlar inşa etmemiz gerekiyor. Dünyanın 2023’te gördüğü orman yangınları, kuraklık, sel ve sıcak hava dalgalarının yol açtığı yıkım, yeni normal haline gelmemeli.” ifadelerini kullandı.

İnsan kaynaklı küresel ısınma zirve noktasına ulaştı – Son Dakika Dünya Haberleri | NTV Haber: İnsan kaynaklı küresel ısınma zirve noktasına ulaştı.

Beynimiz uykuda geleceği tahmin etmeye çalışıyor..

Yeni bir araştırma, beynin uyurken sadece geçmiş olayları tekrarlamakla kalmayıp aynı zamanda gelecekteki deneyimleri de öngörebildiğini ortaya koydu.

Alzheimer gibi nörolojik bozuklukların tedavisinin iyileştirilmesine yol açabilecek yeni bir çalışmaya göre, beyin uyurken sadece geçmiş olayları tekrarlamakla kalmıyor, aynı zamanda gelecekteki deneyimleri de öngörüyor.

Uyku ve bellek İlişkisi üzerine yapılan önceki çalışmalar, uyumanın hafıza ve öğrenme için kritik olduğunu ve yeni deneyimleri istikrarlı anılara dönüştürülmesine yardımcı olduğunu ortaya koymuştu. Ancak, Nature dergisinde yayımlanan yeni çalışma, beynin uyurken yeni problemleri de çözebileceğini öne sürüyor.

“UYUYAN FARELER ÖNCEDEN TAHMİN ETTİLER”

Araştırmacılar, fareleri  labirentte iki ucunda da olan ödülün yüksek platformda gidip gelmeye alıştırdılar ve bu süreçte farelerin hafıza merkezlerindeki nöron aktivitesini incelediler. Uyuyan farelerin beyin aktivitelerini izleyen araştırmacılar farelerin labirentte nasıl hareket edeceklerini önceden tahmin edebildiklerini buldular.

Farelerin deneyimlediği mekansal temsillerin, uyuduktan sonra birkaç saat boyunca stabil hale geldiği gözlemlenirken, aynı zamanda uyku sırasında beyinlerin potansiyel yeni rotaları da hesapladığı belirtildi.

Araştırmacılar, bu bulguların beynin uyku sırasında henüz keşfedilmemiş pek çok şekilde şekillendirilebileceğini öne sürüyorlar. Bu çalışma, Alzheimer gibi nörolojik bozuklukların tedavisinde yeni yaklaşımların geliştirilmesine yol açabilir.

Beynimiz uykuda geleceği tahmin etmeye çalışıyor – Son Dakika Teknoloji Haberleri | NTV Haber: Beynimiz uykuda geleceği tahmin etmeye çalışıyor..

Pet şişe ve damacana kullananlar dikkat! Diyabet riskini artırıyor..

ABD’li bilim insanları plastik kullanımının tip 2 diyabet riskini artırdığı uyarısı yaptı. Saklama kaplarında ve plastik damacanalarda kullanılan BPA maddesinin insülin direncini artırdığı tespit edildi.

Plastik şişe ve damacana kullanımı tip 2 diyabet riskini artırıyor.

ABD‘de yapılan bir araştırmada plastik üretiminde kullanılan BPA kimyasalının, insanlarda insülin direncini artırdığı kanıtlandı.

Ohio eyaletinde gerçekleştirilen Laboratuvar çalışması kapsamında deneklere Amerikan Çevre Ajansı’nın “güvenli miktar” olarak belirlediği oranda BPA verildi.

Vücut ağırlıklarının her kilogramı başına 50 mikrogram BPA verilen deneklerin sadece dört gün içinde insülin direnci geliştirdiği görüldü.

Diyabet” adlı tıp dergisinde yayınlanan araştırma ile BPA ve insülin direnci arasında ilk kez doğrudan bağ kurulduğu ifade ediliyor.
Şişelerdeki BPA içeren mikroplastiklerin insan vücuduna girerek insülin metabolizmasını bozduğu ifade ediliyor.

Araştırmanın sonuçları Amerikan Diyabet Birliği toplantısında da görüşülecek.

PET ŞİŞELER GÜVENLİ Mİ?

Bilim insanları, plastik gıda kaplarında kullanılan BPA oranının sınırlandırılması çağrısında bulundu.

BPA, plastik damacanalarda, plastik sofra gereçlerinde, kapaklarda, kahve makinelerinde, saklama kaplarında, yiyecek ve içecek kutularının iç çeperlerinde bulunabiliyor.
Ancak mevcut standartlara göre pet şişelerde bu madde bulunmuyor.
Etiket okuma alışkanlığı edinilmesi çağrısında bulunan uzmanlar plastik yerine cam şişe kullanılması ile zararlı kimyasallara maruz kalma oranının azaltılabileceğine dikkat çekiyor.

Pet şişe ve damacana kullananlar dikkat! Diyabet riskini artırıyor – Sağlık Haberleri (ntv.com.tr): Pet şişe ve damacana kullananlar dikkat! Diyabet riskini artırıyor..

Bebeklerin plasentasında mikroplastik parçacıklar bulundu: ‘Bebekler doğmadan kirleniyor’

anne karnında bebek

Anne karnındaki bebekleri sarmalayan plasentada ilk kez mikroplastik parçacıklar bulundu; araştırmacılar bunun “çok kaygı verici” olduğunu söylüyor.

Mikroplastiklerin vücutta nasıl bir etki yarattığı henüz bilinmiyor. Ancak uzmanlar, bu parçacıkların uzun vadeli zararları olabileceğini, anne karnındaki fetüsün gelişmekte olan bağışıklık sistemini olumsuz etkileyebileceğini belirtiyor.

Guardian gazetesinde yer alan haberde, mikroplastiklerin annenin yeme içmesi veya solunumu yoluyla plasentaya ulaştığının tahmin edildiği belirtiliyor.

Plastik parçacıkları, normal hamilelik ve doğum geçiren dört sağlıklı kadının plasentasında bulundu. Bu parçacıklara, plasentanın hem anne hem de fetüs tarafında, ayrıca fetüsün geliştiği zarın içinde de rastlandı.

Bulunan parçacık sayısı ise 12 kadardı. Ancak her plasentanın sadece yüzde 4’lük kısmı incelendi. Bu da plasenta toplamının çok daha fazla sayıda mikroplastik içerdiğine işaret ediyor.

Bulunan parçacıkların mavi, kırmızı, turuncu veya pembe renkli olması, bunların ambalajlardan, boya, kozmetik veya kişisel bakım ürünlerinden kaynaklanabileceğini gösteriyor.

Parçacıkların her birinin 10 mikron büyüklüğünde (0.01 mm) olması, bunların kan dolaşımına da girebilmesi ve kan yoluyla taşınabilmesi anlamına geliyor.

Araştırmacılar, bu parçacıkların bebeklerin vücuduna da girmiş olabileceğini söylüyor. Ancak bu araştırma yapılmadığı için bunu belirlemek mümkün olmadı.

Cyborg bebek’

Roma’daki San Giovanni Calibita Fatebenefratelli hastanesinde araştırmayı yürüten kadın doğum bölümü başkanı Antonio Ragusa, bu bulguların anneleri şoke ettiğini söylüyor.

“Sanki cyborg (insan ve robot karışımı sibernetik organizma) bir bebek sahibisiniz; sadece insan hücrelerinden oluşmayan, biyolojik ve inorganik özelliklerin karışımı olan bir bebek.”

Araştırmanın sonuçları Environment International dergisinde yayımlandı. Araştırmacılar, fetüsün gelişmesini destekleyen ve dış dünya ile bağlantısını sağlayan plasentada zararlı plastik parçacıklarının bulunmasının büyük endişe kaynağı olduğunu belirtiyor ve mikroplastiklerin bağışıklığı tetikleyen veya toksik madde salımına yol açarak zarar veren bir işlev görüp görmediği konusunda daha geniş araştırmalar yapılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Araştırmacılar, mikroplastiklerin fetüs gelişimini engelleyebileceğini söylüyor. Ancak araştırmaya katılan diğer iki kadının plasentasında bu parçacıklara rastlanmaması, fizyolojik yapı, diyet veya yaşam tarzı farklılıklarının etkili olabileceğine işaret ediyor.

‘Bebekler doğmadan kirleniyor’

Mikroplastik kirliliği dünyanın en ücra köşelerine kadar ulaşmış boyutta. Yeme, içme ve soluma yoluyla bu parçacıkların vücudumuza girdiği önceden tespit edilmişti.

Bunların vücuda etkisi henüz bilinmiyor ve bilim insanları, başta bebekler üzerinde olmak üzere bunların en kısa zamanda incelenmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Ekim’de yapılan bir araştırmada, bebeklerin plastik mama şişelerinden günde milyonlarca plastik parçacık yuttukları belirlenmişti.

2019’daki bir araştırmada ise hava kirliliğine yol açan parçacıklara anne karnındaki bebeklerin plasentasında rastlanmıştı.

Kimyasallarla ilgili Chem Trust vakfından Elizabeth Salter Green, “Bebekler daha doğmadan kirleniyor. Bu araştırma küçük çaplı olsa da çok büyük kaygılara işaret ediyor” dedi.

Daha yeni başka bir araştırmada ise gebe laboratuvar farelerinin soluduğu çok daha minik nanoplastik parçacıklara, fetüslerin karaciğer, akciğer, kalp, böbrek ve beyin dokularında da rastlandığı görüldü.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55412052

Kanser hastaları yapay yumurtalıklarla çocuk sahibi olabilecek mi?

yumurtalığın mikroskop görüntüsü

Bilim insanları, kanser tedavisi ve doğurganlığa zarar veren diğer tedaviler sonrası kadınların çocuk sahibi olabilmelerine yardımcı olacak “yapay yumurtalık” üretiminde ilerleme kaydetti. Yapay yumurtalığın 3-4 yıl içinde insanlarda da denenmesi bekleniyor.

Avrupa İnsan Üremesi ve Embriyoloji Topluluğu’nda tanıtılan araştırmada Danimarkalı doktorlar, yumurtalıklardan aldıkları parçaların yapılarını, daha sonra gebe kalmak isteyen kadınlara nakledilecek şekilde değiştirdi.

Uzmanlar bu yöntemin “heyecan verici” olduğunu ama insanlarda test edilmeden kesin bir başarıya ulaştığını söylemenin zor olduğunu söylüyor.

Kanser tedavilerinde başvurulan kemoterapi ve radyoterapi yöntemleri genellikle kadınların yumurtalıklarına zarar verip, kısırlığa neden olabiliyor

Kadınlar, yumurtalık dokusu nakliyle de gebe kalabiliyor. Bu yöntemde yumurtalığın bir kısmı alınıyor ve zarar görmeden donduruluyor, gebe kalınmak istendiğinde kullanılıyor.

Ama kanser hastalarından alınan yumurtalık dokusunda da kanser hücreleri bulunabilir, bu da nakil yaptıktan sonra hastalığın yeniden nüksetmesi riskini artırır.

Her ne kadar “düşük” bir risk olsa da, lösemi ve rahim ağzı kanseri gibi rahatsızlıkları olanlara yumurtalık nakli genelde önerilmiyor.

‘Doku iskeleti’ yöntemi

Kopenhag Rigshospitalet’teki doktorlar bu riski en aza indirmek için kanser tedavisi görecek hastalardan yumurtalık foliküllerini ve yumurtalık dokularını aldı.

Daha sonra yumurtalık dokularından kanserli hücreleri temizledi ve geride yalnızca protein ile kolajenden yapılan “doku iskeletini” bıraktı.

hamile kadın

Farelerde yumurtalık hücreleri kurtarıldı ve büyüdü

Bilim insanları yumurtalık dokusundan yapılan iskeletinde yumurtalık folikülleri geliştirdi.

Yapay yumurta farelerde denendi. Denemede yumurtalık hücrelerinin kurtarıldığı ve büyüdüğü görüldü.

Uzmanlar, ‘bu heyecan verici’ tekniğin insanlarda da denenmesi gerektiğini ve diğer doğurganlık tedavilerinde de avantajları olabileceğini söyledi.

Londra Hammersmith Hastanesi’nde görevli danışman jinekolog Stuart Lavery, yumurtalık dokusu nakliyle, kadınları “doğal yöntemlerle” hamile bırakabilecek binlerce yumurtaya sahip olunduğunu ifade etti.

Tüp bebek yönteminde ise yumurta laboratuvarda dölleniyor ve daha sonra rahme yerleştiriliyor.

Midlands Üreme Hizmetleri Kliniği’nden Dr. Gillian Lockwood, yumurtalık dokusu naklinin bir diğer avantajının da, kadınların bedenlerine zarar veren tedaviler sonrası yeniden regl dönemine dönebilmeleri ve böylece hormon replasman tedavisine ihtiyaç duymaları olduğunu söyledi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-44679929

Hamileyken hamile kalmak mümkün mü?

Üçüzler

İngiltere’de Jolene Broad isimli bir kadın ikiz bebeklere hamileyken yeniden hamile kalarak üçüz doğurdu.

‘Süperfetasyon’ olarak bilinen bu tıbbi olayda iki hafta ve bir ay arasındaki gebeliklerde yeniden hamile kalmak mümkün olabiliyor.

İnsanlarda oldukça nadir görülen bu olay son 100 yıldır sadece 6 kez gerçekleşti.

Jinekoloji Profesörü Simon Fishel, “Bunun olmaması gerekir ama oluyor. İlk vaka 1865 yılında meydana gelmişti. Ondan bu yana ara sıra bu tür vakalara rastlandı” dedi.

Pek çok çoğumuz bir kadın hamile kalırsa bir daha hamile kalamayacağını düşünür.

Prof. Fishel, kadınların anatomik yapısının hamileyken başka yumurtalama yapmalarını önlediğini belirtti. Ancak ender de olsa hamileyken hamile kalma vakaları yaşanıyor.

Gebelik üstüne gebelik

Gebelik üstüne gebelik yaşanması olağanüstü bir durum ancak her zaman mutlu sonla bitmiyor.

Rahimdeki ceninler gıda için yarışıyor mu?

Prof. Fishel diğer ceninin büyüyemediği için rahimde öldüğünü ve erken doğurtulduğunu da söylüyor.

Ortaya çıkan sorulardan biri rahimdeki ceninlerin beslenme zamanında birbirleriyle yarışıp yarışmadığı.

Prof. Fishel, “Bu, plasentanın kalitesine bağlı. Bu bir bebeğin gelişimi ve beslenmesi için en önemli şey. Eğer plasenta normal olarak gelişirse sorun yok ama eğer erirse bu sorun olabilir. Bunun son süperfetasyon olayında işe yaradığını gördük” dedi.

Hamilelik üstüne hamilelik vakası kemirgenler, tavşan ve koyun gibi hayvanlar arasında daha çok görülüyor.

İnsanlarda çok nadir görülen bu olayda mucizevi doğumlar da yaşanabiliyor.

Prof Fishel, “Roma’daki bir vakada gebelikler arasında 3 ya da 4 aylık fark olduğu görülmüştü” dedi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39691703

Çok erken doğan bebekler için yeni umut: Yapay rahim

ABD’de doktorlar çok erken doğan kuzuları, rahim ortamına benzer bir plastik keseyle hayatta tutmayı başardı. Yapay rahmin 5 yıl içinde insanlarda da denemesi planlanıyor.

Sadece ABD’de her yıl 30 bin bebek çok erken yani hamileliğin 23 ila 26. haftalarında doğuyor.

Bu bebeklerin akciğerleri havayla temas edecek kadar gelişmiş olmadığı için yaklaşık yüzde 70’i hayatnı kaybediyor, yaşayabilenlerin çoğu ise engelli kalıyor.

Yapay rahimde büyüyen kuzu
Kuzuların fiziksel gelişimi yapay rahim içinde devam etti.

Ancak Philadelphia Çocuk Hastanesi’ndeki doktorların geliştirdiği yapay rahim, bu bebeklerin hayatta kalma şansını artırabilir.

Kesenin içi, plasentadaki amniyon sıvısına benzer bir sıvıyla dolu. Bu sıvı, organ gelişiminin devam etmesini sağlıyor.

Sıvıya göbek bağı işlevini gören borularla gıda desteği veriliyor. Kesedeki bebek, kalbine bağlanan borular sayesinde de yine ana rahmindeki bir fetus giib kan dolaşımı yapabiliyor.

Yapay rahmin 10 yıl içinde kullanıma sokulması planlanıyor.

Yapay rahim

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-39718554