DEHB, Yiyecek Ararken Süper Güç Sağlamak Üzere Evrimleşmiş Olabilir

Pensilvanya Üniversitesinde çalışan araştırmacılar, geçenlerde DEHB’nin (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) muhtemel evrimsel faydaları üzerine bir çalışma yayımladılar. Bilim insanları çalışma kapsamında, hedefin sekiz dakikalık bir süre içerisinde mümkün olduğunca fazla meyve toplamak olduğu çevrim içi bir yiyecek toplama oyunu oynayan 457 yetişkinden toplanan verileri analiz etmiş.

Oyuncular ya orijinal konumlarındaki çalılıklardan meyve toplamaya devam etmek ya da yeni bir bahçeye gitmek arasında seçim yapabiliyormuş. Başka yere gitmek kısa bir süreye mal olsa da ve gidilen bu yerin mevcut konumdaki kadar meyve barındırması garanti olmasa da; her bir bahçeden alabileceğiniz meyve sayısı yeniden yiyecek aramaya gittiğinizde azalıyormuş.

Denekler, oyunla beraber DEHB belirtileri taşıyıp taşımadıklarını değerlendirmek için tasarlanan bir ankete de katılmışlar. Tam veya resmi bir teşhis yerine geçmeyen bu ankette, dikkat toplamada zorlanma gibi özellikler taranmış.

Araştırmacılar anket sonuçlarını oyun istatistikleriyle karşılaştırdığında, DEHB belirtileri taşıyan kişilerin oyunu akranlarından daha farklı (ve daha etkili şekilde) oynadığını keşfetmişler. Bu kişilerin başka bir bahçeye gitmesi ve ortalamada 521 taneye kıyasla 602 tane meyve toplaması daha muhtemel olmuş.

Bunun gerçek yiyecek arama faaliyeti için tamamen mükemmel bir model olmadığını söylemeye muhtemelen gerek yok. Araştırmacılar gelecekte insanların bizzat yiyecek aramasını kapsayan benzer bir deney yürütmeyi ve denekleri de resmi DEHB teşhisi konan kişilerden seçmeyi planlıyor. Fakat bu deneyin yürütülmesi belli ki çok daha karmaşık olacak.

Ancak DEHB özellikleri ve diğer nöroçeşitlilik tiplerinin, atalarımızın hayatta kalmasına yardımcı olmak üzere evrimleştiğini akla getiren ilk araştırma bu değil. Başka çalışmalarda DEHB’li kişilerin bilgi veya nesne aramada sergilediği farklılıklar incelenmiş ve yiyecek aramanın “keşfetme” aşamasında, “faydalanma” aşamasına kıyasla daha çok zaman harcadığımız bulunmuş. Hatta şu an devam eden ve DEHB’li çocukların dikkatsizlik önyargılarına karşı daha düşük yatkınlık gösterdiğini düşündürten araştırmalar da var.

2008 yılında araştırmacılar, Kenya’da yaşayan ve DEHB ile ilişkilendirilen gen mutasyonları taşıyan göçebe bir grubun üyelerinin ortalamadan daha sağlıklı olduğunu keşfetmişler. Oysa aynı mutasyonlar, çiftçilik yapan ve yakın akraba olan kişilerde yetersiz beslenmeyle ilişkilendirilmiş. Bu olguyu kapsayan ve avcıya karşılık çiftçi hipotezi olarak bilinen genel bir görüş var. Bu görüşe göre DEHB ile ilişkilendirilen hiper odaklanma, aslında insanların günlerini avlanıp yiyecek arayarak geçirdiği zamanlarda çok faydalı bir özellikmiş. Tarımsal ve sanayileşmiş yaşamda ise çok daha faydasız bir özellik. 1998 yılında yayımlanan bir çalışmada, DEHB olduğunu söyleyen yetişkinlerin tüm dikkatlerini teslim tarihi gelen acil bir işe vermek için yemek yemeyi, uyumayı ve diğer kişisel ihtiyaçlarını daha iyi erteleyebildikleri bulunmuş. Bu düşünce yapısı, aniden ortaya çıkan bir mamut sürüsü veya beklenmedik bir meyve hazinesi gibi önceden tahmin edilemeyen besin kazanımları yönünden faydalı olmuş olmalı.

Hatta bazı araştırmacılar, şekerin hiperaktivite belirtilerini tetikleyebilmesinin de fruktozun beyinlerimize yiyecek ararken bir meyve hazinesiyle karşılaştığımızı ve daha fazla meyve aramamız gerektiğini düşündürmesinden kaynaklanabileceğini öne sürmüş.

Konu üzerinde yapılacak çok daha fazla araştırma olsa da yeni çalışma, neyin “iyi” ve neyin “normal” olduğuna yönelik mevcut fikirlerimizin epey keyfi olduğunu ve bu fikirleri yeni bir çerçeveye oturtmanın, insanların aslında neden böyle olduğuna dair çok havalı fikirler sunabileceğini hatırlatıyor. Ayrıca yiyecek arayan (en azından) bazı kişilere göre bulgular hiç de şaşırtıcı değil.

Yazar: Rachel Feltman/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: popular scıence türkiye

Bilim İnsanları Dinozorların Ne Kadar Büyüyebileceğini Hesapladı

T. rex’in en yüksek boyutunun, mevcut değerlerden %70 daha ağır olduğu tahmin ediliyor.

Çarşamba günü Ecology and Evolution bilim bülteninde yayımlanan yeni bir çalışmada, etçil Tiranozor rex örnek alınarak dinozorların en yüksek ne boyutlara çıkabileceği inceleniyor. Kanada Doğa Müzesinde çalışan Dr. Jordan Mallon ve Londra Queen Mary Üniversitesinde çalışan Dr. David Hone, T. Rex’in fosil kalıntıların gösterdiğinden %70 daha ağır olabileceğini söyleyen tahminler ortaya çıkarmış.

Araştırmacılar pek çok dinozorun ulaştığı bu devasa boyutların, onları sonsuz bir hayranlık kaynağına çevirdiğini ve bu hayvanların nasıl bu kadar büyük olacak şekilde evrimleştiği sorusunu akıllara getirdiğini söylüyor. Hangi dinozor türlerinin kendi grubundaki en büyük dinozorlar olduğu ve hatta hangilerinin şimdiye dek yaşamış en büyük dinozorlar olduğuna yönelik süregelen iddialar ve bunlara dönük karşı iddialar var.

Çoğu dinozor türü sadece bir veya birkaç numuneden biliniyor. Bu yüzden boyut aralıklarının şimdiye dek yaşamış en büyük üyeleri de içermesi son derece olağan dışı. Fakat ‘En büyük bireyler ne kadar büyüktü ve onları bulma ihtimalimiz var mı?’ sorusu geçerliliğini koruyor.

Mallon ve Hone, bu soruyu ele almak üzere bilgisayar modellemesi kullanarak bir T. rex popülasyonunu değerlendirmiş. Popülasyon boyutu, büyüme hızı, ömür uzunluğu, fosil kayıtlarının eksikliği ve daha fazlasını içeren değişkenleri hesaba katmışlar.

Model için T. rex’in seçilme sebebi, tüm bu detayların halihazırda iyi tahmin edildiği tanıdık bir dinozor olması. T. rex’te hâlâ yeterince bilinmeyen yetişkinlikteki vücut-boyut değişkenliği, cinsiyet farklılıklarıyla ve bu farklılıklar olmadan modellenmiş. Ayrıca bu değişkenlik, büyük boyutları ve dinozorlar ile olan yakın akrabalıkları sebebiyle seçilen günümüzdeki aligator örneklerine dayanıyor.

Ormanın gölgelerinden çıkan dev bir T. rex. Tasvir: Anonim/Kanada Doğa Müzesi

Paleontologlar, bilinen en büyük T. rex fosillerinin muhtemelen en yüksek vücut boyutunun %1’ini temsil eden yüzde 99’luk dilime girdiğini keşfetmişler. Fakat bilim insanlarının en yüksek %99,99’daki bir hayvanı bulması için (on binde birlik bir hayvan), günümüzdeki hızda 1.000 yıl daha fosil çıkarması gerekiyor.

Bilgisayar modelleri, yaşamış en büyük bireyin (2,5 milyon hayvanda bir) günümüzde bilinen en büyük T. rex numunelerinden %70 daha ağır (tahmini 15 tona karşılık 8,8 ton) ve %25 daha uzun (15 metreye karşılık 12 metre) olabileceğini öne sürüyor.

Bilinen en büyük T. rex (önde) ile muhtemel en büyük dev T. rex’in silüeti. Canlandırma: Kanada Doğa Müzesi

Bu değerler modele dayalı tahminler olsa da modern türlerin devlerine yönelik yapılan keşif kalıpları, bir yerlerde henüz bulunmamış daha büyük dinozorlar olması gerektiğini düşündürüyor. “Bazı izole kemik ve parçalar, şu an elimizde bulunan iskeletlerden daha büyük bireylerin olduğuna işaret ediyor” diyor Hone.

Yeni çalışma, en büyük fosil hayvanlarla ilgili tartışmalara yenisini ekliyor. Çeşitli gruplardaki en büyük dinozorların birçoğu, tek bir iyi örnekten biliniyor. Dolayısıyla bu tek hayvanın, türün büyük mü yoksa küçük örneği mi olduğunu bilmek imkansız. Görünürde büyük bir tür, tek bir dev bireye ve küçük bir tür de özellikle ufak bir bireye dayanıyor olabilir; hiçbiri de kendi türünün ortalama boyutunu yansıtmaz.

Paleontologların belli bir türün şimdiye kadarki en büyük bireylerini bulma ihtimali inanılmaz derecede küçük. Bu yüzden dünya çapındaki müzelerde dev iskeletler görülebilse de bu türlerin en büyük bireyleri, muhtemelen sergilenen örneklerden çok daha büyüktü.

Dr. Jordan Mallon, Kanada Doğa Müzesi koleksiyonlarında yer alan bir T. rex dökümünün yanında duruyor. Numune, Amerikan Doğa Tarihi Müzesindeki bir iskeletten. Fotoğraf: Kanada Doğa Müzesi

Kanada Doğa Müzesinde çalışan Dr. Jordan Mallon, “Çalışmamıza göre T. rex gibi büyük fosil hayvanlar için bu hayvanların ulaşabileceği mutlak boyutlar hakkında fosil kayıtlarından hiçbir fikir edinemiyoruz” diyor. “15 tonluk bir T. rex’i düşünmek eğlenceli olsa da biyomekanik veya ekolojik bir bakış açısından ilginç sonuçlar barındırıyor.”

Kaynak: Kanada Doğa Müzesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu. popular scıence türkiye

Bir Milyar Yıl Sonra İlk Kez İki Yaşam Formu Tek Organizmada Birleşti

Evrimsel yönden büyük bir adım olabilecek deniz algi Braarudosphaera bigelowii’yi gösteren bir ışık mikroskobu görüntüsü. Bu alg, UCYN-A adı verilen bir bakteriyi içine alarak nitroplast adı verilen yeni bir organel oluşturmuş. Siyah ok nitroplastı gösteriyor. Görüntü: Tyler Coale

Ders kitaplarına girecek bir keşif.

Evrim, günümüzde gezegendeki yaşam çeşitliliğinden sorumlu birtakım rastgele aktivite patlamalarıyla beraber oldukça acayip ve uzun bir süreç. Bu aktiviteler, daha etkili uzuvların evrilmesiyle birlikte büyük ölçeklerde meydana gelebilir. Fakat hücrenin farklı kısımlarının ilk defa oluştuğu zamanlardaki gibi mikroskobik hücre seviyesinde de gerçekleşebilir.

Şimdiyse bilim insanlarından oluşan bir araştırma takımı, muhtemelen en az bir milyar yıldır gerçekleşmemiş büyük bir yaşam olayının işaretini tespit etmiş. Araştırmacılar ana endosimbiyoz; yani tek organizmada birleşen iki yaşam formu gözlemlemişler. Dünyada bolca bulunan bir deniz algi çeşidiyle bir bakteri arasında gerçekleşen bu inanılmaz derecede nadir olay, laboratuvar ortamında gözlemlenmiş. Farklı bir açıdan bakacak olursak, böyle bir şey en son olduğunda bitkiler gezegenimize yeni yeni yayılmaya başlamıştı. Çalışmanın sonuçları geçtiğimiz günlerde Cell ve Science bültenlerinde iki makale halinde yayımlandı.

‘Hücrenin enerji santralinin’ ve kloroplastların geldiği yer

Ana endosimbiyoz, mikrobiyal bir organizma diğerini yuttuğu zaman gerçekleşiyor. Sonrasında bu yutulmuş canlılar bir iç organ gibi kullanılmaya başlanıyor. Konak canlı, endosimbiyont adı verilen bu canlıya besin, enerji ve koruma gibi birkaç fayda sağlıyor. Yutulan endosimbiyont, artık kendi başına hayatta kalamadığında konak hücre için organel adı verilen bir organa dönüşüyor.

Cell bülteninde yayımlanan çalışmanın eş yazarı olan ve Santa Cruz – California Üniversitesinde çalışan doktora sonrası araştırma görevlisi Tyler Coale, “Organellerin bu tip şeylerden ortaya çıkması çok nadir görülen bir şey” diyor açıklamasında. “İlk defa gerçekleştiğini düşündüğümüz zamanlarda bütün kompleks yaşama hayat vermişti.”

Konak yaşam formunun diğer canlının fonksiyonu için temel teşkil ettiği endosimbiyozun, tarihte sadece üç defa gerçekleştiği biliniyor. Tüm bu vakalar evrim için büyük atılımlar olmuş çünkü konaklarıyla birleşmeleri, endosimbiyontların var olması için temel bir niteliğe dönüşmüş.

İlk olay yaklaşık 2,2 milyar yıl önce gerçekleşmiş. O zamanlar arke isimli tek hücreli bir canlı, nihayetinde mitokondriye dönüşecek olan bir bakteriyi yutmuş. Bu özelleşmiş organel, bütün biyoloji öğrencilerinin “hücrenin enerji santrali” olduğunu öğrendiği şey. Mitokondrinin oluşumu, kompleks organizmaların evrimleşmesine olanak sağlamış.

“Bir bakteri hücresinden daha karmaşık olan her şey varlığını o olaya borçlu” diyor Coale. “Bir milyar yıl kadar önce, aynı şey bu sefer bize bitkileri veren kloroplast ile gerçekleşmiş.”

Bu ikinci olay, daha gelişmiş hücrelerin siyanobakterileri özümsediği zaman meydana gelmiş. Güneş ışığından enerji toplayabilen siyanobakteriler, nihayetinde kloroplast adı verilen ve güneş ışığından enerji toplayabilen organellere dönüşmüş. Bu kloroplastlar, bize biyolojinin bir diğer ana ilkesini; Güneş’ten yiyecek üretebilen yeşil bitkileri vermiş.

Bu son endosimbiyoz olayıyla birlikte, alglerin atmosferdeki nitrojeni diğer hücresel işlemler için kullanabilecekleri amonyağa dönüştürmesi mümkün. Fakat bir bakterinin yardımı gerekiyor.

Yeni bir organel mi?

Cell bülteninde yayımlanan makalede araştırma takımı, bu sürecin bir kez daha gerçekleştiğini gösteriyor. Bilim insanları, Braarudosphaera bigelowii adı verilen bir alg türünü incelemiş. Bu alg, kendisine bir miktar bitki süpergücü sağlayan bir siyanobakteri içine çekmiş. Havadan doğrudan nitrojen “fikse edebiliyor” ve onu diğer elementlerle birleştirip daha faydalı bileşenler meydana getirebiliyor. Bitkiler normalde böyle bir şey yapamıyor.

Nitrojen yaşamın var olması için çok önemli bir besin ve bitkiler normalde onu bitki ya da alglerden ayrı duran bakterilerle kurdukları karşılıklı ilişkiler yoluyla elde ediyorlar. Araştırma takımı ilk önce B. bigelowii’nin UCYN-A adı verilen bir bakteriyle bu tür bir simbiyotik ilişki sergilediğini düşünmüş. Bu ilişki sonrasında çok daha yakın ve ciddi hale gelmiş.

Bilim insanları bu alg ve UCYN-A bakterisi arasındaki boyut oranınınB. bigelowii algiyle ilişkili farklı türler boyunca benzer kaldığını keşfetmiş. Bu büyüme, anahtar besinlerin alışverişiyle kontrol ediliyor ve canlıların metabolizmalarını birbirine bağlıyor gibi görünüyor. Büyüme oranlarındaki bu eşgüdüm, araştırmacıların UCYN-A’yı ‘organel benzeri’ şeklinde adlandırmasına yol açmış.

Makalenin eş yazarı ve UC Santa Cruz’da mikrobiyal okyanus bilimci olan Jonathan Zehr, “Organellerde tam olarak böyle oluyor” diyor bir açıklamada. “Eğer mitokondri ve kloroplasta bakarsanız, aynı şeyi görürsünüz: Hücreyle orantılıdırlar.”

Nitroplasta merhaba deyin

Bu bakterinin bir organel olduğuna yönelik daha fazla bulgu arayan bilim insanlarının, daha derinlere bakması gerekmiş. Science bülteninde yayımlanan çalışmada araştırmacılar gelişmiş X-ışını görüntüleme yöntemi kullanarak, canlı B. bigelowii alg hücrelerinin iç kısmını incelemişler. Bunun sonucunda, çoğalma ve hücre bölünmesinin hem konak alg hem de UCYN-A bakterisi arasında eşgüdüm gösterdiği ortaya çıkmış. Çalışma, ana endosimbiyozun iş başındaki bu canlı birleştirme sürecine yönelik çok daha fazla kanıt sağlamış.

Berkeley Laborutavarı Biyobilimler Alanında çalışan ve ABD Ulusal X-Işını Tomografi Merkezinin başkanı olan makale eş yazarı Carolyn Larabell, “Bu makaleye kadar, bunun bir ‘endosimbiyont’ olup olmadığı ya da gerçek bir organele dönüşüp dönüşmediği hâlâ bilinmiyordu” diyor bir açıklamada. “X-ışını görüntülemesiyle birlikte konak alg ve endosimbiyontun bu çoğalma ve bölünme sürecinin eşgüdümlü olduğunu gösterdik. Bu durum, ilk güçlü kanıtları sundu.”

Berkeley Lab’deki bilim insanlarının gerçekleştirdiği yumuşak X-ışını tomografisiyle oluşturulan bu görüntüler, algi hücre bölünmesinin farklı aşamalarındayken gösteriyor. Artık bir organel olduğu düşünülen ve nitrojen fiksasyonu yapan UCYN-A camgöbeği renkte, alg çekirdeği mavi renkte, mitokondri yeşil renkte ve kloroplastlar leylak renginde gösterilmiş. Görüntü: Valentina Loconte/Berkeley Lab

Araştırmacılar ayrıca izole UCYN-A bakterisinin proteinlerini alg hücrelerinin içindeki proteinlerle de karşılaştırmış. Araştırma takımı, izole bakterinin ihtiyaç duyduğu proteinlerin sadece yarısı kadarını üretebildiğini keşfetmiş. Yaşamak için gereken proteinlerin geri kalanını sağlaması için konak alge ihtiyaç duyuyor.

“Endosimbiyonttan organele giden bir şeyin ayırıcı özelliklerinden biri de bu” diyor Zehr. “DNA parçalarını atmaya başlıyorlar, genomları gittikçe ufalıyor ve o gen ürünlerinin (veya proteinin) hücreye nakledilmesi için ana hücreye bağımlı olmaya başlıyorlar.”

Araştırma takımına göre bu durum, UCYN-A’nın bir tam organel şeklinde düşünülebileceğini gösteriyor. “Nitroplast” adını verdikleri bu organel, 100 milyon yıl kadar önce evrimleşmeye başlamış olabilir. İnsanların zaman algısına göre kulağa uzun gelse de mitokondri ve kloroplastlar ile karşılaştırıldığında, evrimsel zamanda sadece bir milisaniye kadar.

UCYN-A ve konak algiyle ilgili hâlâ cevaplanmamış bir sürü soru var ve araştırma takımı, UCYN-A ile algin farklı soy hatlarında nasıl işlediğini çözüp incelemek istiyor. Nitroplastlar üzerinde yürütülecek daha fazla çalışmayla, bunların başka hücrelerde de bulunup bulunmadığı ve sağladıkları faydaların ne olduğu belirlenebilir. Örneğin tarımda geniş uygulama alanları olabilir.

“Bu sistem nitrojen fiksasyonunda yeni bir bakış açısı” diyor Coale. “Böyle bir organelin mühendislik yoluyla mahsul veren bitkilere nasıl dönüştürülebileceğiyle ilgili ipuçları sağlayabilir.”

Zehr’e göre bilim insanları muhtemelen UCYN-A ile benzer evrimsel hikayeleri olan başka organizmalar bulacak ama bu keşif, “ders kitaplarına geçecek türden”.

Yazar: Laura Baisas/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Popular Scıence Türkiye

Genetiği Değiştirilmiş Domuz Böbreği İlk Defa Bir İnsana Nakledildi

Doktorlar ‘gerçek kahramanın’, deneysel işlemin yapıldığı 62 yaşındaki bir hasta olduğunu söylüyor.

ABD’deki Massachusetts Genel Hastanesinde (MGH) çalışan cerrahlar dünyada bir ilki gerçekleştirerek, genetiği değiştirilmiş bir domuz böbreğini kronik böbrek hastalığı olan bir insana başarıyla nakletti. Hayvan organlarının genlerinin düzenlenmesine yönelik onlarca yıldır yürütülen araştırmalara dayanan tarihi ameliyat, bazen ölümcül derecede uzayan nakil bekleme sürelerini azaltma yolunda büyük bir dönüm noktası olabilir. Gen düzenleme teknolojisinde gerçekleşen son ilerlemeler, bu gibi ameliyatların yaygınlaşabileceği anlamına geliyor.

Massachusetts eyaletinde yaşayan Richard Slayman isimli 62 yaşındaki bu adamın ağır diyabet ve hipertansiyon hastası olduğu ve yedi yıldır diyalize girdiği aktarılıyor. Hastaya nihayetinde insan bir donörden yeni bir böbrek nakledilse de beş yıl sonra organ yetmezliği işaretleri görülmeye başlanmış. Slayman başka bir böbrek için bekleme sırasındayken, doktorları genetiği değiştirilmiş bir domuzdan deneysel bir böbreğin nakledilme ihtimalinden bahsetmiş.

“Bu nakli hem bana yardımcı olmanın hem de yaşamak için nakil bekleyen binlerce insana umut vermenin bir yolu olarak gördüm” diyor Slayman.

Genetiği değiştirilmiş domuz üzerindeki bu mühendislik, Massachusetts tabanlı biyoteknoloji şirketi eGenesis tarafından uygulanmış. Bilim insanları CRISPR gen düzenleme teknolojisini kullanarak, 69 geni değiştirilen bir domuz ortaya çıkarmış. Bu düzenlemelerden birkaçı, hastada bağışıklık tepkisini harekete geçirebilecek domuzdaki zararlı genleri ortadan kaldırmayı amaçlıyormuş. Domuza insan genleri de eklenerek, böbreğin daha uyumlu olması ve insan vücudunun onu reddetme ihtimalinin azaltılması sağlanmış.

Yaklaşık dört saat süren yoğun ameliyattan sonra, ameliyat odasındaki cerrahların nakledilen böbreğin idrar ürettiğini gördüklerini söylediği iddia ediliyor. Bu önemli işaret, ameliyatın başarılı olduğu anlamını taşıyor. Oda alkış ve çığlıklarla yankılanmış.

eGenesis CEO’su Mike Curtis, “Tıpta yeni bir sınırı temsil eden bu gelişme, genom mühendisliği kullanılarak dünya çapında böbrek yetmezliğinden muzdarip milyonlarca hastanın hayatını değiştirme olasılığını gösteriyor” diyor bir açıklamada.

Bilim insanları neden hayvan organlarının genlerini değiştirmekle ilgileniyor?

Bilim insanları, “zenotransplantasyon” denilen bir uygulamayla hayvan organlarını insanlara nakletmenin, günün birinde insanlardaki organ nakli için tamamlayıcı bir görev göreceğinden ve uzun nakil bekleme sürelerini kısaltacağından ümitli. ABD Hastalık Denetim ve Önleme Merkezlerine göre sadece ABD’de 36 milyon kişinin kronik böbrek hastalığından muzdarip olduğu ve bunlardan 800.000’inin böbrek hastalığı veya böbrek yetmezliğinin son aşamada olduğu tahmin ediliyor. Bu aşamaya gelindiğinde, hastalar çoğu kez kanlarını süzen bir diyaliz makinesine bağlanmaya veya organ nakli için başvuruda bulunmaya mecbur kalıyor. ABD Sağlık Kaynak ve Hizmetleri Dairesine (HRSA) göre şu an ülkede 103.000’in üzerinde insan organ nakli bekleme listesinde bulunuyor.

Fakat uzun bekleme süreleri ve organ bağışçılarının sınırlı olması, bu hastaların birçoğunun asla nakil olamayacağı anlamına geliyor. HRSA, her gün 17 kişinin yeni bir organ beklerken hayatını kaybettiğini tahmin ediyor. Bu uzun bekleme süreleri ve organ bağışı yapan kişi sayısının az olması, organ kara borsasını da körüklemeye yardımcı oluyor.

Hayvanlardan yapılabilecek organ nakilleri sadece böbreklerle sınırlı değil. Örneğin Pennsylvania Üniversitesinde çalışan cerrahlar, 2022 yılında genetiği değiştirilmiş bir domuz karaciğerini beyin kökü ölümü gerçekleşen bir hastaya başarıyla nakletmiş. Bu işlemden kısa süre sonra da Maryland Üniversitesi Tıp Merkezinde çalışan araştırmacılar, ölümcül durumdaki iki hastaya domuz kalbi nakletmişlerdi. Bu iki ameliyat başarılı geçse de nihai sonuçları kısıtlı olmuş. Söylenene göre her iki hasta da ameliyatlardan sonra iki ay geçmeden hayatını kaybetmiş. İnsanların bağışıklık sistemleri, diğer türlerden gelen organlara şiddetli bir tepki gösteriyor ve onları reddetmeye çalışıyor. Bu durum, söz konusu ameliyatları özellikle zorlu hale getiren bir engel teşkil ediyor.

MGH Nakil Merkezi Müdürü Joren Madsen, “Eğer kolay olsaydı şimdi yapıyor olurduk ama değil” diyor bir açıklamada. “Domuz zenotransplantasyonunun önünde zorlu bir engel var.”

Yine de araştırmacılar, gen düzenlemede kaydedilen ilerlemelerin daha uzun süren faydalar sağlayabileceği yönünde umutlu. Cerrahlar daha öncesinde genetiği değiştirilmiş böbrek ve karaciğerleri babunlara nakletmiş. eGenesis, bir vakada genetiği değiştirilmiş bir domuz böbreği nakledilen bir maymunun ameliyattan sonra iki yıl yaşadığını iddia ediyor. Slayman’ın ameliyatına katılan cerrahlar da benzer şekilde hastanın yeni böbreklerinin, iki yıl daha yaşamasına yardımcı olabileceğini umuyorlar. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), yaşamlarının sonuna yaklaşan hastalar için uygulanan “insani amaçlı kullanım” programı kapsamında Slayman’ın ameliyatı için hızlı bir onay vermiş. Ameliyatın daha geniş şekilde kullanılması için FDA’nın tam test ve onayı gerekecek.

Tarihi ameliyat her ne kadar bilimsel ve tıbbi bir maharet örneği olsa da, ameliyatı yapan cerrahlar asıl övgünün bilinmeyen bir bölgeye gitmeyi göze alan hastaya ait olduğunu söylüyor.

“Bugün asıl kahraman, hasta Slayman” diyor MGH Nakil Merkezi Müdürü Joren C. Madsen. “Önceden hayal bile edilemeyen bu öncü ameliyat, kendisi keşfedilmemiş bir alana gitme cesaret ve isteğini göstermeseydi mümkün olmazdı.”

Yazar: Mack Degeurin/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Popular Scıence Türkiye

Biyokimya ve Klinik Biyokimya

Tıbbi Biyokimya Genel Tanıtım

Klinik Biyokimya, canlıların hücre düzeyinde moleküler yapılarını , metabolizma işlevlerini, sonuçlarını ve hastalık durumunda değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır. Bu amaçla Tıbbi Biyokimya laboratuvarları da hastalıkların tanı, tedavi ve izlenmesinde klinisyene ışık tutan özgün birer uzmanlık alanı ve laboratuvar bilim dalı olarak görev yapar. Yapılan araştırmalar verilen tüm tıbbi kararların %70’inin laboratuvar sonuçlarına dayandığını ortaya koymaktadır. Laboratuvar sonuçları hemen hemen her hastalığın tanı ve tedavi sürecinde önemli rol oynamaktadır.

Başkent Üniversitesi İstanbul Hastanesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarı’mızın hedefi de hasta sonuçlarının doğru, güvenilir, zamanında ilgili birim hekimlerine ve hizmet alanlarına sunulmasıdır. Laboratuvarımızda kurulu bulunan LİS / HOS (Laboratuvar İletişim Sistemi/Hastane Otomasyon Sistemi) bağlantılarıyla ve günümüz teknolojisine en uygun ve en modern oto-analizörlerle kesintisiz haftanın 7 günü 24 saat süresince hizmet verilmektedir. Laboratuvarımızda uygulanan tüm işlemler hergün düzenli olarak laboratuvar uzman doktorunun denetiminde, deneyimli laboratuvar teknikerleri tarafından son teknolojiye dayanan geliştirilmiş cihazlarla gerçekleştirilmektedir. İç ve Dış Kalite çalışmalarımız ise her ay düzenli olarak yapılmaktadır.

Hastanemize ayaktan gelen veya yatan hastalarımızdan alınan örneklerde, hasta güvenliği kuralları esas alınarak, hastalıkların  tanısı, tedavisi, seyri, önlenmesi ve  izlenmesinde yön verici tüm testler yapılmaktadır.

Tüm testlerin günlük kontrolleri “İnternal Kalite Kontrolleri CLSI” kriterleri kullanılarak takip edilmekte olup, üyesi olduğumuz RIQAS aracılığı ile  yurt dışından gelen örneklerden elde ettiğimiz sonuçlar tüm dünya genelinde değerlendirilerek “Eksternal Kalite Kontrolleri”  yapılmaktadır. Süreçler ISO 9001:2015 JCI Kalite Yönetim Sistemleri doğrultusunda işletilmektedir.

Tıbbi Biyokimya Laboratuvarımızda; Klinik Biyokimya, Hormon, Hematoloji – Koagülasyon, Kardiyak Belirteçler, Tümör Belirteçleri, Terapötik İlaç Düzeyleri, Vücut Sıvıları, Gaita ve Tam İdrar analizleri çalışılmaktadır. Bunun dışında  özel testlerimizi referans laboratuvarımızla iş birliği yaparak hizmet kalitemizi eksiksiz en üst düzeye çıkarmayı amaçladık.

Ayrıca laboratuvarımızda rutin testler dışında programlanmış Check up sağlık hizmetleri de sunulmaktadır.

Biyokimya Laboratuvarı Test Rehberi

AFP (Alfa Fetoprotein): Nöral tüp bozukluğunun prenatal (doğum öncesi) tarama testidir. Karaciğer ve pankreas kanseri belirticidir.

AKŞ: Açlık Kan şekeri testi açlık durumunda kan şekeri düzeyini belirler. Hekimin rutin olarak istekte bulunduğu bir test olup esas olarak diyabet hastalığı tanısında kullanılır. Kan şekerinin normal düzeyinin üstüne çıkması (hiperglisemi); diyabet, gebelik diyabeti, pankreas tutulumu, hipertirioidizm, travma, inme veya ameliyat nedeniyle oluşan stres gibi durumlarda ortaya çıkar. Kan şekerinin normal düzeyinin altına inmesi ise (hipoglisemi); yetersiz beslenme, önemli kilo kayıpları, adrenal ve hipofiz yetmezliği, yenidoğan hipoglisemisi, aşırı alkol tüketimi gibi durumlarda görülür.

ALBÜMİN: Albümin kanda en çok bulunan proteindir. Bu nedenle analizine çok çeşitli durumlarda başvurulur. Akut ve kronik hastalıklar, karaciğer ve böbrek hastalıkları, yanıklar, travmalar ve beslenme yetersizliklerinde albümin düzeyi düşer. Kanda sıvı miktarının azaldığı durumlarda ise albümin düzeyi artar.

ALKALEN FOSFATAZ (ALP): Karaciğer, kemik, barsak ve paratirioid hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılır.

ALT (SGPT): Alanin transaminaz esas olarak karaciğer hasarının belirteci olup, ilgili hastalıkların tanısında tayini yapılır. Akut karaciğer hücresi hasarı, viral veya ilaca bağlı hepatitler, tıkanma sarılığı, siroz, yağlı karaciğer, kronik alkol kullanımı, ciddi şoklar ve kalp yetmezliğinde kullanılan bir testtir.

AMİLAZ: Pankreas hastalıkları ve pankreatitin (pankreas iltihabı) tanı ve izlenmesinde kullanılan bir testtir. Ayrıca karın ağrısı, tükrük bezi hastalığı, kabakulak, safra yolu hastalıkları gibi durumlarda da amilaz düzeyinin ölçülmesi gerekmektedir.

ANTİ-HBs: HBsAg’ye karşı oluşmuş antikorları gösteren bir testtir. Anti-HBs tayini hepatit B aşısının ve bağışıklığın kontrolünde istenir.

ANTİ-HIV: Anti-HIV vücuda giren HIV virüsüne karşı üretilen antikorun teşhisi için yapılan testtir. İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü (HIV) bağışıklık sistemini hedef alarak enfeksiyona neden olur.

ANTİ-HVC: Hepatit C virüsüne karşı oluşan antikorların saptanmasında kullanılan testtir.

ANTİ-TPO (Anti-Tiroid Peroksidaz): Otoimmün tiroid hastalıklarının tanı, tedavisi ve diğer tiroid hastalıklarından ayırt edilmesinde kullanılan bir testtir.

AST (SGOT): Aspartat transaminaz büyük oranda kalp ve karaciğerde, daha az olarak kaslarda, böbreklerde ve diğer bazı organlarda bulunan bir enzimdir. Başta kalp, karaciğer ve iskelet kası olmak üzere beyin, pankreas ve akciğer dokularında oluşan hasarların belirlenmesinde kullanılan bir testtir.

BUN: Kanda üre düzeyini yansıtan BUN (Kan Üre Azotu) böbrek fonksiyonlarını ölçmede kullanılır.Bir çok hastalıkta kreatinin ölçümü ile birlikte, özellikle akut ve kronik böbrek hastalarının izlemesinde önemlidir. Karaciğerde üre oluşumunda artış, böbrek atılımında ise azalma meydana geldiğinde kandaki üre düzeyi yükselir. Düşük protein alımı, ağır karaciğer yetmezliği ve gebelikte BUN düzeyi düşer.

CA 125: Kanser antijeni 125, özellikle over (yumurtalık) kanserlerinin tanı ve tedavisinin izlenmesinde kullanılan tümör belirtecidir.

CA 15-3: Kanser antijeni 15-3 özellikle meme kanseri tanı ve tedavisinin izlenmesinde kullanılan tümör belirtecidir.

CA 19-9: Kanser antijeni CA 19-9 testi pankreas, mide, kolon, karaciğer-safra yolu kanserlerinin belirlenmesi ve tedaviye yanıtın izlenmesinde kullanılır. Kolanjit, hepatit, pankreatit ve habis olmayan sindirim sistemi hastalıklarında da CA 19-9 düzeyi artabilir.

CEA (Karsino Embriyonik Antijen): Genel kanser tarama testidir. Kolerektal, akciğer, karaciğer, meme, pankreas, mide ve over kanserlerinde düzeyi artar. Peptik ülser, ülseratif kolit, rektal polipler gibi kanser olmayan durumlarda da CEA düzeylerinde artış gözlenebilir.

CRP: Çeşitli enfeksiyonlar, doku hasarı iltihabı ve romatizmal hastalıklarda CRP düzeyi hızla yükselir. Kalp ve damar hastalıklarının risk değerlendirilmesinde de CRP düzeyi araştırılır.

DEMİR (Fe): Hemoglobin ve hematokrit değerleri anormal olduğunda kanda demir tayini aneminin (kansızlık)nedenini belirler. Ayrıca demir eksikliği tedavisi sırasında demirin uygun bir şekilde emilip emilmediğini belirlemek için de kullanılır.

DHEA-S: Dihidroepiandrosteron -sülfat erkek ve kadında bulunan zayıf androjen etkili bir hormondur. Kadında virilizm (erkek özlelliklerin ortaya çıkması), hirşütizm (kıllanma) ve alopesi (saç dökülmesi) araştırılmasında kullanılır. Cushing sendromunun ayırıcı tanısı, gecikmiş ergenlik döneminin değerlendirilmesi, polikistik over sendromu ve adrenal hastalıklarda da DHEA-S tayini istenir.

ESR (Sedimentasyon): Eritrosit sedimentasyon hızı akut ve kronik enfeksiyonlar, romatizmal, bağ dokusu ve malign (habis) hastalıklarda kullanılan yardımcı bir testtir. Kırmızı kan hücrelerinin çökme hızına bakılır.

FERRİTİN: Ferritin demir eksikliği anemisinin belirlenmesi ve izlenmesinde, kronik böbrek hastalalarında demir tablosunun değerlendirilmesinde değerli bir testtir. Organizmada demir depolarının doluluk oranını belirler.

FOLİK ASİT: Diğer ismi ile B9 vitamini, folat eksikliğine bağlı kansızlık, beslenme yetersizliği, çocuk hipertiroidizmi, vitamin B12 eksikliğinde ve karaciğer hastalıklarında tayini istenir.

FOSFOR (P): Böbrek, endokrin ve sindirim sistemi hastalıklarının takibinde kullanılır. En yaygın kullanımı, azalmış GFR ile birlikte akut ve kronik böbrek yetersizliği durumundadır.

FSH: Folikül Uyarıcı Hormon beyin tabanında yer alan hipofiz bezinden salgılanır. FSH testi genellikle erkek veya dişi kısırlığının araştırılmasında diğer testler ile (LH, testosteron, östradiol, progesteron, anti-Müllerian hormon gibi) birlikte yapılır. FSH ölçümü ayrıca adet bozuklukları ve hipofiz bezi bozukluklarının tanısında kullanılır. Çocuklarda (kız veya erkek) erken veya geç ergenlik tanısı için yararlıdır.

GAİTA MİKROSKOPİSİ: Dışkının mikroskopla incelenmesidir. Bu tetkikle dışkıda parazit ve yumurtaları, gizli bir kanamanın olup olmadığı, ishale neden olan mikroorganizmalar saptanır.

GAİTADA GİZLİ KAN: GGK testi iç kanama ya da mide kanaması gibi hastalıkların tanısında kullanılır. Dışkıda gizli kan bulunması inflamatuvar barsak hastalıkları, ülser, polip, hemoroid veya kolon kanseri gibi bozuklukların işareti olabilir.

GGT: Gama-glutamiltransferaz, karaciğer-safra kanalı hastalıklarının tanısı ve izlenmesinde en duyarlı belirteçtir. Gizli alkolizmin ortaya çıkması için iyi bir testtir.

HbA1c: Kan şekerinin 3-4 aylık ortalamasını yansıtan bir testtir. Diyabet hastalarında kan şekeri düzenlenmesinin izlenmesi ve uzun dönem kan şekerinin kontrolü bakımından önem taşır. Olası diyabet tanısında da HbA1c tayini istenir.

HBsAg: İnsanda bulunan hepatit B virüsünün (antijeninin) saptanmasında yapılan testtir.

HDL: Yüksek yoğunluklu lipoprotein (High-Density Lipoprotein) arterlerde biriken kolestrolü alarak yıkıldığı karaciğere taşır. Damarlarda kolestrolün temizlenmesini sağladığından dolayı iyi kolestrol olarak tanımlanır.

HEMOGRAM: Diğer ismiyle Tam Kan Sayımı kan hücre elemanlarının sayılarını ve oranlarını veren testleri kapsar. En sık istenen tarama testlerinden biridir. Toplamını 18 kan testi oluşturur. Kanda eritrosit (kırmızı kan hücresi) sayımı ile birlikte buna bağlı olarak Hb, Hct, MCV, MCH, MCHC analizleri, kanda lökosit (beyaz kan hücresi) sayımı ile birlikte buna bağlı granülositler (lenfosit, monosit) analizleri yapılır. Hemogram hastanın genel sağlık durumunu değerlendirmede istenen bir testtir. Hematolojik hastalıklar ve diğer sistem bozuklukları ile ilgili önemli bilgiler verir. Anemi, enfeksiyon şüphesi, beslenme, hamilelik, ameliyat öncesi gibi durumların değerlendirilmesinde ve tedavilerinin izlenmesinde önem taşır.

HOMA-IR (İNSÜLİN DİRENCİ): İnsülin direnci testi kişide insülin direncinin olup olmadığını belirlemek için kullanılan bir testtir.  İnsülin direnci olan kişilerde kandaki şekerin dokular tarafından alınıp yakılması güçleşir, obezite (şişmanlık), hipertansiyon ve ateroskleroz (damar sertliği) gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı artar.

HOMOSİSTEİN: Folik asit ve B12 vitamini eksik olan kişilerde kanda homosistein düzeyi artar. Bunun nedeni bu vitaminlerin eksik olmaları sonucunda homosisteinin zararsız şekline dönüşememesidir. Homosistein damar içinde pıhtı oluşumuna yol açar, damar sertliğini tetkikleyerek kalp krizi riskini artırır. Bu nedenle kalp, beyin ve tromboemboli (pıhtı tıkacı oluşumu) riskinin araştırılmasında kullanılan bir testtir.

Ig E TOTAL: Alerji, aşırı duyarlılık ve çeşitli parazitik hastalıkların tanısında yararlı bir testtir.

İNSÜLİN: İnsülin kan şekerini ayarlayan pankreas hormonudur. İnsülin düzeyi kan şekeri düzeyi ile birlikte ölçülmelidir. İnsülin eksikliği Tip l diyabet (insüline bağımlı diyabet) hastalığında önemli bir faktördür.

KALSİYUM (Ca): Kalsiyum vücuttaki en önemli elektrolitlerden biridir. Kasların, sinirlerin, kalbin işleyişinde, kanın pıhtılaşmasında ve kemik oluşumunda önemli rolü vardır. Kemik oluşumu, D vitamini eksikliği, paratiroid bezi ve sindirim sistemi hastalıkları, akut ve kronik böbrek yetmezliği, böbrek nakli sonrası, malign (habis) tümörler, hiperparatiroidizm, akut osteoporoz (kemiklerin sertliğinin kaybolup, kalitesiz, kırılabilir duruma gelmesi) gibi çeşitli durumlarda kalsiyum aranması önemlidir. İdrarda kalsiyum tayini, kalsiyum alımını, barsaktan emilimini, kemik rezorpsiyonunu ve böbreklerden kayıp oranlarını yansıtır.

KLOR (CI): Klorür asit-baz dengesinin sağlanmasında önemli bir elektrolittir. Kanda ve idrarda klorür tayini vücutta su ve asit-baz dengesinin taranması ve izlenmesinde istenir. Böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde de bu testin önemli yeri vardır.

KREATİN KİNAZ (CK): Kreatin kinaz kalp, beyin ve iskelet kaslarında bulunan bir enzimdir. Kalp-damar ve kas hasarlarında düzeyi artar. Göğüs ağrısı, enfarktüs ve inme riskinde CK’nın izoenzimi CK-MB testi troponin gibi diğer testlerle birlikte değerlendirilir. Travmatik kazalar, spor aktivitesi, kas-içi enjeksiyonlardan sonra da CK düzeyinde artışlar kaydedilir.

KREATİNİN: Kanda ve idrarda kreatinin düzeylerinin ölçümü özellikle böbreklerin aktivitesini ve fonksiyon bozukluğunu saptamak amacıyla kullanılır. Böbreklerde kan akımının azalması, kronik böbrek hastalıkları, böbrek kanseri, kalp yetmezliği, kas hasarları, şok, dehidratasyon, hipotiroidizm, akromegali (el, ayak,yüz bölgesi başta olmak üzere kemik yapısında fazla büyüme),  gigantizm (aşırı büyüme durumu, dev hastalığı) ve et yönünden zengin diyet ile beslenme gibi  durumlarda kreatinin  düzeyi yükselir. Akut veya kronik glomerülonefrit, anemi, hipertiroidizm, kas kaybı hastalıkları, şok, idrar yolu tıkanıkları, vejeteryan beslenme sonucunda ise kanda kreatinin düzeyleri düşer.

LDH: Laktat dehidrogenaz kalp, karaciğer, kas, böbrek, akciğer ve kan hastalıklarının araştırılmasında yararlanılan bir testtir.

LDL: Düşük yoğunlukluğu lipoprotein (Low-Density Lipoprotein) arterlerde kolesterolün birikimine ve aterom plaklarının oluşumuna yol açar. Bu tür kolesterolün damarları tıkama eğilimi olduğundan kötü kolesterol olarak tanımlanır.

LİPAZ: Pankreastan salgılanan ve yağların sindiriminde etkili bir enzimdir. Genellikle pankreatit (pankreas iltihabı), barsak düğümlenmesi ve enfarktüsü, pankreas kisti tanısında kullanılır.

POTASYUM (K): Potasyum sinir impulslarının iletimi ve kas ile iskelet kası kasılmasının sürdürülmesinde önemli bir elementtir. Potasyum tayini elektrolit dengesi, kardiyak aritmi, kas güçsüzlüğü, karaciğer hastalıkları ve böbrek yetmezliğinin değerlendirilmesinde önemli bir testtir.

PROKLAKTİN: Prolaktin tayini galaktore (gebelik dışı süt üretimi), amenore (menstrüasyonun olmaması), kısırlık, hipogonadizm (testis veya yumurtalıklarda görülen seks hormon yetersizliği) değerlendirilmesinde yardımcı testtir. Prolaktin salgılayıcı tümör tedavisinin izlenmesinde de prolaktin tayini gereklidir.

PSA: Erkelerde prostat kanserini teşhis etmek, prostat biyopsisi gerekliliğini belirlemek, prostat kanseri tedavisini izlemek için yapılan bir testtir. Her PSA yüksekliği kanser varlığını doğrulamaz.

PTH: Paratiroid hormon düzeyi kandaki kalsiyum düzeylerinin değişikliklerini ve paratiroid fonksiyonun değerlendirilmesinde kullanılan bir testtir.

ROMATOİD FAKTÖR (RF): Romatoid artrit tanısı ve tedavisinin izlenmesinde kullanılan bir testtir.

SERBEST PSA: Proteinlere bağlanmayan, kanda serbest halde bulunan PSA’ya serbest PSA denir. Serbest PSA/Total PSA oranı prostat kanseri tanısı konulmasında yardımcı olur.

SERBEST TESTOSTERON: Total testosteronun sadece %2’si kadarı kanda serbest halde bulunur. Esas etkili olan serbest testosterondur.Total testosteron miktarı ile birlikte değerlendirilir.

SODYUM (Na): Sodyum hücre dışı sıvının en önemli katyonudur. Suyun hücrelerin içi ve dışı arasındaki hareketinin düzenlenmesinde, buna bağlı olarak kan basıncının ve vücudun su dengesinin korunmasında sodyum önemli rol oynar. Elektrolit ve asit-baz dengesinin değerlendirilmesi, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, karaciğer ve böbrek hastalıklarının tanı ve izlenmesinde sodyum düzeylerinin ölçümü önemlidir.

T3 (Triiyodotiroinin): Tiroid bezinin ürettiği iki hormondan biridir. T4’ün bir kısmı T3’e dönüşür. Dokulardaki etkiden sadece T3’ün serbest şekli sorumludur. T3, tiroid fonksiyonlarının normal olup olmadığını belirler. Patolojik durumlarda salgılanması T4’den daha önce bozulup, T4’den sonra normale geldiğinden hipertiroidizmde yararlı bir testtir.

T4 (Tiroksin): Tiroid bezinin ürettiği iki hormondan biridir. Dolaşımdaki tiroid hormonlarının %90’ından fazlasını oluşturur. T4 sadece serbest formu dokular üzerine etki eden T3’e dönüşür. Hipertiroidizm ve hipotiroidizm teşhisine yardımcı testtir. Tiroid disfonksiyonu (guatr, kısırlık, psişik bozukluklar) şüphesi için yararlı bir testtir.

TİT (TAM İDRAR TESTİ): Tıbbi biyokimya laboratuvarlarında en çok istenen testtir. İdrarda şeker, protein, albümin,keton, bilirubin, ürolobin, ürobilinojen, nitrit gibi kimyasal inceleme ile birlikte idrarın rengi,  pH (asitliği) ve yoğunluğuna bakılır. İdrar sedimentinde hücresel sayım yapılarak iltihabi durumların, taş veya kum dökme gibi böbrek ve idrar yolları hastalıkları hakkında bilgi edinilir.

TOTAL DEMİR BAĞLAMA KAPASİTESİ: Transferin demiri bağlayan ve kanda taşıyan bir proteindir. Karaciğerde üretilir ve demir emilimini düzenler. Total demir bağlama kapasitesi kandaki demir düzeyini taramak amacıyla demir ve ferritin tayinleri ile birlikte değerlendirilir.

TOTAL KOLESTEROL: Kolesterol karaciğerde yapılan ve tüketilen, ayrıca dışarıdan gıdalarla alınan, organizma için gerekli bir yağ (lipid)’dır. Total kolesterol düzeyi arttığında ateroskleroz ve koroner arter hastalığı riski gelişir. Kolesterol kanda 2 tür lipoproteine bağlı olarak taşınır. Bunlar LDL ve HDL isimli lipoproteinlerdir. Total kolesterol her iki lipoproteinin içerdiği toplam kolesterol miktarıdır.

TOTAL PROTEİN: Organizmada proteinler birçok organın işleyişinde görev aldıklarından, kanda total protein testi yaygın olarak istenmektedir. Total protein tayininde kandaki albümin ve globulin miktarları ölçülür. Karaciğer, böbrek veya kemik iliğini tutan hastalıkların, diğer birçok metabolik veya besinsel bozuklukların tanı ve tedavisinin izlenmesinde araştırılır.

TOTAL TESTOSTERON: Testosteron erkeklerde ana cinsiyet hormonudur. Her ne kadar erkek cinsiyet hormonu olarak kabul edilse de hem erkeklerin hem de kadınların kanında bulunur. Erkeklerde kısırlık şüphesi, cinsel dürtü azalması veya erektil işlev bozukluğunda total testosteron düzeyine bakılır. Bunun dışında sakal ve vücut kıllarının eksikliği, kas kitlesinin azalması, jinekomasti (meme dokusu gelişimi), organ yağlanması, insülin direncinin artması ve koroner arter hastalığı riskinde kullanılan bir testtir. Kadında adet düzensizliği, polikistik over sendromu veya overde ve adrenal bezde gelişen tümörler nedeniyle de araştırılır.

TRİGLİSERİD: Vücutta katı yağların depo edildiği formu olan trigliserid, kanın da temel yağ komponentidir. Kanda trigliserid düzeyinin artmış olması ateroskleroz yönünden risk oluşturur. Trigliserid ve kolestrol düzeylerinin birlikte değerlendirilmesi önemlidir.

TSH (Tiroid Uyarıcı Hormon): Beynin altında bulunan hipofiz bezinden salgılanır. Görevi tiroid hormonlarının (T3, T4) sentezlerini ve salınımlarını uyarmaktır. Karşılık olarak bu hormonlar tarafından salgılanması inhibe edilir (azaltılır). TSH tayini tiroid fonksiyon bozukluklarını saptamak ve hipo veya hipertiroidi tedavilerini izlemek için yapılır.

ÜRİK ASİT: Gut tanısı ve tedavisi, lösemi, böbrek yetmezliği ile birlikte böbreklerde ürat birikiminin önlenmesi için yapılan tedavinin izlenmesinde kullanılan bir testtir. Ağır egzersiz ve yüksek purinli diyet ile düzeyi yükselebilir.

Kaynak ve devamını okuman için : Biyokimya ve Klinik Biyokimya (istanbulbaskentuniversitesi.com)

VİTAMİN B12: Siyanokobalamin ismi de verilen bu vitamin, beynin ve sinir sisteminin düzgün çalışması için gereklidir. B12 vitamini eksikliği halsizlik,kansızlık,nörolojik ve sindirim sistemi bozukluklarına yol açar.

25- Hidroksi-Kolekasiferol (D3 vitamini): Ölçümü kemik metabolizması veya paratiroid fonksiyon bozuklukları ile olası D vitamini eksikliğinin veya emiliminin değerlendirilmesinde, ayrıca D vitamini ile tedavi edilen hastaların izlenmesinde yararlıdır.

Biyokimya Nedir ? Biyokimyanın Dalları Nelerdir ?

Serhat Bozkurt tarafından

Biyokimya Nedir?

Biyokimya Nedir: Kimyasal reaksiyonların veya işlemlerin insan vücudunda nasıl gerçekleştiğini hiç gözlemlediniz mi? Metabolik aktiviteler nasıl gerçekleşir? Evet, kısacası tüm bu yaşam süreçlerini “Biyokimya” ile tanıyacaksınız. Tanım:

“ Canlı bir organizmada bulunmakta olan kontrol ve koordinasyon benzeri tüm yaşam alanlarının incelenmesi ile alâkalı bilim dalına Biyokimya denilmektedir. “

Bu terim bize 1930 yılında biyokimyanın babası Carl Neuberg tarafından tanıtıldı. Bu alan, canlı organizmanın kimyasal yapısını incelemek için biyolojiyi ve kimyayı birleştirir. Biyokimyacılar üreme, kalıtım, metabolizma ve büyüme gibi çeşitli işlemlerde yer alan kimyasal reaksiyonların ve kombinasyonların araştırılmasına girerek farklı laboratuvar türlerinde araştırmalar yapmaktadır.

Biyokimyaya giriş, geniş moleküler biyoloji alanlarının yanı sıra hücre biyolojisini de içerir. Organların ve moleküllerin anatomisi olan hücrelerin yapısını oluşturan moleküller ile ilgilidir. Karbon bileşiğini ve canlı organizmalarda maruz kaldıkları reaksiyonları tanımlar. Ayrıca, hücrelerin ve organların gereksinimlerini yerine getirmede moleküllerin işlevleri olan moleküler fizyolojiyi de tanımlar.

Esas olarak, karbonhidratlar, proteinler , asitler, lipitler gibi biyomoleküllerin yapı ve fonksiyonlarının incelenmesi ile ilgilidir . Dolayısıyla Moleküler biyoloji olarak da adlandırılır.

Biyokimyanın Dalları:

Bu konuya giren ana dallar biyokimyada şöyle açıklanmaktadır:

Moleküler Biyoloji:

Biyokimyanın kökleri olarak da adlandırılır. Özellikle canlı sistemlerin fonksiyonlarının incelenmesi ile ilgilenir. Aynı zamanda bu biyoloji alanı, DNA, proteinler, RNA ve bunların sentezi arasındaki tüm etkileşimleri açıklar.

Hücre Biyolojisi:

Hücre Biyolojisi, canlı organizmalarda hücrelerin yapısı ve işlevleri ile ilgilidir. Aynı zamanda Sitoloji olarak da adlandırılmaktadır. Hücre biyolojisi temel olarak ökaryotik organizmaların hücrelerinin ve bunların sinyal yollarının incelenmesine odaklanır, bunun yerine mikrobiyoloji kapsamında ele alınacak konular olan prokaryotlara odaklanır.

Metabolizma:

Metabolizma tüm canlılarda en önemli süreçlerden biridir. Bu, bir insan vücudunda gıda enerjiye dönüştürüldüğünde gerçekleşen dönüşümler veya bir dizi faaliyetten başka bir şey değildir. Özellikle metabolizma için örneklerden biri, sindirim sürecidir.Genetik:

Genetik, canlı organizmalarda genlerin incelenmesi, varyasyonları ve kalıtım özellikleri ile ilgilenen bir biyokimya dalıdır.

Genetik:

Genetik, canlı organizmalarda genlerin incelenmesi, varyasyonları ve kalıtım özellikleri ile ilgilenen bir biyokimya dalıdır.

Diğer dallar, Hayvan ve Bitki Biyokimyası, Biyoteknoloji, Moleküler Kimya, Genetik mühendisliği, Endokrinoloji, İlaç, Nörokimya, Beslenme, Çevre, Fotosentez, Toksikoloji, vb

Biyokimyanın Önemi ?

Biyokimya, aşağıdaki kavramları anlamak için esastır:

  • Diyeti belirli bir türün hücrelerinin özellikleri olan bileşiklere dönüştüren kimyasal prosesler.
  • Enzimlerin katalitik fonksiyonları.
  • Canlı hücrenin çeşitli enerji gerektiren işlemleri için özellikle tüketilen gıda maddelerinin oksidasyonundan elde edilen potansiyel enerjiyi kullanmak.
  • Doku ve hücrelerin çerçevesini oluşturan maddelerin özellikleri ve aynı zamanda yapıları.
  • Tıp ve biyolojideki temel problemleri çözmek.

Kaynak ve devamını okuman için : Biyokimya Nedir ? Biyokimyanın Dalları Nelerdir ? – Bilgin Var mı ? (bilginvarmi.com)

Biyokimya Nedir? Biyokimya Ne İle Uğraşır?

Biyokimya, bitki, hayvan ve mikroorganizma biçimindeki bütün canlıların yapısında yer alan kimyasal maddeleri ve canlının yaşamı boyunca sürüp giden kimyasal süreçleri inceleyen bilim dalıdır.

Biyokimyanın amacı her şeyden önce, hücre nin temel bileşenleri olan protein, karbonhidrat, lipit gibi organik bileşiklerin ve yaşamsal önem taşıyan kimyasal tepkimelerde en büyük rolü oynayan DNA nükleik asitlerin, vitaminlerin ve hormonların yapısal ve nicel çözümlemesini yapmaktır. Canlılardaki protein bileşimi, besinlerin enerjiye dönüşmesi, kalıtsal özelliklerin kimyasal mekanizmalarla iletilmesi gibi yaşam süreçlerinin araştırılması da yine biyokimyanın ilgi alanına girer

Her yaşam bilimi ve kimya ile uğraşmakta olan fakültede (tıp, eczacılık, biyoloji, ziraat, veteriner vs.) ilgili biyokimya kürsüsü bulunur. İnsan sağlığıyla ilgili bilimler de iki alanda incelenir: 1. Temel biyokimya 2. Klinik biyokimya.

Klinik biyokimya laboratuvar uzmanlığı ise, klinik laboratuvar bilimi ve teknolojisinin hasta bakımı için kullanıldığı bir tıp disiplini olup, sağlık ve hastalıktaki biyokimyasal mekanizmaları, hastalıkların önlenmesi, tanı ve ayırıcı tanı, prognoz ve tedavinin izlenmesindeki testleri, laboratuvar sonuçlarının tıbbi yorumlarını, klinisyenlere konsültasyonunu ve laboratuvar tanıyı içeren, tıbba ve kliniğe özgün bir laboratuvar bilimi ve uzmanlık alanıdır. Türkiye’de tüm tıp uzmanlık alanlarında olduğu gibi, bu alanın uzmanları da 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 9 uncu maddesine göre, 19/06/2002 tarih ve 24790 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Tıpta Uzmanlık Tüzüğü’ne göre yetişmektedirler.

Bu bilim alanının lisans eğitimi Türkiye’de ilk olarak Ege Üniversitesi Biyokimya Bölümü’nde verilmeye başlanmıştır. Bölümde aynı zamanda biyokimya ağırlıklı biyokimyagerlik ve biyoteknoloji ağırlıklı biyokimyagerlik opsiyonları bulunmaktadır. 2011 yılında ise Cumhuriyet Üniversitesi de Biyokimya bölümünü Fen Fakültesi bünyesinde açmıştır.

21. yüzyılın biyolojik bilimler ve biyoteknoloji çağı olacağı kabul edilmektedir. Bilim ve teknolojinin amacı sağlıklı bir çevre ve sağlıklı bir yaşamdır. Bu nedenle bugün hayal bile edilemeyecek olanakların insanlığın hizmetine sunulmasında en büyük pay gelecekte bu meslek üyelerinin olacaktır. Son yılların Nobel bilim ödüllerinin büyük oranda biyokimyasal çalışmalara verilmiş olması bunun en güzel kanıtıdır. İş olanaklarının, biyokimya, biyoteknoloji ve gen teknolojisinde gözlenen gelişmelere paralel olarak yoğunlaşması gelişmiş ülkelerde yayınlanan bilimsel dergilerdeki iş ilanlarının büyük bir kısmının bu alanlara yönelik oluşu ile kanıtlanmaktadır.

KAYNAK : Biyokimya Nedir? Biyokimya Ne İle Uğraşır? » TechWorm (tech-worm.com)

“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor”

Kocaeli’nin Gebze ilçesindeki TÜBİTAK MARTEK’te bulunan StemBio Kordon Kanı, Hücre ve Doku Merkezi’nde kök hücre üretimi yaptıklarını ifade eden Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik, “Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor. Kök hücre tedavisiyle birlikte artık vücudu yeterince insülin üretmeyen bu hastaların, vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve dışarıdan insülin kullanımına gerek kalmaksızın kendi ürettikleri insülinle hayatlarına devam etmeleri mümkün” dedi. StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu ise “Özellikle son 20 yılda kök hücre ve hücresel tedavilerde birçok hastalıkta ki bunlar yaşam süresiyle birlikte artan kronik hastalıklar olmak üzere hastalarımız bu alanda fayda görmekte” ifadelerini kullandı.

Gebze ilçesindeki Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Marmara Teknokent’te (MARTEK) bulunan, 30’un üzerinde hücresel tedavi ürünü üreten ve hastaların hizmetine sunan Stembio Kordon Kanı, Hücre ve Doku Merkezi’nde, StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu ve Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik hem merkezi hem de kök hücre tedavisini anlattı. 

“30’UN ÜZERİNDE HÜCRESEL TEDAVİ ÜRETEN BİR MERKEZ” 

Vücudun 200 farklı tipte hücreden oluştuğunu belirten StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu “Kök hücreler vücudumuzu oluşturan birçok hücreye dönüşme potansiyelinde. Dolayısıyla vücudumuz, 200 farklı tipte hücreden oluşuyor. Bunların farklı yapı, fonksiyonları var ve farklı amaçlar için çalışıyorlar. Kök hücre ve hücresel tedavilerin üretilmesi ve bunların klinik tıpta kullanılması için de laboratuvarların belli altyapıya ihtiyacı var. Merkezimiz 800 metrekare GMP alanında, 30’un üzerinde hücresel tedavi ürünü üreten ve hastaların hizmetine sunan bir merkez. Dolayısıyla bu işlemlerin uluslararası regülasyon ve ulusal kanunlara uygun bir şekilde yapılması gerekiyor. Farklı hastalık gruplarında, onlarca hastalıkta klinik başvuru dosyası hazırlayarak Sağlık Bakanlığı’na sunuyoruz ve burada ilgili klinisyenlerimizin hücresel tedavi ürünlerinden fayda sağlamasını gösteriyoruz” dedi. 

“HASTAMIZ DA HEKİMİMİZ DE GÜVENLİ ÜRÜNE ERİŞMİŞ OLUYOR” 

İki temel nokta olduğunu belirten Doç. Dr. Burğucu, “Bunlardan bir tanesi hastanın korunması, bir diğeri de uygulayıcı hekimin güvenli ürüne erişmesi. Dolayısıyla tüm standartlara uygun olan hücresel tedavi ürünleri laboratuvardan serbest bırakıldığı zaman hastamız da hekimimiz de güvenli ürüne erişmiş oluyor ve tıbbi süreçlerde onlara destek sağlamış oluyoruz. Laboratuvarların altyapısı özellikle dışarıdan herhangi bir kontaminasyona yer vermeyecek şekilde uygun, steril edilmiş, iklimlendirilmiş hava şartları sağlayan ve özel kıyafetlerle çalışan, yetişmiş elemanların olduğu merkezler. Bunun dışında bakanlık tarafından onay almış olması ve rutin denetimlerde de bu standartları sürdürülebilir olduğunu göstermesi gerekiyor. Özellikle son 20 yılda kök hücre ve hücresel tedavilerde birçok hastalıkta ki bunlar yaşam süresiyle birlikte artan kronik hastalıklar olmak üzere hastalarımız bu alanda fayda görmekte” ifadelerini kullandı. 

“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor”

“DİKKAT ETMEMİZ GEREKEN DOĞRU HASTAYA DOĞRU KÖK HÜCRE UYGULANMASI” 

Kök hücre tedavisiyle 100 binlerce hastanın fayda gördüğünü belirten Doç. Dr. Buğrucu, “Kök hücre ve hücresel tedavilerin klinik anlamda yoğun bir şekilde kullanıldığı tarih 2010 yılı ve sonrasında. Biz bunları veri tabanlarından takip ediyoruz. Son 10 yılda binlerce çalışma yayınlandığını ve buradan 100 binlerce hastanın fayda sağladığını görüyoruz. Fakat burada dikkat etmemiz gereken doğru hastaya, doğru kök hücre ya da hücresel tedavi ürününün uygulanması. Ülkemizde de bu konuda çok iyi durumdayız. Özellikle hematopoetik kök hücre naklinde 100’ün üzerinde uygulayıcı merkezimiz olduğu gibi, bizim gibi Sağlık Bakanlığı’ndan onaylı başka merkezlerde bulunmakta” dedi. 

“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor”

“VÜCUTLARI TEKRAR İNSÜLİN ÜRETMEYE BAŞLIYOR” 

Kök hücre uygulamasıyla beraber insanların insülin ihtiyaçlarının büyük oranda ortadan kalktığını belirten Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik ise “Kök hücre tedavisi, diyabetli hastalarda artık yepyeni bir umut. Bu, vücudu yeterince insülin üretmeyen bireyler için, Tip 1 ya da ara form diyabetler için yeni bir tedavi modalitesi. Bu hastaların çoğu yoğun insülin tedavisi kullanmaktaydı ve büyük bir kısmı insülin tedavisine rağmen kan şekeri kontrolü sağlamakta sıkıntı çekmekteydi. Kök hücre tedavisiyle birlikte artık vücudu yeterince insülin üretmeyen bu hastaların, vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve dışarıdan insülin kullanımına gerek kalmaksızın kendi ürettikleri insülinle hayatlarına devam etmeleri mümkün. Bu gerçekten çığır açıcı bir tedavi. Yepyeni bir tedavi ve özellikle yurt dışı kaynaklı sonuçlar çok umut verici. Türkiye’de de artık bu konuda çok önemli büyük merkezler var ve şu an biz bu büyük merkezlerden bir tanesindeyiz. Dünya standartlarında kök hücre üretimi yapılabiliyor ve bu sayede bilhassa vücudu insülin üretmeyen ya da insülin üretimi çok azalmış bireylerde kök hücre uygulamasıyla beraber vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve bu insanların insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor” diye konuştu. 

“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor”

“KÖK HÜCRE UYGULAMALARI YAYGINLAŞINCAYA KADAR İNSÜLİN İHTİYAÇLARI ORTADAN KALKMIYORDU” 

Yapılan uygulamayla vücudun tekrar insülin ürettiğini belirten Prof. Dr. Çelik, “Şeker hastalarının çoğunda aslında vücut insülin üretiyor. Bu bireyler farklı tedavi ediliyorlar. Pankreasa kök hücre uygulaması, vücudu insülin üretmeyen çoğu genç erişkin ya da çocuk hastaları için geçerli olan bir tedavi. Bunlar Tip 1 ya da Tip 1.5 ara form diyabeti olarak adlandırılıyorlar ve bu insanlar ne kadar perhiz yapsalar ne kadar spor yapsalar bile insülin ihtiyaçları ortadan kalkmıyordu ta ki kök hücre uygulamaları yaygınlaşıncaya kadar. Kök hücre uygulamasıyla beraber artık vücutları tekrar insülin etmeye başlıyor ve bu sayede insülin ihtiyaçları ortadan kalkıyor” dedi. 

“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor”

“TEKRAR İNSÜLİN ÜRETMEYE BAŞLAMASIYLA KONTROL ALTINA ALINIYOR” 

Uygulamalarla sürecin baştan sona değiştiğini söyleyen Prof. Dr. Çelik, “Tip 2 diyabette durum biraz farklı. Orada perhiz yapmak, ilaç kullanmak, spor yapmak ya da diyabetle alakalı ameliyat geçirmek, olayı büyük oranda çözebiliyor ama Tip 1 diyabette ya da ara form diyabette vücudunuz yeterince insülin üretmediği için şimdiye kadar hep insülin dışarıdan almak zorundaydınız ancak kök hücre uygulamaları bunu baştan sona değiştiriyor. Çünkü kök hücre tedavisi pankreasın yeterince insülin üretmeyen hücrelerinin yerini alıyor ve insülin üreten hücre sayısının artışını sağlıyor. Bu sayede hastalık, bedenin tekrar insülin üretmeye başlamasıyla beraber kontrol altına alınıyor” ifadelerini kullandı. 

Kaynak: https://www.dha.com.tr/saglik-yasam/kok-hucre-uygulamasiyla-insulin-ihtiyaci-buyuk-oranda-ortadan-kalkiyor-2360521

Mitoz Geçiren İnsan Mezenkimal Kök Hücresi

Mezenkimal kök hücreler (MSCs), vücuttaki birçok farklı doku türüne dönüşme potansiyeline sahip olan çok yönlü hücrelerdir. Bu hücreler kemik iliği, yağ dokusu, sinovyal sıvı, deri ve hatta diş pulpası gibi çeşitli kaynaklardan elde edilebilir. MSC’ler, kemik, kıkırdak, kas, yağ ve sinir dokuları gibi mezenkimal dokulara farklılaşabilir.

Mitoz Geçiren İnsan Mezenkimal Kök Hücreleri: Mitoz, hücre bölünmesinin temel mekanizmasıdır ve kök hücrelerin çoğalması için gereklidir. İnsan mezenkimal kök hücreleri, mitoz yoluyla çoğalır ve kendilerini yeniler. Bu süreç, hücrelerin sayısını artırarak, hasarlı dokuları onarmak veya yeni dokular oluşturmak için gerekli olan hücre miktarını sağlar.

Mitoz Süreci: Mitoz sırasında, bir hücre DNA’sını kopyalar ve ardından iki yeni hücreye bölünür. Mitoz beş aşamada gerçekleşir:

  1. Profaz: Hücre, DNA’sını yoğunlaştırır ve çekirdek zarı çözülmeye başlar.
  2. Metafaz: Kromozomlar hücrenin ortasında sıralanır.
  3. Anafaz: Kromozomlar birbirinden ayrılarak hücrenin zıt kutuplarına çekilir.
  4. Telofaz: Yeni çekirdek zarları oluşur ve hücre bölünmesi tamamlanmak üzeredir.
  5. Sitokinez: Hücre, sitoplazmasını ikiye böler ve iki yeni hücre oluşur.

Mezenkimal kök hücrelerin mitoz geçirme yeteneği, onların terapötik uygulamalarda kullanılabilirliğini artırır. Örneğin, hasarlı dokuya enjekte edildiklerinde, bu hücreler mitoz yoluyla çoğalır ve eksik dokuları tamamlayarak iyileşmeyi hızlandırabilir. Ayrıca, bu hücrelerin immünomodülatör (bağışıklık sistemi düzenleyici) özellikleri de vardır, bu da onları otoimmün hastalıkların tedavisinde potansiyel bir araç haline getirir.

Mezenkimal kök hücreler, günümüzde doku mühendisliği, rejeneratif tıp ve çeşitli hastalıkların tedavisinde geniş bir araştırma alanı olarak ön plandadır.

Kaynak: Pittenger, M. F. et al. (1999). “Multilineage Potential of Adult Human Mesenchymal Stem Cells”. Science.