Kalın Bağırsak Kanseri İçin Geliştirilen İlaç Denemelerde % 100 Başarılı Oldu

Kalın bağırsak kanseri için geliştirilen yeni bir ilacın denemelerinde  tüm hastalarda tümörü yok edebildiği bulundu. 42 hastanın yer aldığı 2.Faz denemelerde hastaların ilerlemiş kalın bağırsak kanserinin, görülmemiş bir şekilde tümüyle tedavi edildiği raporlandı. Jemperli (dostarlimab-gxly) adı verilen ilacın , kolorektal kanserlerin % 5 ila 10’unu oluşturan uyumsuz kanserlerde (dMMR) büyük bir potansiyeli olduğu gösterilmişti. 2.Faz aşamasında ilk 24 hastanın tümüyle klinik yarar sağladığı ve ortalama 26 ayda kanserden iz kalmadığı gösterildi. Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi’nde (MSK) araştırmacı ve onkolog olan Dr. Andrea Cercek, “Bu bulgular, dostarlimab-gxly’nin lokal olarak ilerlemiş dMMR rektum kanserinin tedavisinde, yaşamı değiştiren tedaviye gerek kalmadan kalıcı tam tümör gerilemesine yol açan yeni bir yaklaşım olarak potansiyelini göstermektedir.

Bir klinisyen olarak, dMMR klaın bağırsak kanserinin standart tedavisinin zayıflatıcı etkisini ilk elden gördüm ve dostarlimab-gxly’nin bu hastalardaki potansiyeli konusunda heyecanlıyım.” İlaç, kemoterapi ve radyasyon ihtiyacını ortadan kaldıran, son derece umut verici bir birinci basamak tedavi seçeneğidir. Mevcut tedavi etkili olsa da,çok invazivdir ve uzun vadelde yaşam kalitesini etkiler. Bununla beraber, hastaların üçte biri kanserlerinin metastaz yaptığını ve ölümcül hale geldiğini görecektir.

Ameliyat olanlar ise genellikle bağırsak, idrar ve cinsel işlev bozukluğunun yanı sıra ikincil kanserler ve kısırlık da dahil olmak üzere yaşam boyu sürecek hayat değiştirici etkiler yaşıyor. Dr. Luis Diaz Jr, ön deneme araştırmalarının bu ilacın kanseri hedeflemede ne kadar etkili olduğunu göstermesinin ardından geçen yıl “MMR(d) mutasyonuna sahip bir tümörün sadece immünoterapi kullanarak gerilemesini ve sonunda yok olmasını sağlayıp sağlayamayacağımızı görmek istedik” dedi. Kemoterapiden farklı olarak dostarlimab-gxly, programlanmış ölüm reseptörü-1 (PD-1) bloke edici bir monoklonal antikor olup vücuda girerek PD-1 T hücreleri proteinine bağlanır ve bu bağışıklık hücrelerini kanser hücrelerine saldırmaya teşvik eder. Klinik kullanımdan önce hala erken aşamalarında olsa da, başarılı, invazif olmayan kanser tedavisi için ‘harika bir ilaç’ olarak çoktan abartıldı.

İlaç geçen yıl FDA tarafından endometrium kanseri için kemoterapinin yanı sıra tamamlayıcı bir tedavi olarak onaylandı. Jemperli’nin arkasındaki ilaç şirketi GSK, şimdi benzer etkili sonuçlar elde etmeyi umarak diğer kolorektal kanser türleri üzerinde çalışmalar yürütecek. GSK Kıdemli Başkan Yardımcısı Hesham Abdullah, “42 hastada hiçbir hastalık kanıtı olmadığını gösteren veriler dikkate değerdir.Bu sonuçlar bizi, dMMR lokal ileri evre rektum kanserli hastalar için küratif amaçlı bu ortamda dostarlimab-gxly’nin potansiyelini anlamaya bir adım daha yaklaştırıyor. Devam etmekte olan AZUR-1 ve AZUR-2 tescil çalışmalarımızda dostarlimab-gxly’yi belirli kolorektal kanserlerde değerlendirmeyi dört gözle bekliyoruz.” GSK yaptığı açıklamada, hastaların üçüncü derecenin üzerinde yan etki yaşamadığını, çoğunun hafif veya orta derecede advers(yan etki) reaksiyonlar yaşadığını söyledi. Şirket, ilacın güvenlik ve toleransının “ajanın bilinen güvenlik profiliyle tutarlı” olduğunu kaydetti.

Kaynak ve devamını okuman için : Kalın Bağırsak Kanseri İçin Geliştirilen İlaç Denemelerde % 100 Başarılı Oldu (gercekbilim.com)

Jeologlar “Kartopu Dünya” Dönemine Dair Güçlü Kanıtlar Buldu!

Uluslararası bir araştırma ekibi, İskoçya ve İrlanda’daki Port Askaig Formasyonu’nda “kartopu Dünya” döneminin kapsamlı bir jeolojik kaydını buldu. 662-720 milyon yıl öncesine tarihlenen bu kayalar, Dünya’nın tamamen buzla kaplı olduğu dönemi belgeliyor ve karmaşık yaşamın başlangıcına ışık tutuyor. Bulgular, aşırı soğuk koşulların çok hücreli yaşamın evrimine katkıda bulunmuş olabileceğini gösteriyor. Bu keşif, Kriyojeniyen Dönemi’nin başlangıcını gösteren resmi bir jeolojik işaret olarak değerlendirilebilir.

“Kartopu Dünya” olarak bilinen dönem, Dünya tarihinin en dramatik iklim olaylarından biridir. Bu dönemde, gezegenin büyük bir kısmının, hatta bazı teorilere göre tamamının, kalın buz tabakalarıyla kaplı olduğu düşünülmektedir. Bu dönem, yaklaşık 720 ila 635 milyon yıl önce gerçekleşti ve Kriyojeniyen Dönemi olarak adlandırılan buzul çağlarının bir parçasıydı.

Port Askaig Formasyonu ve Bulunan Kanıtlar

İskoçya ve İrlanda’daki Port Askaig Formasyonu’nda bulunan jeolojik kanıtlar, Kartopu Dünya hipotezini destekleyen önemli veriler sunuyor. Bu formasyondaki kayalar, Dünya’nın yüzeyinin tamamına yakınının kalın bir buz tabakasıyla kaplı olduğu döneme işaret ediyor. Kayalarda bulunan jeolojik katmanlar, buzul hareketleri, glasyal tortular ve soğuk iklimin izlerini taşıyor.

Kartopu Dünya Teorisi

Kartopu Dünya teorisine göre, bu aşırı buzul dönemi, Güneş’ten gelen enerji miktarındaki azalma, atmosferdeki karbondioksit seviyesinin düşmesi gibi çeşitli faktörler nedeniyle ortaya çıktı. Dünya’nın yüzeyi neredeyse tamamen buzla kaplandığında, bu durum iklimin daha da soğumasına neden oldu, çünkü beyaz buz tabakaları Güneş ışığını uzaya geri yansıtarak, gezegenin daha da soğumasına yol açtı.

Karmaşık Yaşamın Evrimi

Bu zorlu çevre koşullarına rağmen, Kartopu Dünya dönemi, çok hücreli yaşamın evriminde kritik bir rol oynamış olabilir. Aşırı koşullar, yaşamın adaptasyon ve dayanıklılık mekanizmalarını geliştirmesine neden olmuş olabilir. Bu dönemin sonunda, volkanik aktiviteler nedeniyle atmosfere salınan büyük miktarda karbondioksit, buzların erimesine ve daha sıcak bir iklimin geri dönmesine yol açtı. Buzların erimesiyle birlikte, okyanuslara büyük miktarda besin maddesi salındı ve bu, oksijen seviyelerinin artmasına ve karmaşık yaşamın gelişmesine zemin hazırladı.

Jeolojik İşaretlerin Önemi

Port Askaig Formasyonu’nda bulunan kayalar, Kriyojeniyen Dönemi’nin başlangıcını işaret eden bir jeolojik sınır olarak değerlendirilebilir. Bu bulgular, gezegenimizin geçmiş iklim değişikliklerini ve bu değişimlerin yaşamın evrimi üzerindeki etkilerini anlamak açısından büyük önem taşıyor. Ayrıca, Dünya’nın iklim sistemlerinin ne kadar kırılgan olabileceğini ve buzul çağlarının gezegen üzerindeki etkilerini anlamamız açısından da kritik bir yer tutuyor.

Kartopu Dünya’nın Mirası

Kartopu Dünya teorisi, modern bilimde geniş bir kabul görse de, buzul döneminin kapsamı ve etkileri hâlâ tartışma konusu. Yine de, bu dönemden alınan dersler, Dünya’nın iklim sistemleri, küresel soğuma ve ısınma süreçleri, biyosferin dayanıklılığı ve evrimi konularında önemli ipuçları sunuyor.

Kaynak: Sıradışı Bilim

Akrepler Neden Mor Ötesi Işın Altında Parlayacak Şekilde Evrimleşti?

Bilim insanları uzun bir süredir mor ötesi ışın altında akreplerin neden parlak yeşil olacak şekilde parladıklarını biliyorlardı; ancak bunun gizemini ancak 2011 senesinde çözebildiler. Yani bu yetenek, uzun süredir biliniyor olmasına rağmen, evrimsel sebepleri uzun bir süre karanlıkta kalmıştı.

Oklahoma Üniversitesi’nden biyolog Douglas Griffin bu “floresan” özelliği analiz etti ve akreplerin, daha önce hiç bilinmediği şekilde, etraftaki ışığı kuyruklarıyla algıladıklarını ortaya koydu!…

Akreplerin mor ötesi (ultraviyole, UV) ışık altında parlaması, bilim insanlarının uzun zamandır ilgisini çeken bir fenomendir. Bu özellik, akreplerin kitin tabakasında bulunan ve UV ışık altında mavi-yeşil renkte parlayan bazı kimyasal bileşiklerden kaynaklanır. Ancak, bu parlamanın evrimsel anlamı konusunda kesin bir görüş birliği bulunmamaktadır. Yine de, çeşitli teoriler ortaya atılmıştır:

1. Görünürlükten Korunma (Kendi Kendine Kamuflaj)

Bir teoriye göre, akrepler UV ışığı algılayabiliyor olabilir ve parlamaları çevrelerindeki UV ışığını azaltarak onları daha az görünür kılabilir. Akreplerin çoğu gece aktiftir ve dolayısıyla parlak ışıklardan kaçınırlar. Parlamaları, doğal ışık kaynaklarından gelen UV ışığını emerek veya yansıtarak, onları daha karanlık hale getirebilir ve böylece avcılardan korunmalarını sağlayabilir.

2. Avcıları Uyarma veya Kandırma

Bir diğer teori, bu parlaklığın avcılara yönelik bir uyarı işlevi görebileceğini öne sürer. Parlak renkler, doğada genellikle zehirli veya tehlikeli hayvanlarla ilişkilidir. Akrepler de zehirli olduklarından, UV ışık altında parlamaları, potansiyel avcıları caydırıcı bir işaret olarak evrimleşmiş olabilir.

3. Sosyal İletişim

Bazı araştırmacılar, bu parlamanın akrepler arasında bir iletişim aracı olabileceğini düşünüyor. Akreplerin düşük ışık koşullarında birbirlerini tanımasına yardımcı olabilir veya eş bulma süreçlerinde rol oynayabilir.

4. Çevresel Değişikliklere Karşı Duyarlılık

UV ışık altında parlayan kimyasallar, akreplerin çevresel değişikliklere daha duyarlı hale gelmesini sağlayabilir. Örneğin, akreplerin deri tabakası UV ışığını emdiğinde, bu onların çevrelerindeki ışık koşullarını algılamalarına ve tehlikeli olabilecek açık alanlardan kaçınmalarına yardımcı olabilir.

5. Radyasyondan Korunma

Bu parlaklığın, akreplerin güneşten gelen zararlı UV ışınlarına karşı koruyucu bir işlevi olabileceği de düşünülüyor. Parlak pigmentler, UV ışığını emerek ya da yansıtarak, akreplerin derin dokularına zarar gelmesini önleyebilir.

Sonuç

Akreplerin neden UV ışık altında parladığına dair kesin bir cevap henüz bulunmamış olsa da, bu durumun farklı işlevleri olabilir. Bu fenomenin birden fazla evrimsel avantaja sahip olma olasılığı da göz önünde bulunduruluyor. Parlaklık, akreplerin hayatta kalma stratejilerinin bir parçası olabilir ve bu strateji, onların milyonlarca yıl boyunca varlıklarını sürdürmelerine katkıda bulunmuş olabilir.

Kaynak: Sıradışı Bilim

42 Bin Yıllık Tay

Kuzey Sibirya’ daki buzullar içinde donmuş vaziyette bulunan 42 bin yıllık tay ortaya çıkarıldı.

Tay,, tüm vücuduyla korunmuş halde; öyle ki kalp damarlarında sıvı kan almak mümkün. kan klonlanarak, tayın soyu yaşama döndürülmeye çalışılıyor.

Kuzey Sibirya’da yer alan donmuş topraklarda (permafrost), 42 bin yıllık bir tay fosili keşfedildi. Bu tay, Yarkutya bölgesinde bulunan Batagaika krateri olarak bilinen devasa bir çukurda ortaya çıkarıldı. Tayın ait olduğu türe ait kalıntılar, oldukça nadir ve önemli buluntular arasında yer alıyor. Tay, dönemin koşulları nedeniyle olağanüstü bir şekilde korunmuş, bu sayede hem dış yapısı hem de iç organları büyük ölçüde bozulmadan günümüze kadar ulaşmış.

Bu fosilin en dikkat çekici özelliklerinden biri, kalp damarlarında hala sıvı kan bulunmasıdır. Bu bulgu, bilim dünyasında büyük bir heyecan uyandırdı. Modern teknoloji sayesinde, tayın kanı üzerinde yapılan araştırmalar, klonlama çalışmalarına kapı araladı. Bilim insanları, bu sıvı kanı kullanarak tayın DNA’sını izole etmeye ve ardından klonlama yoluyla bu soyu tükenmiş türü yeniden canlandırmaya çalışıyor.

Tay, yaklaşık 42 bin yıl önce, Pleistosen döneminde yaşamış. Bu dönem, mamutlar, tüylü gergedanlar ve büyük kedigiller gibi birçok büyük memelinin yaşadığı bir çağdı. Ancak iklim değişiklikleri ve insan faaliyetleri nedeniyle bu türlerin büyük bir kısmı yok oldu. Donmuş topraklarda bu tür fosillerin keşfi, bu hayvanlar hakkında daha fazla bilgi edinmemizi sağlıyor. Aynı zamanda, bu tür keşifler sayesinde, yok olmuş türlerin genetik materyalleri üzerinde yapılan çalışmalarla, türlerin yeniden hayata döndürülmesi hedefleniyor.

Bu tür klonlama çalışmaları, bilimsel olarak oldukça zorlayıcıdır. Ancak, benzer projelerde kullanılan modern genetik teknikler ve CRISPR gibi gen düzenleme teknolojileri sayesinde, teorik olarak bu tür bir yeniden canlandırma mümkün görünüyor. Eğer bu girişimler başarılı olursa, bu tayın ve belki de başka nesli tükenmiş türlerin tekrar doğaya kazandırılması söz konusu olabilir.

Ancak, bu tür çalışmalar etik soruları da beraberinde getiriyor. Nesli tükenmiş bir türü geri getirmek, ekolojik dengeye ne gibi etkiler yapar? Yaşam alanları ve besin kaynakları olmayan bu türler için uygun bir ortam yaratmak mümkün mü? Bu sorular, bilim dünyasında tartışılmaya devam ediyor. Yine de, Kuzey Sibirya’da bulunan bu 42 bin yıllık tay, hem bilimsel hem de etik anlamda önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor.

Kaynak: Sıradışı Bilim

Yeniden Diş Çıkartabilecek İlacın Klinik Denemeleri Başlıyor…

Bazı köpekbalıkları her hafta yeni bir set diş çıkarırken, bazı timsahlar ömürleri boyunca binlerce diş değiştirebilirler. İşte bu sınırsız diş değiştirme özelliği insanlılar gibi memeliler için geçerli değildir. İnsanın ancak 32 dişi olabilir. Japonya’dan bilim insanları, insanların tümüyle yeni bir diş çıkarmasını sağlayabilecek deneysel bir ilaç denemesine başlayacak. 2024 Temmuz ayına planlanan ilk klinik denemede, doğuştan diş yoksunluğu ile doğan yani diş agenezesi hastaları olacak. Ayrıca 2030’a kadar bu tedavinin diğer insanlar için genel kullanıma sunulabileceği belirtiliyor.

“Aslen yeni dişler çıkarabilmek her diş hekiminin hayalidir. Yüksek lisanstan beri bu konu üzerinde çalışıyorum. Eminim ki bunu mümkün kılabiliriz,” diyor Osaka’daki Tıbbi Araştırma Enstitüsü Kitano Hastanesi’nde baş araştırmacı ve diş hekimliği ve ağız cerrahisi bölümü başkanı Katsu Takahashi. Araştırmacılar ilk başta, farelerde diş çıkmasını sağlayabilecek uterus uyarımlı USAG-1 ile ilişkili bir antibadi keşfetti. Bu antibadi, diş agenezesi ile doğan farelerde yeni diş büyümesini stimüle edebiliyor. Esasen, bilim insanları USAG-1 diğer proteinlerle etkileşime girerek diş büyümesini baskıladığını keşfetti. İşte bu etkileşim bloke edildiğinde kemik morfogenetik protein sinyalleşmesi sağlanarak, yeni diş büyümesini tetikliyor. 2018’deki fare denemelerinin ardından, gelinciklerde yapılan deneyler; yeni dişlerin çıkarılmasında benzer bir başarı sergiledi. Hayvanlar, komşu dişlerle aynı şekil ve yapıya sahip yedinci bir ön diş çıkardılar.

“Bu sayede ilacın klinik kullanımının önünün açılacağını düşünüyoruz,” diyor Takahashi. Bilim insanları, yıllardır köpekbalığı gibi hayvanların nasıl sürekli diş çıkarabildiğine dair genetik ifadenin kodunu kırmaya çalışıyordu. Fakat yapılan bu deneysel araştırmaları insanlara adapte oldukça çetrefilli bir işti. Orjinal araştırma 2021’de  

Science Advances dergisinde yayınlandı.

Kaynaklar: The Mainichi, Medical Research Institute Kitano Hospital

Kaynak ve devamını okuman için : Yeniden Diş Çıkartabilecek İlacın Klinik Denemeleri Başlıyor (gercekbilim.com)

Cam Kaplı DNA Malzemesi Çelikten 4 Kat Güçlü Özellikler Sergiliyor…

Connecticut Üniversitesi’nden bilim insanları DNA ve cam kullanarak, hem hafif hem de çok sağlam bir malzeme üretti. Yeni geliştirilen materyalin çelikten 4 kat daha güçlü ve 5 kat daha az yoğun olduğu belirtiliyor. Normalde dayanım ve ağırlık birbiriyle zıt karakterlerdir. Fakat bilim insanları, DNA ve cam kullanarak benzersiz bir malzeme yarattı. Günümüzde DNA özellikle veri depolama özelliği nedeniyle bilinse de esneyebilir ya da burkulabilir.

Diğer taraftan cam da kırılgan görülebilir fakat bu çatlaklardan kaynaklandığından, küçük parça camlar çok güçlü olabilir. Küçük cam parçaları ise kusursuzdur. İşte yeni araştırmada malzemelerin bu özelliğinden faydalanıldı. Önce DNA’yla başlanarak kafes benzeri şekiller oluşturacak şekilde programlandı. Sonra bu camsı malzemeyle kaplanarak, birkaç yüz atom kalınlığında tabakalar oluşturuldu. Sonunda ortaya camla kaplanmış ince DNA tabakaları çıktı. Bu sarmallar çok ince ,hafif ve güçlü yapıda ve bir çerçeve oluşturdu. Yapılan testlerde bilim insanları DNA nanokafes malzemesinin 5 giga paskal(GPa) basınca kadar dayandığını buldu.

Araştırmacılar malzemenin çelikten 4 kat daha güçlü olduğunu fakat yoğunluğunun 5de biri olduğunu ifade ediyor. “Yoğunluğa göre bakıldığında, bizim malzememiz bilinen en güçlü malzemedir,” araştırmanın yazarlarından Seok-Woo Lee. Araştırmacıların yeni hedefi, farklı DNA yapıları kullanmak ve de karbid seramik gibi malzemelere geçerek, daha da güçlü malzemeler üretmektir. Çalışmanın eş yazarı Oleg Gang, “DNA kullanarak tasarlanmış 3 boyutlu çerçeve nanomateryalleri oluşturma ve bunları mineralleştirme yeteneği, mühendislik mekanik özellikleri için muazzam fırsatlar sunuyor. Buna rağmen, onu bir teknoloji olarak kullanabilmemiz için daha çok araştırma yapmak gerekiyor,” diyor.

Araştırma , Cell Reports Physical Science dergisinde yayınlandı .

Kaynaklar:  University of Connecticut https://newatlas.com/materials/dna-coated-glass-material-4x-strength-steel/

Kaynak ve devamını okuman için : Cam Kaplı DNA Malzemesi Çelikten 4 Kat Güçlü Özellikler Sergiliyor (gercekbilim.com)

Genlerin değiştirilmesi meyve sineklerinin hücrelerini yenilemesine yardımcı olabilir

Floresan işaretleyicilerle etiketlenmiş, yetişkin bir meyve sineğinin inanılmaz derecede küçük bağırsağı. ©2024 Yuichiro Nakajima CC-BY-ND

İnsanlar deniz yıldızları gibi tüm uzuvlarını yenileyemeyecek olsa da, meyve sinekleriyle yapılan bazı yeni genetik çalışmalar bazı şaşırtıcı sonuçlar ortaya koydu. Tokyo Üniversitesi’nden bir ekip, basit organizmalardan vücut parçalarını ve dokularını yenilemelerine yardımcı olan belirli genlerin diğer hayvanlara aktarılabileceğini buldu. Bu genler daha sonra sineklerdeki bir bağırsak sorununu bastırdı ve daha karmaşık organizmalarda gençleşme için bazı yeni mekanizmaları ortaya çıkarabilir. Bulgular, 1 Ağustos’ta BMC Biology dergisinde yayınlanan bir çalışmada ayrıntılı olarak açıklanmıştır .

Denizanası ve yassı solucanlar da dahil olmak üzere bazı hayvanlar tüm vücutlarını yenileyebilir. Bilim insanları hala nasıl olduğunu bilmese de, muhtemelen yenilenmeye izin veren belirli genler vardır. Aynı genler uzun vadeli kök hücre işlevlerini de koruyabilir.

Kök hücreler uzun bir zaman diliminde bölünebilir ve kendilerini yenileyebilir ve bir tür iskelet anahtarı gibidir. Mutlaka uzmanlaşmış olmasalar da, zamanla kan hücreleri ve beyin hücreleri de dahil olmak üzere potansiyel olarak daha uzmanlaşmış hücrelere dönüşebilirler . Çok sınırlı rejeneratif becerilere sahip memeliler ve böcekler, evrim süreci boyunca bu genleri kaybetmiş olabilir. 

Çalışmanın ortak yazarı ve Tokyo Üniversitesi Eczacılık Bilimleri Lisansüstü Okulu biyoloğu Yuichiro Nakajima yaptığı açıklamada , “Düşük rejenerasyonlu hayvanlara bu rejenerasyonla ilişkili genlerin yeniden tanıtılmasının, rejenerasyon ve yaşlanma süreçlerini etkileyip etkilemeyeceği belirsizdir.” dedi .

Bu yeni çalışmada Nakajima ve ekibi, yassı solucanlar gibi yüksek rejeneratif kapasiteye sahip hayvanlara özgü olan gen grubuna odaklandı. Bu genlere HRJD’ler veya yüksek rejeneratif türe özgü JmjC alanı kodlayan genler adı verildi . HRJD’leri meyve sineğine ( Drosophila melanogaster ) aktardılar ve sağlıklarını mavi bir boya ile takip ettiler. Bu renk tonu sayesinde sineğe Şirin lakabını taktılar. 

Araştırmacılar meyve sineklerinin bağırsak sağlığını mavi bir boya ile takip ediyorlar, bu yüzden Smurf adını almışlar. Yaşlanma nedeniyle hasar gören meyve sineği bağırsakları mavi boyayı sızdırıyor, bu görüntüde solda HRJD modifiye edilmiş bir sinek ve sağda aynı yaşta modifiye edilmemiş bir sinek görülüyor. KREDİ: ©2024 Hiroki Nagai CC-BY-ND.

Başlangıçta, HRJD destekli bu meyve sineklerinin yaralandığında dokuyu yenileyeceğini umuyorlardı . Bu olmadı. Ancak ekipte, başka bir şey fark eden bir meyve sineği bağırsak uzmanı Hiroki Nagai vardı. Bazı yeni fenotipler vardı -veya belirli bir genden gelen göz rengi veya saç rengi gibi özellikler.  

Nakajima, “HRJD’ler bağırsak kök hücre bölünmesini artırırken, yaşlı sineklerde yanlış farklılaşan veya bozulan bağırsak hücrelerini de baskıladı” dedi. Bu , antibiyotiklerin yanlış farklılaşmış bağırsak hücrelerini baskılayıp, bağırsak kök hücre bölünmesini baskılamasından  farklıdır .

[İlgili: Hidralar başlarını yeniden büyütebilirler. Bilim insanları bunu nasıl yaptıklarını bilmek istiyorlar .]

“Bu nedenle, HRJD’lerin meyve sineklerinin yaşam süreleri üzerinde ölçülebilir bir etkisi oldu ve bu da yeni yaşlanma karşıtı stratejilerin geliştirilmesi için kapıyı açtı veya en azından ipuçları sağladı,” dedi Nakajima. “Sonuçta, insan ve böcek bağırsakları hücresel düzeyde şaşırtıcı derecede çok ortak noktaya sahip.”

Meyve sinekleri biyolojik araştırmalarda ünlü test denekleri . İnsanlarda hastalıklara neden olan genlerin yüzde 75’ini paylaşıyorlar , hızlı ürüyorlar ve genetik kodlarını değiştirmek oldukça kolay. Ancak, nispeten kısa yaşamlarına ve hızlı üreme ve olgunlaşma oranlarına rağmen, tam yaşlanma süreçlerini incelemek yine de yaklaşık iki ay sürdü. 

Soldaki iki görüntü yaşlanmayla bozulan bağırsak proteinlerini gösteriyor ve sağdakiler aynı proteinlerin HRJD genleri nedeniyle yaşa bağlı mekanizmalara karşı daha iyi korunduğunu gösteriyor. KAYNAK: ©2024 Hiroki Nagai CC-BY-ND.

Ekip, gelecekteki çalışmalarda HRJD’lerin moleküler düzeyde nasıl çalıştığını daha yakından incelemek istiyor. 

“HRJD’lerin moleküler işleyişinin ayrıntıları hala çözülemedi. Ayrıca tek başlarına mı yoksa başka bir bileşenle birlikte mi çalıştıkları belirsiz,” dedi Nakajima. “Bu nedenle, bu yolculuğun sadece başlangıcı, ancak artık modifiye edilmiş meyve sineklerimizin gelecekte kök hücre gençleşmesinin benzeri görülmemiş mekanizmalarını ortaya çıkarmak için değerli bir kaynak olarak hizmet edebileceğini biliyoruz. İnsanlarda bağırsak kök hücreleri yaşla birlikte aktivitelerinde azalma yaşar, bu nedenle bu araştırma kök hücre tabanlı terapiler için umut verici bir yoldur.”

Kaynak: Popular Scıence

Sağlıklı bir toprağın ‘rave’ benzeri seslerini duyun

Eko-akustikle dinleme, yeraltındaki biyolojik çeşitliliği izlemek için yeni ortaya çıkan bir yöntemdir.

Topraktan gelen gürültü arttıkça, örümcekler ve solucanlar gibi onu besleyen daha fazla canlının olması anlamına geliyor.

Ayaklarınızın hemen altında oldukça gizli bir toprak “çılgını” yaşanıyor.  Sağlıklı toprak , insan kulaklarının gerçekten duyamayacağı ama gerçekte var olan bir ses uğultusu yaratıyor. Avustralya’daki Flinders Üniversitesi ve Çin Bilimler Akademisi’ndeki ekologlar yakın zamanda bu fenomeni dinlediler ve  topraktaki tıkırtıların ve kabarcık patlamalarının özel kayıtlarını yaptılar .

Bu kaotik ses manzaraları karışımı, toprakta hangi tür canlıların yaşadığını ölçmenin bir yolu olabilir. Ekibin yakaladığı seslerin karmaşıklığı ve çeşitliliğinin, örümcekler, solucanlar, böcekler ve karıncalar da dahil olmak üzere daha fazla toprak omurgasızının varlığıyla ilişkili olduğu anlaşılıyor. Buna karşılık, bunun toprağın sağlığının açık bir göstergesi olduğu anlaşılıyor. Kayıtlar ve bulgular, 16 Ağustos’ta Journal of Applied Ecology’de yayınlanan bir çalışmada ayrıntılı olarak açıklanıyor .

Toprak bozulması doğal bir süreç olsa da , Birleşmiş Milletler tahminlerine göre dünyadaki toprakların yaklaşık %75’i bozulmuş olarak kabul ediliyor . Aşırı çiftçilik ve yoğun tarım, ormansızlaşma, orman yangınları ve inşaat çalışmaları gibi insan faaliyetleri bu süreci hızlandırabilir. Tüm bu faaliyetler toprağı rüzgar ve sudan kaynaklanan erozyona karşı daha savunmasız hale getirir ve bu da yeraltındaki karmaşık ekosistemlere zarar verebilir. 

Tek bir inçlik üst toprağın oluşması yüz binlerce yıl alır , bu nedenle rejenerasyon inanılmaz derecede uzun sürebilir. Ekibe göre, yeraltında yaşayan çeşitli tür topluluğu, restorasyon yapılmadığı takdirde korkunç ve belirsiz bir gelecekle karşı karşıyadır. 

[İlgili: Daha lezzetli, daha sert bir çayın bileşenleri toprakta olabilir .]

Flinders Üniversitesi mikrobiyal ekolojisti Jake Robinson bir bildiride, “Toprak biyoçeşitliliğini geri kazandırmak ve izlemek hiç bu kadar önemli olmamıştı” dedi . “Her ne kadar henüz erken aşamalarında olsa da, ‘eko-akustik’ toprak biyoçeşitliliğini tespit etmek ve izlemek için umut vadeden bir araç olarak ortaya çıkıyor ve şu anda Avustralya ormanlarında ve Birleşik Krallık’taki diğer ekosistemlerde kullanılıyor.”

Bu yeni çalışma , Dünya’daki türlerin yaklaşık %60’ının yaşadığı gizli ekosistemleri , çıkardıkları sesleri kaydederek araştırmayı amaçlıyor . Ekip, kentsel alanlardaki yerel ağaç, çalı ve otların kalan parçaları olan kalıntı bitki örtüsünün akustik izleme sonuçlarını , 2009’da yeniden bitkilendirilen bozulmuş parseller ve arazilerle karşılaştırdı. 

Pasif akustik izleme, Güney Avustralya’daki Adelaide Tepeleri’ndeki Mount Bold bölgesinde beş gün boyunca toprak biyoçeşitliliğini ölçtü. Ekip ayrıca, elle saydıkları toprak omurgasız topluluklarını kaydetmek için yer altı ses örnekleme cihazı ve ses zayıflatma odası kullandı.  

[İlgili: Ölmekte olan bitkiler size ‘bağırıyor’ .]

Robinson, “Akustik karmaşıklık ve çeşitlilik, hem yerinde hem de ses azaltma odalarında, yeniden bitkilendirilmiş ve kalıntı parsellerde temizlenmiş parsellere göre önemli ölçüde daha yüksektir,” diye açıkladı. “Bu teknoloji, gezegenimizin en çeşitli ekosistemlerini korumak için daha etkili toprak biyoçeşitliliği izleme yöntemlerine yönelik küresel ihtiyacı karşılamada umut vadediyor.”

Kaynak: Popular scıence

Mezopotamyalılar 4 bin yıl önce akşam yemeğinde ne yiyordu?

Kimse tam olarak nereden geldiklerini bilmiyor ve üzerinde ne yazdığı uzun bir süre kimse tarafından anlaşılamadı.

Orta Doğu’da yapılan bir arkeolojik kazıda ortaya çıkarılan çivi yazısıyla kaplı küçük kil tabletler muhtemelen 1911’den beri Yale Üniversitesi Babil Koleksiyonu’ndaydı. Üzerinde tıbbi ilaç tarifleri olduğu düşünülüyordu.

Fransız araştırmacı Jean Bottéro, tabletlerin ne dediğini ancak 1980’lerin başlarında anlayabildi.

Onlar yaklaşık 4 bin yıldır, akşam yemeğinden bahsediyorlardı.

Dört tabletten en genişleri bir sabun kalıbı büyüklüğünde, bin yıldan daha eskiye dayanan en küçüğü ise sadece bir avuca sığıyor. Ve onlar ilaç değil yemek içerikleriyle dolu.

En az İÖ 1730’a tarihlenen üç büyük tablet çoğunlukla güveç tarifleri içeriyor; en küçüğü daha sonraki bir döneme ait ve et suyundan bahsediyor.

Bunların varlığı bile bir gizem.

Koleksiyonun yardımcı küratörü Agnete Lassen, Antik Mezopotamya’da insanların nadiren yemek tarifi yazdığını söylüyor:

“Yüz binlerce çivi yazısı belgesinden, yemek tarifi içeren yalnızca bunlar var ve bir açıklama bulamıyoruz”.

Bugün bilinmeyen malzemeler var

Antik Mezopotamya'da insanlar yiyeceklerini nasıl hazırladıklarını nadiren yazarlardı
Fotoğraf altı yazısı,Antik Mezopotamya’da insanlar yiyeceklerini nasıl hazırladıklarını nadiren yazarlardı

Harvard Üniversitesi’nden Asurbilimci Gojko Barjamovic, yazıtlarda bugün bilinmeyen malzemelerin ortaya çıktığını söyledi. Asum mersin ve salu ise tere tohumu demek. Peki, hurrium ne?

Barjamovic, Lassen ve çalışma arkadaşlarının yazdığı makaleden, bilinmeyen baharatların listesini okumak bile, Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alan kayıp bir bahçenin görüntülerini çağrıştırıyor: Kurullu, kuruš, nīnu. Silaru, zanzar, zibibianu.

Tabletler, antik veya modern birçok yemek tarifinde olduğu gibi aynı ilginç varsayıma sahip: Yazar, okuyucunun, temelde neyi amaçladığını zaten bilmesini bekliyor.

Talimatlar kısa ve öz.

Pek çok eski tarifte olduğu gibi, miktar belirtilmemiş.

Et suyu güveç, bugün de Irak yemeklerinin en temel parçası

Birkaç yıl önce Barjamovic, Lassen ve Iraklı yemek tarihçisi Nawal Nasrallah da dahil bazı uzmanlar bu yemeklerin bugün nasıl görüneceği konusunda bazı çalışmalar yaptı.

Bottéro tarafından yapılan tariflerin çevirilerini güncellediler. Yemeği dayanılmaz derecede acı hale getirerek diğer yiyeceklerin fark edilmesini engelleyen bir malzemeyi kaldırdılar.

Nasrallah, tariflerin tamamının güveç ve et sularından oluşmasının çarpıcı olduğunu belirtiyor.

Et suyu içinde et ve sebzelerden oluşan güveç, modern Irak yemeklerinin temel bir parçası ve aynı zamanda Orta Çağ Irak yiyeceklerinin de önemli bir özelliğiydi.

Tabletlerden birinde yer alan Tu’hu olarak bilinen kuzu güvecinin tarifi:

  • Sonra bacak etini yağda mühürle.
  • Tuz, bira, soğan, roka, kişniş, İran arpacık soğanı, kimyon, pancar, su ekle.
  • Ezilmiş pırasa, sarımsak ve daha fazla kişniş ekle.
  • Sonra Mısır pırasası olan kurrat ekle.
  • Pancarlar onu kırmızıya çevirsin

Dört tarif içinden Lassen’in favorisi bu.

Ancak insanların zevkleri zamanla farklılaşabiliyor. Örneğin Romalıların en ünlü yiyeceklerinden bazıları bugün İtalyan mutfağında yer almıyor.

Kaynak: BBC haberleri

https://www.bbc.com/turkce/articles/ceq5gndqnnro

Bazı Arıların Su Altında Kış Uykusuna Yatabildiği Nasıl Kazara Keşfedildi?

Fotoğraf: DepositPhotos

İşte manşet: Görünüşe göre arılar su altında hayatta kalabiliyor. Çılgınca değil mi? Fakat daha da çılgınca olanı, pek çok bilimsel keşifte olduğu gibi bu keşfin de kazara başlamış olması.

Bilim insanları bal arılarındaki diyapozun (biyolojik gelişimin durduğu, kış uykusuna benzeyen bir durum) incelendiği bir araştırma üzerinde çalışıyormuş. Diyapoz yapan arıların sessizliğe bürünüp soğuyor ve etrafta uçuşmak, yiyecek yemek ya da daha fazla arı meydana getirmek gibi yaptıkları olağan şeylerin hiçbirini yapmıyorlar. Kulağa güzel, uzun bir şekerleme gibi gelebilir fakat aslında, soğukta yiyecek olmadan aylar boyunca hayatta kalmak onlar için kolay değil.

En azından (miktar hesabınız diğer arılarla değişebilir) yaygın doğu bal arısı için bu süreç aynı zamanda rahatsız edici çünkü bu yalnız başına yürüttükleri bir uğraş. Bu bal arıları, yaz mevsiminin sonunda eşleşmemiş kraliçeler meydana getiriyor. Kraliçeler daha sonra eşleşiyor ve bir miktar besin depolayıp toprakta ufak oyuklar açarak altı ila dokuz ay boyunca diyapoza giriyorlar. Kış geldiğinde tüm işçi ve erkek arılar ölüyor fakat diyapozda olan kraliçe ilkbaharda ortaya çıkıp erkek ve işçi arılardan oluşan yeni bir nesil doğuruyor. Sadece hayatta kalması gerekmiyor, aynı zamanda kuvvetli olup yeni bir kovan yeri bulmaya hazır olması, yumurta bırakmaya başlaması ve bu yeni koloniyi işçiler olgunlaşana kadar besleyip koruması da gerekiyor.

Yani evet, bu hassas bir operasyon. Müstakbel kraliçenin uykuya geçmeden önce ihtiyaç duyduğu tüm besinleri alması için etrafta yeteri kadar çiçeğin bulunması ve arının uyukladığı zaman meydana gelen tüm çevresel stres unsurlarından pasif şekilde sağ çıkması gerekiyor. İklim değişikliği, uç noktadaki hava olaylarında meydana gelen artış göz önüne alındığında belli ki bazı yeni tehditler sergiliyor.

Laboratuvardaki büyük bir ‘eyvah’ sayesinde ise artık bu arıların atlatmak üzere evrimleştiği stres unsurlarından birinin de su basması olduğunu biliyoruz.

Kanada’daki Guelph Üniversitesinde çalışan araştırmacılar, Bombus impatiens veya diğer adıyla yaygın doğu bal arısı üzerinde yürüttükleri önceki bir çalışmada yapılan bir “deney hatasının”, “diyapoz yapan kraliçe bal arılarının kaldığı kaplarda kazara su birikmesine” yol açtığını söylüyor. Akademik olmayan makale diliyle araştırmacılar, küçük deneklerinin içinde uyukladığı tüplerde yoğuşma suyu biriktiğini çok geç fark etmişler.

Suyu tahliye (ve muhtemelen bir sürü de küfür) ettiklerinde, sırılsıklam olmuş kraliçelerin bazılarının yaşadığını görünce şaşırmışlar. Doğal olarak, bu şaşırtıcı kabiliyetleri teste tabi tutmaya karar vermişler.

143 yaygın doğu bal arısını alıp toprak dolu tüplere yerleştirmişler ve sonrasında onları, diyapozu başlatmak için bir soğutma ünitesine koymuşlar. (Soğuk bir arı uykulu bir arıdır.)

Ardından uykulu kraliçelerin yer aldığı tüpleri iki gruba ayırmışlar: 17 tanesi kontrol amaçlı kullanılmak üzere kuru tutulurken, diğer 126 tanesine soğuk su eklenmiş. Suya batan arıların yarısı doğal olarak su yüzeyinde yüzmeye bırakılırken, diğer yarısı pompa benzeri (!) bir aparat ile hafifçe aşağı doğru ittirilmiş. 8 saat, 24 saat veya 7 gün bu koşullarda bırakılmışlar. Düşük sıcaklık ise onları kış modunda tutmuş. Bilim insanları; toprağı sırılsıklam yapan sağanak yağmurdan, bölgeyi tamamen su altında bırakan bir sele kadar farklı olası su basma senaryolarını canlandırmak istemiş. Pompalı arıların kullanılmasının sebebi, eriyen kar sebebiyle yer altı su seviyelerinin yükselmesi gibi bazı durumlarda suyun oyuğu doldurmadan oyuğa girebilmesi. Tam sel gibi diğer durumlar ise arıları tümüyle su altında bırakıyor.

Bilim insanları daha sonra kraliçeleri sudan çıkarmış, onları normal toprak tüplerine aktarmış ve sekiz hafta daha soğuk depoda tutmuşlar. Böylelikle hepsi, sel dışında eşit bir diyapoz yaşamışlar.

Bir hafta yüzen 21 arıdan 17 tanesi, sekiz hafta sonra hâlâ dayanıyormuş; yani hayatta kalma oranı %81. Ayrıca hiç ıslanmayan arılar çok daha iyi performans göstermiş. 17 kuru arıdan 15’i sekizinci haftaya ulaşmış; bu da %88 demek.

Yazar: Rachel Feltman/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.