İnsanlar Hayatlarının Bu İki Noktasında Daha Hızlı Yaşlanıyor

Bir insanın yaşam boyunca ilerleyişi, çoğunlukla anne karnından mezara kadar olan aşamalı bir değişim silsilesi biçiminde düşünülür.

Fakat bir sabah kalkıp aynaya baktığınızda ve aniden çok daha fazla yaşlandığınızı düşündüğünüzde, bunu aslında kafanızda kurmuyor olabilirsiniz.

Yaşlanmayla ilişkili moleküler değişimler üzerine yürütülen araştırmaya göre insanlar, hayatlarındaki iki noktada çarpıcı bir ilerleme sergiliyor. Bunlardan biri ortalama 44 yaşındayken, diğeri de ortalama 60 yaşında gerçekleşiyor.

Stanford Üniversitesinde çalışan genetik bilimci Michael Snyder, “Zamanla sadece kademeli olarak değişmiyoruz; çok çarpıcı bazı değişimler oluyor” diyor.

“Görünüşe göre 40’lı yaşların ortaları ve 60’lı yaşların başları, bu çarpıcı değişimlerin yaşandığı zamanlar. Üstelik hangi molekül sınıfına bakarsanız bakın fark etmiyor.”

Yaşlanmak karmaşık bir olgu ve her türden hastalık tehlikesinin artmasıyla ilişkili.

Snyder ve meslektaşları, bu rahatsızlıkları daha iyi azaltmak ve tedavi etmek amacıyla hangi değişimlerin nasıl meydana geldiğini daha iyi anlamak için yaşlanmanın biyolojisini araştırıyor. Bilim insanları bu doğrultuda, 108 yetişkinden oluşan ve birkaç yıl boyunca birkaç ayda bir biyolojik örnek bağışlayan bir grubu takip etmiş.

Araştırmacılar Alzheimer ve kalp damar hastalıkları gibi bazı durumlarda, tehlikenin zamanla kademeli olarak artmadığını ve belli bir yaştan sonra keskin şekilde yükseldiğini fark etmişler. Bu yüzden yaşlanmanın biyolojik işaretlerine daha yakından bakarak, ilişkili değişimleri belirleyip belirleyemeyeceklerini görmek istemişler.

Denek grubundan aldıkları örnekleri kullanarak farklı tip biyomolekülleri takip etmişler. İncelenen ve toplamda 135.239 biyolojik özelliği kapsayan bu farklı moleküller arasında RNA’lar, proteinler ve lipitler ile bağırsaktan, ciltten, burundan ve ağızdan alınan mikrobiyom taksonları yer alıyor.

Her katılımcı 626 gün boyunca ortalama 47 numune sunarken, en uzun süre devam eden katılımcı 367 numune sunmuş. Bu veri hazinesi, araştırmacıların sonrasında işleyip gerçekleşen değişimlerdeki örüntüleri aradığı 246 milyardan fazla veri noktasıyla sonuçlanmış.

Daha önce yürütülen bazı çalışmalarda, molekül miktarında gerçekleşen ve doğrusal olmayan değişimlerin farelerde ve insanlarda yaşlanmayla ilişkilendirilebileceği bulunmuş. Meyve sinekleri, fareler ve zebra balıkları üzerinde yürütülen çalışmalarda da bu türlerde kademeli bir yaşlanma sürecine işaret edilmiş.

Snyder ve meslektaşları, insan vücudundaki pek çok farklı molekül tipinin miktarında çok açık bir değişim gerçekleştiğini ve bunun iki ayrı aşamada meydana geldiğini fark etmiş.

İnceledikleri bütün moleküllerin yüzde 81 kadarı, bu aşamaların birinde ya da her ikisinde değişimler sergiliyormuş. Değişimler 40’lı yaşların ortalarında zirve yaparken, biraz daha farklı profillerle 60’lı yaşların başlarında yeniden zirve yapmış.

40’lı yaşların ortalarındaki zirvede lipid, kafein ve alkol metabolizmasının yanısıra kalp damar hastalığı ile cilt ve kaslardaki fonksiyon bozukluklarıyla ilişkili moleküllerde değişimler görülmüş.

60’lı yaşların başlarındaki zirve ise karbonhidrat ve kafein metabolizması, kalp damar hastalığı, cilt ve kas, bağışıklık düzenlemesi ve böbrek işleviyle ilişkilendirilmiş.

40’ların ortalarındaki ilk zirve, genelde kadınların menopoza veya perimenopoza girmeye başladığı zamanlara denk geliyor. Fakat araştırmacılar bunun temel bir etmen olmadığına karar vermiş çünkü aynı yaşta erkeklerde de önemli moleküler değişimler yaşanıyor.

Stanford Üniversitesinde çalışan makalenin birinci yazarı ve metabolomik bilimci Xiaotao Shen şöyle açıklıyor: “Bulgular menopoz ve perimenopozun, 40’lı yaşlarının ortalarındaki kadınlarda gözlemlenen değişimlere katkı yapabileceğini akla getirse de hem erkeklerde hem kadınlarda bu değişimleri etkileyen daha önemli başka etmenler var”

“Bu etmenlerin belirlenip incelenmesi, gelecekteki araştırmalar için bir öncelik olmalı.”

Araştırmacılar örnek boyutlarının oldukça ufak olduğunu ve yaşları 25 ile 70 arasında değişen insanlardan alınan sınırlı biyolojik örnekleri test ettiklerini belirtiyorlar.

Gelecekte yapılacak araştırmalarda, daha geniş bir denek aralığında daha ince detaylar saptanıp, insan vücudunun zamanla nasıl değiştiği daha iyi anlaşılarak bu olgunun daha derinden incelenmesine yardımcı olunabilir.

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.

Kitlesel Fil Ölümlerine İklim Değişikliği Sebep Olmuş Olabilir

Fotoğraf: Amanda Stronza

King’s College London üniversitesinde yürütülen yeni bir araştırma, 2020 yılında Botsvana’da meydana gelen ve 350 Afrika filinin öldüğü olayın, zehirli alg popülasyonlarının iklim değişikliği yüzünden patlama yaptığı kuyulardan su içilmesinden kaynaklandığını gösteren bulgular sunuyor.

Raporun baş yazarı yaptıkları analizin, hayvanların çok büyük ihtimalle zehirli mavi -yeşil alg (veya siyanobakter) patlamalarının gerçekleştiği su kuyularından zehirlendiğini gösterdiğini söylüyor. Bu patlama, çok kurak geçen mevsimin ardından çok yağışlı bir mevsimin gelmesiyle gelişmiş.

Üniversitenin Coğrafya Bölümünde doktora öğrencisi olan ve Plymouth Deniz Laboratuvarı (PML) ile Londra Doğa Tarihi Müzesinin eş danışmanı olduğu Davide Lomeo şöyle aktarıyor: “Botsvana, tüm Afrika fillerinin üçte birine ev sahipliği yapıyor. Geri kalan popülasyonlarında görülen bu eşine rastlanmamış kitlesel ölüm, dünyadaki en önemli ekosistemlerden biri olan Okavango Delta’sındaki kuraklık ve iklim değişikliğiyle ilgili artan endişeleri vurguluyor.”

Fillerin cesetleri ilk olarak 2020 yılının Mayıs ve Haziran ayları arasında ülkenin Okavango Delta’sının kuzeydoğu bölümünde görülmüştü. Fakat kısa süre sonra sebebin kaçak avlanma olmadığı anlaşılmıştı.

Olay, ölen fil sayısının 350 olduğunun bilinmesiyle beraber dünya çapında endişeye sebep olmuştu.

Su kuyularında büyüyen alglerin ürettiği toksinler şüphe duyulan sebeplerden biri olsa da kanıtlar yetersiz kalmış. Bunun bir sebebi de olayın, hareket imkanının kısıtlı olduğu COVID-19 salgını sırasında meydana gelmesi ve o zaman numune toplanamaması.

Komşu ülke Zimbabwe’de aynı yıl 25 filin sepsisten (kan zehirlenmesi) ölmesi, Botsvana’daki ölümlerin sebebinin alg toksinleri olabileceğine yönelik birtakım kuşkular meydana getirmiş.

Bu ay Science of The Total Environment bülteninde yazan araştırma takımıysa yapılan analizin, sebebin toksik algler olduğunu neredeyse doğruladığını söylüyor.

Uydu verileri ile mekansal analizi birleştiren araştırma takımı, yaklaşık 3.000 su kuyusu ve ölen fillerin konumları arasındaki ilişkiyi incelemiş.

Su kuyularının ve fil cesetlerinin yerini gösteren harita. Görüntü: King’s College London Üniversitesi

Bölgede 2018 ve 2020 arasındaki sıcaklık ve yağmur seviyesini gösteren bir grafik. Görüntü: King’s College London Üniversitesi

Bilim insanlarının analizi, cesetlerin yanındaki su kuyularının yükselmiş alg seviyeleri gösterdiğini ve 2020 yılında, önceki yıllara kıyasla tekrarlı patlama olaylarının yaşandığını ortaya sermiş; özellikle de bu kitlesel ölüm olayıyla ilişkili dönem esnasında.

Araştırma takımı, çürüyen fil cesetlerinin alan boyunca taze cesetlerden daha fazla yayıldığını da göstermiş. Bu durum, 2020’deki kitlesel ölümün tipik fil ölüm kalıplarından farklı olduğuna işaret ediyor.

“Taze cesetlerin yanında, 2020 yılında önceki üç yılın toplamından daha fazla alg patlaması olayının yaşandığı 20 su kuyusu belirledik” diyor Davide. “Bu su kuyuları ayrıca 2015 -2023 arası dönemde de en yüksek alg biyokütlesi ortalamasını sergilemişti.”

Fillerin su içtikten sonra, bu zehirli su kuyularından ortalama 16,5 km uzağa yürüdükleri ve maruz kalmanın akabinde yaklaşık 88 saat içerisinde öldükleri tahmin ediliyor.

Davide söz konusu bulguların, bu su kuyularında alg toksini bulunma tehlikesi ve ihtimalinin arttığını akla getirdiğini ekliyor.

Araştırma takımı, çok kurak geçen 2019 yılından sonra (bölgede onlarca yıl içinde görülen en kurak yıl) son derece yağışlı geçen 2020 yılına geçişin, zeminde önemli miktarlarda tortu ve besinin yeniden asıltı oluşturmasına yol açarak bu eşi görülmemiş alg büyümesini teşvik etmiş olabileceğini düşünüyor.

Davide şöyle söylüyor: “Güney Afrika’nın, iklim değişimleri altında daha kurak ve sıcak olması bekleniyor. Sonuç olarak da bu bölgedeki su kuyuları, muhtemelen yıl içinde daha uzun süre kurak kalacak. Bulgularımız, su miktarı ve kalitesine yönelik muhtemel olumsuz etkilere ve bu durumun hayvanlar üzerinde meydana getirebileceği feci etkilere işaret ediyor.

“Yerel otoritelerle ortaklaşa yürütülen bu çalışma, toksik alg çoğalmasının ciddi ekolojik sonuçlarını vurguluyor ve en küçükleri de dahil bütün su kaynaklarında su kalitesinin kapsamlı şekilde izlenmesinin büyük önem arz ettiğini gösteriyor. Farklı bulaş kaynaklarının belirlenmesinde uydu tabanlı tespitin etkisini gösteren araştırma, benzer çevre tehditleri ortaya çıktığında hızlı müdahale edilmesi için Dünya gözlem uygulamalarının genişletilmesinin önemini pekiştiriyor.”

Araştırmaya Botsvana Üniversitesi, Londra Doğa Tarihi Müzesi, Belfast Queen’s Üniversitesi ve PML’de çalışan bilim insanları da katılmış.

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.

Bilim İnsanları Hayvanlardan Daha Eski Bir Genden Fare Oluşturdu

Çalışmasını Nature Communications bülteninde yayımlayan uluslararası bir araştırma takımı, eşi görülmemiş bir dönüm noktasına ulaştı: Geçmişi hayvanlardan bile öncesine uzanan ve ortak bir atayı paylaştığımız çok hücreli bir canlıdan aldıkları genetik araçları kullanarak, tümüyle gelişmiş bir fare meydana getirme kabiliyetine sahip fare kök hücreleri oluşturdular. Bu çığır açan gelişme, kök hücrelerin genetik kökenlerine dair bildiklerimizi yeniden şekillendiriyor ve hayvanlar ile onların tek hücreli antik akrabaları arasındaki evrimsel bağlara yeni bir bakış açısı getiriyor.

Londra Queen Mary Üniversitesinde çalışan Dr. Alex de Mendoza, Hong Kong Üniversitesinde çalışan araştırmacılarla ortaklaşa yürüttüğü ve kulağa bilim kurgu gibi gelen bir deneyde tek hücreli canlılar olan yakalı kamçılılardaki bir geni kullanarak kök hücre oluşturmuş. Bilim insanları daha sonra bu kök hücreleri kullanarak yaşayan ve nefes alan bir fare dünyaya getirmiş. Hayvanların yaşayan en yakın akrabaları olan yakalı kamçılıların genomları, memelilerdeki kök hücrelerde farklılaşmaya (hücrenin herhangi bir tipe dönüşme potansiyeli) yön verdiği bilinen Sox ve POU genlerinin versiyonlarını barındırıyor. Bu beklenmedik keşif, söz konusu genlerin özel olarak sadece hayvanlarda evrimleştiğine dönük uzun süredir var olan bir inanışa da meydan okuyor.

“Tek hücreli akrabalarımızdan elde ettiğimiz moleküler araçları kullanıp başarıyla bir fare meydana getirerek, yaklaşık bir milyar yıllık evrim boyunca sıra dışı bir işlev devamlılığına şahit oluyoruz” diyor Dr. de Mendoza. “Çalışma, kök hücre oluşumuna dahil olan kilit genlerin kök hücrelerden çok daha önce ortaya çıkmış olabileceğini ve belki de bugün gördüğümüz çok hücreli yaşamın yolunu açtığını akla getiriyor.”

2012 Nobel ödülünün sahibi Shinya Yamanaka, bir Sox (Sox2) ve bir POU (Oct4) geninin de dahil olduğu sadece dört faktörün ifade edilmesiyle “farklılaşmış” hücrelerden kök hücreleri elde etmenin mümkün olduğunu göstermişti. Bu yeni araştırmada, Dr. Ralf Jauch’un Hong Kong Üniversitesi Dönüşümsel Kök Hücre Biyolojisi Merkezindeki laboratuvarıyla ortaklaşa yürütülen bir grup deneyde araştırmacılar, yakalı kamçılıların Sox genlerini fare hücrelerine aktarıp doğal Sox2 geninin yerini alarak, farklılaşabilen kök hücresi durumuna doğru yeniden programlama yapmışlar. Yeniden programlanan bu hücrelerin etkinliğini doğrulamak için de onları gelişmekte olan bir fare embriyosuna enjekte etmişler. Ortaya çıkan kimerik fare, hem donör embriyosuna hem de laboratuvarda başlatılmış kök hücrelere ait siyah kürk bölgeleri ve koyu renkli gözler gibi fiziksel özellikler sergilemiş. Bu durum, bahsedilen antik genlerin kök hücreleri hayvanın gelişimiyle uyumlu hale getirmede çok önemli bir rol oynadığını doğruluyor.

Çalışmada, DNA’yı bağlayıp diğer genleri düzenleyen Sox ve POU proteinlerinin erken versiyonlarının, sonraları çok hücreli atalarca kök hücre oluşumu ve hayvan gelişiminin parçası haline gelecek işlevler yönünden nasıl kullanıldığının izi sürülüyor. Dr. de Mendoza şöyle açıklıyor: “Yakalı kamçılıların kök hücreleri yok, onlar tek hücreli canlılar fakat bu genlere sahipler. Bu genlerin amaçları çok hücreli hayvanlarda sonradan değişerek, kompleks yapılar inşa etmede temel hücresel süreçleri kontrol etmek için kullanılmış.”

Bu yeni fikir, genetik araçların evrimsel becerisini vurguluyor ve erken yaşam formlarının, gerçek çok hücreli canlılar ortaya çıkmadan uzun süre önce nasıl benzer mekanizmalardan yararlanarak hücre özelleşmesine yön vermiş olabileceğine ve evrimde geri dönüşümün önemine dair kısa bir bakış sunuyor.

Bu keşfin evrimsel biyolojinin ötesinde, muhtemelen yenileyici tıptaki yeni ilerlemelere bilgi sunma gibi sonuçları var. Bilim insanları kök hücre mekanizmasının nasıl evrimleştiğini daha iyi öğrenerek, kök hücre terapilerini en iyi hale getirmenin yeni yollarını belirleyebilir ve hastalıkların tedavisi ya da hasar gören dokuların onarılmasında yeniden programlanan hücreleri iyileştirebilir.

“Bu genetik araçların antik köklerini incelemek, farklılaşma mekanizmalarının nasıl değiştirilebileceğini veya en iyi hale getirilebileceğini daha net görerek yenilik meydana getirmemizi sağlıyor” diyor Dr. Jauch. Evrimsel biyolojinin ötesinde sonuçlar doğurabilecek bu keşif, rejeneratif tıpta yeni gelişmeler için katkı sağlayabilir. Bilim insanları kök hücre mekanizmasının nasıl evrimleştiğini daha iyi anlamamızı sağlayarak, kök hücre terapilerini en uygun hale getirmenin yeni yollarını belirleyebilir ve hastalıkları tedavi etmek ya da hasar görmüş dokuları onarmak için hücrelerde yeniden programlanma yöntemleri geliştirebilirler.

Dr. Jauch, bu genlerin yapay versiyonlarıyla deney yapılarak ortaya çıkarılabilecek ilerlemelerin belli bağlamlarda doğal hayvan genlerinden bile daha iyi performans gösterebileceğini belirtiyor.

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.

Yaşam evrimleşir. Mineraller de öyle. Peki ya diğer her şey?

Evrimi genişleten önerilen “doğal yasa” destek buldu

Carnegie Bilim Enstitüsü’nde mineralog olan Robert Hazen’a göre Charles Darwin yeterince büyük düşünmemişti. Pencereye bakın, diyor. “Çiçekleri görüyorsunuz. Ağaçları görüyorsunuz. Tüm binaları, inşa ettiğimiz tüm şeyleri, inşa ettiğimiz dili görüyorsunuz.” Zamanla, Dünya’daki her şeyin—sadece canlılar değil—neden giderek daha zengin ve karmaşık göründüğünü ne açıklayabilir?

Geçtiğimiz yıl, Ulusal Bilimler Akademisi Bildirileri’nde yayınlanan bir makalede , Hazen ve Carnegie’de bir astrobiyolog olan Michael Wong liderliğindeki bir ekip bir cevap önerdi . Evrim kavramını genişleten, yalnızca yaşamın değil, mineraloji, kimya ve yıldızların iç işleyişindeki sistemlerin karmaşıklığını artıran eksik bir “doğal yasa” olduğunu söylüyorlar. Geçtiğimiz hafta Wong ve Hazen, mikrobiyolojiden sinirbilime kadar çeşitli 100 bilim insanını, karmaşıklığın nasıl ortaya çıktığı ve evrimleştiği üzerine bir çalıştay için ağırladılar. Ayrıca, Wong’un bir konuşmasında söylediğine göre, “biyoloji dahil ancak bununla sınırlı olmamak üzere, büyük ölçekte fiziksel sistemlerin evrimi için açıklayıcı bir çerçeve” olan cüretkar önerileri için bir referandumdu.

Basitçe ifade etmek gerekirse, makale, çeşitli etkileşimli bileşenlerden oluşan sistemlerin, bazı yapılandırmaların diğerlerinden daha iyi devam etmesine izin veren ortamlara yerleştirildiğinde, kaçınılmaz olarak “artan işlevsel bilgi” durumlarına doğru nasıl ilerleyeceğini açıklıyor. Yani, zaman geçtikçe, bir sistem daha çeşitli ve karmaşık hale gelecek, bir tür doğal seçilim yoluyla hayatta kalmak için gereken işlevlerle zenginleşecektir. DNA mutasyonlarının üreme ve doğal seçilim yoluyla devam eden yapılandırmaları yarattığı biyolojik evrim, bu daha geniş yasanın yalnızca bir alt kümesi olacaktır

.Georgia Teknoloji Enstitüsü’nde yaşamın kökenini inceleyen ve çalıştaya katılan biyokimyacı Loren Williams, bunun çekici bir fikir olduğunu söylüyor. “Bana göre biyolojinin dışında da evrimin olduğu çok açık.” Tüm amino asitlerin omurgasını oluşturan molekül zinciri olan polipeptit omurgasını ele alalım diyor. “[Biyolojik] evrim buna dokunmuyor, değil mi? Canlı olan her şeyde aynıdır. Her zaman böyle olmuştur. Ama bunun bir evrim ürünü olduğuna ikna oldum.” Sadece evrimin yaşam başlamadan önce gerçekleştiğini söylüyor. Ve bu yüzden Hazen ve ortak yazarları kapsamlı teorilerini önerdiklerinde, “bu bende yankı buldu” diyor.

Bu fikrin kökleri, Hazen’in minerallerin evrimini belgelemek için harcadığı yaklaşık 20 yıla dayanır; kayaların kristal yapı taşlarıdır. Dünya tarihi boyunca, başlangıçta sadece birkaç düzineden günümüzde binlercesine evrilmişlerdir. Örneğin, Dünya’nın en erken kalsit formları, meteorların sulu değişimiyle gelişmiştir; mikroplar daha sonra 2,5 milyar yıl önce diğer kalsit yapılarını inşa etmeye başlamışken, salyangozlar ve istiridyeler sadece 100 milyon yıl önce yeni kombinasyonlar yaratmışlardır.

Hazen, 2008 yılında ilk kez bu fikri ortaya attığında meslektaşlarının şüpheci olduğunu söylüyor. “Bu, sadece öylesine bir hikaye gibiydi.” Ancak o zamandan beri, binlerce minerali jeolojik kayıtlarda ilk ortaya çıktıkları tarihlere bağlayan araştırmalar, bunların biyolojideki filogenetik ağaçlar gibi zamanla dallanan bir ağaç oluşturduğunu doğruladı. Disiplin artık belirli değerli veya kritik minerallerin nerede ve ne zaman ortaya çıktığını ve hangi kayalarda ortaya çıktığını belirlemeye başlıyor. Bu gerçek, madencilik endüstrisi tarafından fark edilmeden kalmadı diyor Hazen. “Eski bir deyiş vardır, altın onu bulduğun yerdir,” diyor. “Şimdi ise makine öğrenimi algoritmalarımızın altının nerede olacağını tahmin ettiğini söylüyoruz.”

Mineraller ayrıca Hazen ve Wong’un yeni yasası için en iyi geliştirilmiş vaka çalışmasıdır. Temmuz ayında PNAS Nexus’ta yayınlanan bir makalede , mineral evriminin birden fazla aşamasından geçerek olası mineral kimyasal yapılandırmalarının sayısını hesaplıyorlar ve zamanla, bu minerallerin sayısının durmaksızın arttığını gösteriyorlar – toplam işlevsel bilgilerinde bir büyüme.

Bazı bilim insanları Hazen ve Wong’un fikrini kabul ediyor ancak bunun mutlaka yeni bir doğa yasası haline gelip gelmeyeceğinden emin değiller. Viyana Üniversitesi’nde faaliyet biyolojisini inceleyen bir projeye liderlik eden sistem biyoloğu Johannes Jäger, “Fizikçileri kızdırmamak için buna yeni bir fizik yasası demezdim, ” diyor. Diğerleri ise bunun test edilecek hipotezleri kolayca üretmediğini söylüyor. Uygulamalı Moleküler Evrim Vakfı’nda astrobiyolog olan Elisa Biondi, “Henüz gerçekten kullanamıyoruz,” diyor ve bu fikri beğendiğini vurguluyor. “Kapsamaya çalıştıkları genellik için değil.”

Bununla birlikte, Hazen ve Wong diğer alanlarda taraftar kazanıyor gibi görünüyor. Montpellier Üniversitesi’nde tümör büyümesini inceleyen bir evrimsel biyolog olan Frédéric Thomas, “Makaleyi ilk gördüğümde iki gece uyuyamadım,” diyor. Onları oluşturan hücrelerin ve öldürdükleri hayvanların aksine, tümörler kendileri geleneksel Darwinci evrimi takip etmez: Bir tümör çoğalmaya çalışmaz veya tipik olarak bir organdaki diğer tümörlerle rekabet etmez. Thomas, “Ancak belirli tümörlerin evrimleştiğini ve daha karmaşık ve sofistike hale geldiğini biliyoruz,” diyor. Eylül ayında Evolution, Medicine, & Public Health’de yayınlanan bir çalışmada, Thomas ve meslektaşları tümör evrimini açıklamalarında Hazen ve Wong’dan ödünç alıyorlar .

İkilinin önerisi mikrobiyal ekolojide de benimsendi. Bu yılın başlarında EcoEvoRxiv’de yayınlanan bir ön baskıda, Northern Arizona Üniversitesi’nden Nancy Johnson ve Santo Tomas Üniversitesi’nden César Marín adlı iki mikorizal ekolojist, yerli bitkilerin ve köklerinin, bozulmaya karşı dayanıklılıklarını artırmak için yıldan yıla farklı toprak mikropları ve mantar kombinasyonlarını nasıl seçtiğini açıklamanın bir yolu olarak “işlevsel takım seçimi”ni önermek için fikri uyarladılar. Johnson, “Bu yasa gerçekten gerekli,” diyor. “Benim dünyamda, mikrobiyal ekolojide, çok yardımcı oluyor.”

Google’da teknoloji ve toplum baş teknoloji sorumlusu Blaise Agüera y Arcas, yapay yaşam üzerine bilgisayar bilimi araştırmalarında bile bunun yankılarının olduğunu söylüyor. “Ben buna tamamen katılıyorum,” diyor. “Devam eden şey, var olur.”

Atölye sırasında Agüera y Arcas, ekibinin sanal bir çorbada rastgele bilgisayar talimatı dizileri oluşturmak için minimalist programlama dillerini kullanarak yaptığı çalışmayı sundu ve bu çalışma Ağustos ayında arXiv’de ön baskı olarak yayınlandı. Her turda, iki kod dizisi bir araya getirilir, yürütülür ve parçalanır. Hiçbir mutasyon eklenmez ve ortamda uygunluk baskısı yoktur. İlk başta sonuç hiçbir şey değildi, sadece birleştirilmiş kodlar çalıştırıldığında hatalar ortaya çıktı. Ancak milyonlarca tur boyunca karmaşık kodlar ortaya çıktı; sanki doğal bir evrim yasası iş başındaymış gibi.

Bu karmaşık döngü kod parçacıklarının ne yaptığını anlamak zordu, dedi. “Ama tabii ki yaptıkları şey çoğalmaktı.”

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Araştırmacılar DNA tabanlı bir işlemci geliştirdi.

Araştırmacılar, sinir ağı ve yeniden yazılabilir depolama özelliklerine sahip mikroakışkan bir DNA işlemcisini başarıyla inşa etti. DNA tabanlı hesaplamanın ciddi bir potansiyeli olduğu belirtiliyor.

RIT araştırmacıları tarafından sadece hesaplama değil aynı zamanda DNA içinde depolanan verileri okuma ve yazma yeteneğine sahip “çip üzeri laboratuvar” olarak adlandırılan bir mikroakışkan DNA işlemcisi geliştirildi. Prototip cihaz, DNA içinde depolanan veriler üzerinde yapay sinir ağı hesaplamalarını, özellikle de değiştirilmiş DNA moleküllerinin mikroakışkan çözümlerini destekliyor. Ayrıca DNA CPU’nun yetenekleri, bir CPU’dan görmek istediğiniz beklenen matematiksel ve doğrusal olmayan hesaplamaları da kapsıyor.

DNA tabanlı işlemci geliştirildi

Araştırmacıların DNA hesaplama ve depolamadaki amaçlarından biri, günümüzün büyük veri teknolojilerine daha sürdürülebilir bir alternatif bulmak. Rochester Teknoloji Enstitüsü Kate Gleason Mühendislik Fakültesi’nde bilgisayar mühendisliği bölüm başkanı olan Amlan Ganguly, DNA tabanlı işlem için “Bu, depolamadan hesaplamaya ve hesaplamayı yapmak için DNA’yı bir araç olarak kullanmaya uzanan bir köprü anlamına geliyor” diyor.

Araştırmacıların DNA tabanlı işlemci gösterimi oldukça etkileyici olsa da bunun uygulanabilir bir DNA hesaplama geleceğine doğru atılan adımlardan yalnızca biri olduğu gerçeğini de unutmamak gerek. Yani bu araştırma, kısa bir süre içinde ürün olarak karşımıza çıkmayacak. Öte yandan bu alandaki çalışmaların sayısının arttığını da belirtmek gerek. Yaklaşık iki hafta önce oldukça pahalı olsa da veri depolamada DNA döneminin başladığını sizlere aktardı. Biomemory adlı girişim 1KB DNA depolama kartlarını 2026’da piyasaya süreceğini açıklamıştı.

Tüm bunlar ilk duyulduğunda “İsviçreli bilim insanları” ve benzeri bilim kurgu saçmalığı gibi geliyor olsa da DNA hesaplama ve DNA depolamanın ayakları yere basan olgular olduğunu belirtelim. Çok daha çevre dostu bir alternatif olmasının yanı sıra DNA depolama, SSD’lerden 3 ila 6 kat daha fazla olmak üzere çok daha yoğun bir kapasite vaat ediyor.

Öte yandan DNA’nın bir depolama ortamı ve hatta hesaplama kaynağı olarak potansiyeli, doğal yapısına ve özelliklerine dayanıyor. Bilindiği üzere DNA doğal olarak dört baz ATGC molekülünden (adenin, timin, guanin ve sitozin) oluşuyor. DNA’nın bu yapısı, özellikle mikroskobik ölçeği ile birleştiğinde, ikili sistemde gerekli olan 0/1 baz sayılarından daha verimli veri depolamaya olanak verebilir.

Ganguly’nin ekibi bu mikroakışkan DNA depolama/bilgi işlem cihazını DNA depolama ve bilgi işlemin geleceğini daha da ileriye taşımak için tasarladıklarını söylüyor. Araştırmada sergilenen DNA hesaplama, ticari uygulamalarda (veri merkezleri gibi) ve tıbbi uygulamalarda (biyomedikal cihazlar veya adli tıp gibi) kullanılmak üzere konumlandırılıyor. Tüm bunlara ek olarak DNA hesaplama ve depolamanın da kendine has sorunları var. Bunlardan en önemlisi çok yavaş çalışma ve yüksek gecikme sorunu.

Kaynak ve devamını incelemen için : Araştırmacılar DNA tabanlı bir işlemci geliştirdi | DonanımHaber (donanimhaber.com)