ABD’deki X kuşağı ve Y kuşağı, eski nesillere kıyasla 17 kansere yakalanma riski daha yüksektir.

Amerikan Kanser Derneği’ndeki (ACS) araştırmacılar tarafından yürütülen yeni ve büyük bir çalışma, meme, pankreas ve mide kanserleri de dahil olmak üzere 34 kanser türünün 17’sinde insidans oranlarının art arda genç nesillerde artmaya devam ettiğini gösteriyor. Karaciğer (sadece kadın), uterus korpus, safra kesesi, testis ve kolorektal kanserlerin insidansı ile birlikte mortalite eğilimleri de artmıştır. Rapor bugün The Lancet Public Health dergisinde yayınlanacak.

“Bu bulgular, Baby Boomer sonrası nesillerde kanser riskinin arttığına dair artan kanıtlara katkıda bulunuyor ve erken başlangıçlı kolorektal kanserin önceki bulgularını ve daha geniş bir kanser türünü kapsayacak şekilde obezite ile ilişkili birkaç kanseri genişletiyor” diyor Dr. Hyuna Sung, çalışmanın baş yazarı ve Amerikan Kanser Derneği’nde sürveyans ve sağlık eşitliği biliminin kıdemli bir baş bilim adamı. “Doğum kohortları, doğum yıllarına göre sınıflandırılan insan grupları, önemli gelişim yıllarında kanser risk faktörlerine maruz kalmalarını etkileyen benzersiz sosyal, ekonomik, politik ve iklim ortamlarını paylaşırlar. Doğum yıllarıyla ilişkili kanser eğilimlerini belirlemiş olsak da, bu oranların neden arttığına dair henüz net bir açıklamamız yok.”

Bu analizde araştırmacılar, 1 Ocak 2000 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında 25-84 yaş arası bireyler için 34 kanser türü teşhisi konan 23.654.000 hastadan insidans verileri ve 7.348.137 ölüm için 25 ölümden ölüm verileri elde ettiler. sırasıyla. Nesiller boyunca kanser oranlarını karşılaştırmak için, 1920’den 1990’e kadar beş yıllık aralıklarla ayrılmış doğum yıllarına göre, yaş etkisi ve dönem etkisine göre ayarlanmış doğum kohortuna özgü insidans oranı oranlarını ve mortalite oranı oranlarını hesapladılar.

Araştırmacılar, 34 kanserin sekizi için yaklaşık 1920’den bu yana doğan her ardışık doğum kohortunda insidans oranlarının arttığını buldular. Özellikle, insidans oranı 1990 doğum kohortunda hem erkek hem de kadın bireylerde pankreas, böbrek ve ince bağırsak kanserleri için 1955 doğum kohortuna göre yaklaşık iki ila üç kat daha yüksekti; ve kadın bireylerde karaciğer kanseri için. Ek olarak, meme kanseri (sadece östrojen reseptörü pozitif), uterus korpus kanseri, kolorektal kanser, kardiya dışı mide kanseri, safra kesesi kanseri, yumurtalık kanseri, testis kanseri, erkek bireylerde anal kanser ve erkek bireylerde Kaposi sarkomu dahil olmak üzere kalan kanserlerin dokuzu için yaşlı doğum kohortlarında bir düşüşten sonra genç kohortlarda insidans oranları artmıştır. Kanser türleri arasında, 1990 doğum kohortundaki insidans oranı, yumurtalık kanseri için% 12 ile uterus korpus kanseri için% 169 arasında değişmekte olup, en düşük insidans oranına sahip doğum kohortundaki orandan daha yüksektir. Özellikle, karaciğer kanseri (sadece kadın), uterus korpus, safra kesesi, testis ve kolorektal kanserler için insidans oranlarının yanı sıra art arda genç doğum kohortlarında mortalite oranları artmıştır.

ABD’deki X kuşağı ve Y kuşağı, eski nesillere kıyasla 17 kansere yakalanma riski daha yüksektir | Bilim Günlüğü (sciencedaily.com): ABD’deki X kuşağı ve Y kuşağı, eski nesillere kıyasla 17 kansere yakalanma riski daha yüksektir.

Tropikal buzulların geri çekilmesi, değişen iklimin küresel buz üzerindeki etkisinin habercisi..

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, And Dağları’nda da yükseklere tünemiş buzullar küçülüyor. Şimdi, Wisconsin-Madison Üniversitesi’ndeki araştırmacılar ve işbirlikçileri, yüksek irtifa tropikal buz alanlarının, 11.700 yıl önce sona eren son buzul çağından bu yana herhangi bir zamanda olduğundan daha küçük olduğuna dair kanıtlar ortaya çıkardılar.

Bu, tropikal And Dağları’nı, sürekli ısınan küresel iklimin bir sonucu olarak bu eşiği geçtiği bilinen dünyadaki ilk bölge haline getirecektir. Aynı zamanda, küresel olarak buzullar için neyin geleceğinin habercisi olmalarını da mümkün kılıyor.

“Bunların kömür madenindeki kanarya olduğunu düşünüyoruz. Tropikler muhtemelen buzun kaybolmasını beklediğiniz ilk yer olurdu ve gördüğümüz şey bu” diyor UW-Madison’da jeoloji profesörü Shaun Marcott. Marcott, Boston College ve Tulane Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile araştırmaya rehberlik etti. Şu anda Berkeley’deki California Üniversitesi’nde bulunan eski bir Boston College yüksek lisans öğrencisi olan Andrew Gorin, Science dergisinin 2 Ağustos 2024 sayısında yer alan çalışmaya öncülük etti.

Buzullar, yaz havasının önceki kışın tüm kar yağışını eritecek kadar sıcak olmadığı bölgelerde zamanla yavaş yavaş büyür. Zamanla, erimemiş kar toplanır ve sıkışır ve kendi ağırlığı altında hareket etmeye başlar, bu da bir buzulu tanımlayan yıl boyunca buzla sonuçlanır.

Uydu görüntüleri ve yerdeki gözlemler, onlarca yıldır And Dağları’ndaki yüksek irtifa buzullarının, daha yüksek sıcaklıkların yağan karın onları yenileyebileceğinden daha hızlı erimelerine neden olduğu için giderek küçüldüğüne dair kesin kanıtlar sağlamıştır.

Bununla birlikte, belirsiz kalan şey, buzulların azalan ayak izlerinin, Holosen olarak bilinen son buzul çağının sonunda başlayan dönemin geri kalanına kıyasla anormal derecede küçük olup olmadığıdır. Bu arada, dünyanın diğer bölgelerindeki buzullar, küresel iklimin son bin yıldan daha sıcak ve kuru olduğu erken Holosen’in bazı noktalarında daha küçüktü.

“Buzulların geçmişte alçaldığını ve aktığını biliyorduk, bu yüzden bugün buzulların davranışlarının – insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle erime – uzun vadeli dalgalanmalarına karşı nasıl yığıldığını öğrenmek istedik” diyor Andy Jones, UW-Madison doktora öğrencisi ve çalışmanın ortak yazarı.

Bu soruyu cevaplamak için, bilim adamlarından oluşan bir ekip, yüksek tropikal And Dağları’ndaki dört buzulun kenarlarına yakın bölgelerden ana kayanın jeokimyasını analiz etti ve uydu görüntülerinin sadece son yirmi veya otuz yılda eriyen buzla ortaya çıktığını gösteren yerleri seçti.

Tropikal buzulların geri çekilmesi, değişen iklimin küresel buz üzerindeki etkisinin habercisi | Bilim Günlüğü (sciencedaily.com): Tropikal buzulların geri çekilmesi, değişen iklimin küresel buz üzerindeki etkisinin habercisi..

İngiliz uzmanlardan çağrı: İnsan gelişiminin sırlarını çözmek için, embriyo yetiştirme süresi 28 güne çıkarılmalı

Embryos and sperm

İngiltere’de birçok bilim insanı, insan gelişiminin ilk aşamalarına dair sırların keşfedilebilmesi için, mevcut 14 günlük insan embriyosu yetiştirme süresinin 28 güne çıkartılması çağrısı yaptı.

14 günlük sürenin ötesine uygulanan yasağın kalkmasıyla, üreme sağlığı, düşük ve doğum kusurları alanında büyük bilimsel ilerlemeler kaydedilebileceği belirtiliyor ve öneriye kamu desteği de var gibi görünüyor.

Bu çok tartışmalı konuyla ilgili farklı görüşleri duymak için 70 kişiyle yapılan anket de, çağrıya olumlu yaklaşıldığına işaret ediyor.

Bağımsız resmi kuruluş İngiltere Araştırma ve İnnovasyon ile Wellcome Trust’un fonladığı 100 bin sterline mal olan proje bu yılın Mayıs-Temmuz aylarında yürütüldü ve embriyo büyütme süresine uygulanan kısıtlamanın kaldırılmasıyla ilgili etik ve felsefi sorular soruldu. Çalışmanın ardındaki kuruluş İnsan Gelişimi Biyolojisi İnisiyatifine (HDBI) göre anket, embriyo deneyleri konusundaki yasal kurallar değiştirilecekse, kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyulacak uzun tartışmada önemli bir ilk adım.

Right To Life UK (Yaşama Hakkı Birleşik Krallık) ve bazı dini gruplar, insan emriyoları üzerinde tıbbi deneyler yapılmasına şiddetle karşı çıkıyor.

Right To Life UK Sözcüsü Cathrine Robinson, “İnsan embriyoları üzerinde asla deney yapılmamalı” dedi.

Robinson projeyi, 14 gün kısıtlamasının kaldırılması için yapılan bir lobi girişimi diye suçladı. HDBI ise suçlamaya reddetti ve asıl amacın, insan embriyoları üzerindeki araştırmalara yönelik kurallarla ilgili kamunun umutlarını ve kaygılarını daha iyi anlamak olduğunu savundu.

Bilim durdurulamaz mı?

HDBI İdare Grubu Eş Başkanı ve Francis Crick Enstitüsü Kök Hüre Biyolojisi ve Gelişimsel Genetik Laboratuarı’nın başı Prof. Robin Lovell-Badge, “Yasaları değiştirebilir miyiz diye düşünürken çok dikkatli olmalıyız. Bu uzun süredir toplum ve araştırmacılar arasındaki sözleşmeydi. Hükümet kamu desteği olmadan hiç bir şey yapmayacak ve bu çalışma da destek olduğuna işaret ediyor” dedi.

Kimsenin embriyoları büyüterek bebek yapmayı önermediğini vurgulayan Lovell-Badge, meselenin yeni yaşamın ilk günlerini ve gelişim sürecini inceleme olduğuna dikkat çekti.

Experimental scientific equipment

Profesör, 14 gün sınırının 1990’lı yıllardan kalma İngiltere İnsan Üremesi ve Embriyoloji Yasası’nda olduğunu ve bu sürenin “daima keyfi bir kısıtlama” olduğunu kaydetti.

O dönemden bu yana bilimde kayda değer gelişmeler yaşandı ve yasal izin verilirse, döllenmeden sonra embriyonun araştırma amacıyla laboratuar ortamında araştırma amacıyla canlı tutulabileceği süre uzadı.

Etik kırmızı çizgiler

Bazıları, 14 gün kısıtlamanın hiçbir zaman embriyo araştırmalarına yönelik güçlü bir ahlaki sınır anlamına gelmediğini, sadece pratik bir süre kısıtlaması olduğunu savunuyor. 14 günden sonra embriyoya neler olduğu muamma, çünkü araştırma yapılmasına izin verilmiyor.

14 günlük kısıtlama, 1978’de dünyanın ilk tüp bebeği Louise Brown’ın dünyaya gelmesinden çok da uzun olmayan bir süre sonra, 1984’te Warnock Komitesi tarafından önerilmişti.

14 günlük eşiğe, fiziksel bir dönüm noktası aşıldığında ulaşılıyor ve buna embriyolojide “başlangıç çizgisi” deniliyor. Bu noktada 1 milimetre boyuna ulaşan embriyo, bir hücreler topundan, üstü, altı, önü ve arkası olan bir yapıya dönüşüyor.

Bunun ardından daha karmaşık yapılar oluşmaya başlıyor.

Uzmanlar, hayvanlarla yaptıkları çalışmalar ve hamile kadınların görüntülemelerinden 4. haftada ya da 28 günde kalbin oluştuğunu ve atmaya başladığını biliyor.

O noktada embriyonun hala bir pirinç tanesinden küçük olduğu ve acı hissedecek fonksiyonel bir merkezi sinir sistemi olmadığı kaydediliyor.

Uzmanlar, embriyo araştırma süresinin 28 güne çıkartılmasıyla, başlıca doku yapı taşlarının oluştuğu “gastrulasyon” adlı bu yaşamsal önemdeki gelişim sürecini yakından izleyebileceklerini belirtiyor.

HDBI’dan Dr. Rud Gunn “İki haftadan sonrasıyla ilgili çok az şey biliyoruz. İki ila beş hafta arası bir kara kutu” dedi.

Gunn ayrıca, bu süreç hakkında daha fazla şey öğrenmenin, tüp bebek tedavisindeki başarı oranlarını ve spina bifida (ayrık omurga hastalığı) araştırmalarını geliştirebilceğini belirtti.

“Tüp bebek tedavilerinde başarı oranı dörtte bir. Sıklıkla gelişimin ikinci haftasında başarısız oluyor. Şu anda bu başarısızlığa neyin neden olduğu konusunda çok az şey biliyoruz.”

Embriyodaki bir diğer önemli erken yapı da, daha sonra bebeğin beynini ve omurgasını oluşturan ve dört hafta civarında kapanan nöral tüp. Bu süreç normal gelişmediğinde, bebeklerde aralarında spina bifidanın da bulunduğu nöral tüp kusurları görülüyor. Bu hastalığın en ağır hallerinde omurilik açıkta kalabiliyor ve zarar görebiliyor.

Uzmanlar nöral tüpün kapanışını gözlemlemenin, daha sonra imha edilmeleri gereken, 28 güne yaklaşmış embriyoları tespit etme yöntemi olarak da kullanılabileceğini söylüyor.

HDBI anketine katılanlara, bilim insanlarının yumurta ve spermden değil de, kök hücrelerden ürettiği sentetik embriyolar konusundaki fikirleri de soruldu.

Ankete katılanların bazıları insan embriyosu araştırmalarının tümüne etik nedenlerle karşı çıktı. Bazıları da vaka vaka bakılıp, öyle izin verilmesi gerektiğini söyledi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cd1d7prn45jo

AB, ‘tarihi’ Alzheimer ilacına ruhsat vermedi: ‘Faydası, yan etkilerini görmezden gelecek kadar değil’

Lecanemab Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlatıyor
Lecanemab adlı ilacın Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlattığı tespit edildi.

Avrupa İlaç Ajansı (EMA), Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlatan lecanemab adlı ilaca ruhsat vermeyi reddetti. Kararda, ilacın faydalarına karşın beyinde kanama ve şişme gibi tehlikeli yan etkilere yol açma riski vurgulandı.

İlaç, ABD’de geçtiğimiz yıl onaylandı. İngiltere’nin İlaç Düzenleme Kurumu (MHRA) ise henüz nihai karar vermedi. Bu kararın yakında açıklanması bekleniyor.

Deneylerde ilacın erken dönem Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yüzde 25 oranında yavaşlattığı görüldü.

Alzheimer üzerine çalışan uzmanlar bunu “tarihi” bir gelişme olarak niteledi. Daha önce hiçbir ilacın, hastalığın temelindeki mekanizma olan bilişsel zayıflamayı yavaşlatamadığını söyledi. Lecanemab, Alzheimer hastalarının beyninde biriken amiloid adlı zararlı proteinleri temizliyor.

İlacın ABD’de hasta başına yıllık maliyeti 25 bin doları (yaklaşık 830 bin lira) buluyor.

Sağlık riskleri

Avrupa İlaç Ajansı (EMA), raf adı Leqembi olan ilacın Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlatmasına karşın, bunun etkisinin az olduğunu savundu.

EMA, ilacın beyinde ödem ve kanamaya neden olan amiloid bağlantılı bir rahatsızlığa yol açabileceğini ve bunun da büyük sağlık riski yarattığını açıkladı:

“Ana çalışmadaki [hastalık] vakalarının çoğu ciddi olmasa ve semptom içermese de bazı hastalar, beyinde büyük kanamalar gibi hastanede tedavi gerektiren ciddi durumlar yaşadı.”

Ajans genel olarak ilacın faydalarının, yan etki risklerini bertaraf etmediğine karar verdi.

BBC’ye konuşan İngiliz Nörobilim Derneği Başkanı Profesör Tara Spires-Jones, Avrupa İlaç Ajansı’nın kararının “birçok kişi için hayal kırıklığı olacağını” söyledi.

Spires-Jones, buna rağmen hala umut olduğunu vurguladı.

“Lecanemab, hastalığın ilerleyişinin yavaşlatılmasının mümkün olduğunu gösterdi, [arkasındaki bilimsel] çalışma da işe yarıyor. Şimdi daha yeni ve güvenli tedaviler keşfetmek için daha fazla çaba sarfetmeliyiz” dedi.

University College London İngiltere Demans Araştırmaları Enstitüsü’nden nörobilimci Profesör John Hardy ise ilaç ajansının kararının beklenmedik sonuçlar doğurabileceği uyarısını yaptı.

Hardy, “eminim ki zengin erken dönem Alzheimer hastalarının tedavi için ABD ve diğer ülkelere gittiğini göreceğiz” dedi.

‘Dönüm noktası’

BBC’nin Panaroma programı bir bölümünde, lecanemab ve donanemab adlı yeni bir ilacı kullanan hastaları takip etti.

Bu yılın başlarında yayınlanan programda konuşan University College London Demans Araştırmaları Merkezi’nden nörolog Profesör Cath Mummery, ilaçların faydalarının az olmasına karşın bir “dönüm noktası” teşkil ettiklerini söyledi.

Mummery, “bunların boş yere umut verdiğini düşünmüyorum. İlk defa Alzheimer hastalığının gidişatının değiştirilebildiğini ortaya koyan ilaçlar gördük, bu inanılmaz bir şey” dedi.

İngiltere merkezli Alzheimer Topluluğu adlı hayır kuruluşu da ilaçla ilgili verilen karara saygı göstereceklerini, ancak bunun “Avrupa’da bu ilacı kullanabilecek insanlar için duyması çok zor bir haber olacağını” söyledi.

Kuruluştan Mark MacDonald, “düzenleyiciler ne karar verirse versin, önemli ve heyecan verici bir noktadayız” dedi ve ekledi:

“Şu anda Alzheimer için 164 aktif klinik deney var ve gelecekte daha fazla tedavinin İlaç Düzenleme Kurumu’nun onayına sunulmasını bekliyoruz.”

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cw8yz188y9vo

Hindistan’da beyin yiyen amip bulaşan 14 yaşındaki genç hayatta kalmayı başardı

Kerala boy who survived brain-eating amoeba
Afnan (sağda) ve babası MK Siddiqui

Imran Qureshi, BBC Hint Servisi, Bangalore, 31 Temmuz 2024

Hindistan’da bir genç, beyin yiyen amip nedeniyle hastalanan ama hayatta kalmayı başaran dünyadaki birkaç insandan biri oldu.

14 yaşındaki Afnan Jasim, babasının sosyal medyada hastalıkla ilgili bir kampanyaya denk gelmesi sonucu zamanında tedavi olarak ölümcül hastalıktan kurtulmayı başardı.

“Naegleria fowleri” isimli amip, burundan beyne geçerek primer amipli meningoensefalit (PAM) adı verilen ölümcül enfeksiyona neden oluyor.

PAM hastalığına yakalananların yüzde 97’si hayatını kaybediyor. Afnan’ın, Haziran ayında Hindistan’ın güneybatısındaki Kerala eyaletinde bir gölde yüzdükten sonra, suyun vücuduna girmesi sonucu enfeksiyona yakalandığı düşünülüyor.

Afnan nasıl kurtuldu?

ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC) verilerine göre, 1971-2023 yılları arasında Avustralya, ABD, Meksika ve Pakistan’da hastalığa yakalananlardan yalnızca sekizi hayatta kaldı.

Bu vakaların hepsinde hastalık, semptomların ortaya çıkmasından 9 saat ile 5 gün arasında bir süre sonra teşhis edilebilmişti.

Teşhisin ve tedavinin zamanlaması, bu hastalıkla mücadelede kritik bir rol oynuyor.

Hastalığın semptomlarından bazıları; baş ağrısı, ateş, bulantı, kusma, boyun tutulması, yönelim bozukluğu, denge kaybı, nöbet geçirme ve/ya da halüsinasyon.

Afnan’ın semptomları, evi yakınlarındaki gölde yüzmeye gitmesinden beş gün sonra ortaya çıktı. Ailesi, nöbetler geçirmeye başlayan ve kuvvetli baş ağrısı yaşayan genci doktora götürdü ama iyileşme görülemedi.

Neyse ki 46 yaşındaki mandıra çiftçisi babası MK Siddiqui, sosyal medyada okuduğu bir paylaşımı hatırlayıp, oğlu Afnan’ın semptomları ile beyin yiyen amip arasındaki bağlantıyı kurmayı başardı.

Naegleriasis (or amoebic meningoencephalitis or AMP) is a fatal infection of the brain by the single-celled, free-living eukaryote Naegleria fowleri.
Naegleria fowleri isimli amip, geniz yolundan vücuda giriyor.

Kerala’da bir çocuğun başka bir virüs olan Nipah’a yakalanarak ölmesi üzerine araştırma yapıp, sosyal medyada ölümcül beyin yiyen amip hakkındaki bilgileri inceledi.

Siddiqui, Afnan’ın da Nipah’tan ölen çocuğa benzer şekilde nöbetler geçirmesi üzerine bu paylaşımları hatırlayıp oğlunu hastaneye yetiştirdi.

Nöbetlerinin devam etmesi üzerine Siddiqui, Afnan’ı başka bir hastaneye götürdü ancak burada hiç nöroloji uzmanı olmadığı için, yine sonuç alınamadı.

En sonunda babasının Kozhikode şehrindeki Baby Memorial Hastanesi’ne götürdüğü Afnan’ı tedavi edebilecek bir doktor bulundu.

Hastanenin çocuk cerrahisi uzmanı Dr. Abdül Rauf, “Afnan’ın hastalığını semptomların ortaya çıkmasından sonraki 24 saat içinde teşhis ettiğini” söyledi.

BBC’ye konuşan Dr. Rauf, babasının Afnan’ın daha önce gölde yüzmüş olduğuna dair bilgiyi, aynı zamanda ortaya çıkan semptomları doktorlarla paylaşmasının teşhisi kolaylaştırdığını vurguladı.

‘Yüzme havuzlarına atlamayın ve dalmayın’

Tek hücreli bu canlı, insan bedenine geniz yolundan giriyor, kafatasında bulunan etmoid kemiğin (kalbursu kemik) delikli kısmından geçiyor ve beyne ulaşıyor.

Dr Rauf, parazitin daha sonra “farkı kimyasallar yayarak beyni yok ettiğini” söyledi.

Hastaların çoğu, kafatası içindeki ve beyin dokusundaki sıvıların yol açtığı basınç nedeniyle ölüyor.

Bu amip türünün tatlı su göllerinde, özellikle de ılık sularda bulunduğuna dikkat çeken Dr. Rauf, “İnsanlar suya atlamamalı ve dalmamalı. Amipin vücuda girmesini engellemenin en güvenilir yolu bu. Eğer su kontamine olmuşsa, amip burundan vücuda girmeyi başaracaktır” dedi.

Dr Rauf, özellikle yüzme havuzlarında insanların ağızlarını su yüzeyinin dışında tutmalarını öneriyor ve “su kaynaklarını klorlamanın çok önemli olduğunu” vurguladı.

Dünyada 1965’ten bu yana yaklaşık 400 PAM vakası görüldü.

Hindistan’da bu zaman aralığında yalnız 30 vaka görülmüştü.

Kerala’da 2018-2020 yılları arasında ise sadece bir PAM vakası görüldü.

Ancak bu yıl eyalette toplam altı vaka kaydedildi.

Hastalardan üçü öldü, birinin durumu ise hala kritik.

Afnan hastaneden taburcu olurken, hastalığa yakalanan altıncı kişinin tedaviye yanıt verdiği ve iyileşmekte olduğu öğrenildi.

Afnan ve doktoru Abdul Rauf (sağda)
Afnan ve doktoru Abdül Rauf (sağda)

Dr Rauf, Kerala’da çalıştığı hastanede iki kişinin bu hastalık sonucu ölmesi üzerine amipin bir halk sağlığı meselesi olduğu konusunda hükümeti bilgilendirdiklerini, ardından bir farkındalık kampanyası başlatıldığını söyledi.

Afnan’ın babasının denk geldiği içerikler de, aynı kampanyanın ürünüydü.

Doktorlar, Afnan’ın beyin omuriliği sıvısında amip teşhis ederek çocuğun omurgasına mikrop öldürücü bazı ilaçlar enjekte ettiler.

Afnan’a, eyalet hükümetinin Almanya’dan ihraç ettiği ve amip enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan Miltefosin ilacı da verildi.

Dr Rauf, “Hindistan’da bu ilaç nadir görülen hastalıklarda kullanılıyor ve fazla masraflı değil. Geçirdiği nöbetler sonucu ilk gün Afnan’ın bilinci pek yerinde değildi ancak üç gün içinde Afnan’ın durumunda iyileşme gözlemledik” diye açıkladı.

Bir hafta sonra tekrarlanan testlerde, amipin artık Afnan’ın vücudunda olmadığı görüldü.

Ancak çocuğun bu ilaçlara bir ay daha devam etmesi istendi.

Bu deneyim Afnan’ın üzerinde de büyük bir etki bıraktı.

Tedavisi bittikten sonra okula dönmeyi amaçlayan Afnan, hastanede yaşadığı deneyimden esinlenerek, hemşirelik okumaya karar verdiğini söyledi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c8vd352pg0go

Bilim insanları Alzheimer hastalarında beyin hücrelerinin neden öldüğünü keşfetti

demans araştırmaları

İngiltere ve Belçika’da bilim insanları tarafından yapılan yeni bir araştırma, Alzheimer hastalarında beyin hücrelerinin ölüm nedenine ışık tutuyor.

Bu konu bilim insanları arasında uzunca bir süredir tartışılıyor.

Science dergisinde yayımlanan araştırma, hastaların beyninde anormal bir şekilde birikmeye başlayan proteinlerle “nekroptoz” adı verilen hücresel intihar süreci arasında ilişki kuruyor.

Alzheimer’ın, hafıza kaybı gibi temel semptomlarına, nöron adı verilen sinir hücrelerinin kaybı neden oluyor. Bedenimiz normal koşullarda nekroptoz ile istenmeyen hücreleri yok edip yeni hücrelere yer açıyor.

Hasta insanların beynine yakından bakıldığında amiloid ve tau adlı proteinlerin anormal bir biçimde birikmeye başladığı görülüyor.

Ancak hastalığın temel semptomlarıyla bu proteinlerin ilişkisi daha önce bulunamamıştı.

İngiltere’de London’daki University College’a bağlı İngiltere Demans Araştırmaları Enstitüsü ve Belçika’daki KU Luven üniversitesinden araştırmacılar bu ilişkiyi ortaya çıkardıklarını söylüyorlar.

Bulgularına göre Alzheimer hastalarının beynindeki nöronların arasında anormal miktarda amiloid plakları ve tau düğümleri oluşuyor. Bu da beyin ödemine neden oluyor. Ödem, nöronların içindeki kimyasal dengeyi bozuyor.

alzheimer

Plak ve düğümlerin oluşumuyla birlikte beyin hücreleri MEG3 adlı bir özel bir molekül üretiyor. MEG3 molekülü nekroptoz yani hücre intiharlarını tetiklediği için süreçte kilit rol oynuyor.

Bilim insanları MEG3’ün baskılanması ya da sinyallerinin engellenmesi durumunda hücrelerin intiharının durduğunu buldu.

BBC’ye konuşan Birleşik Krallık Demans Araştırmaları Enstitüsü’nden Prof. Bart De Strooper, “Bu çok önemli ve ilginç bir buluş” dedi ve ekledi:

“İlk kez nöronların Alzheimer hastalığı yüzünden nasıl ve neden öldüğüne dair bir ipucu elde ettik. Son 30-40 yıldır bu konuda çok fazla spekülasyon yapılmıştı ancak kimse bu mekanizmanın nasıl çalıştığını tam olarak saptayamamıştı.

“Sorunun, bu özel intihar patikası olduğuna dair güçlü kanıt sunuyor.”

Araştırma için insan beyin hücreleri genetiği değiştirilmiş farelerin beyinlerine nakledildi. Hayvanların genetiği değiştirilerek beyinlerinin büyük miktarlarda amiloid üretmesi sağlandı.

Amiloidi beyinden uzaklaştıran ilaçların geliştirilmesinde yakın zamanda başarı elde edildi ve bunlar, beyin hücrelerinin tahribatını yavaşlatan ilk tedaviyi sunmaya yakın olabilir.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cxxd34p9lz5o

Demans ve Alzheimer: Belirtileri neler, hangi tedaviler uygulanıyor?

Demans ve Alzheimer

İngiltere, kan testleri yoluyla Alzheimer hastalığı ve diğer demans türlerinin daha erken teşhis edilip edilemeyeceğini anlamak için denemeler yapıyor.

Bu sayede daha fazla insanın bakım, destek ve yeni ilaç tedavilerine daha erken aşamada başlanması umuluyor.

İngiltere’deki Alzheimer Society (Alzheimer Derneği) verilerine göre bugün dünyada 55 milyon insan demansla yaşıyor ve 2050’de bu rakamın 139 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor.

Demans ve Alzheimer aynı şey mi?

Demans, beynin birçok hastalığında görülen bir semptomdur. Hafıza kaybı söz konusudur ve özellikle yakın zamandaki olayları hatırlamakta zorluk çekilir.

Diğer belirtiler arasında davranış, ruh hali ve kişilik değişiklikleri, tanıdık yerlerde kaybolma veya konuşmada doğru kelimeyi bulamama sayılabilir.

Bu durum, insanların yemek yeme ve su içme gibi ihtiyaçlarının farkında olmadıkları bir noktaya ulaşabilir.

Alzheimer, demansa neden olan hastalıklar arasında en yaygın olanıdır.

Diğer demans türleri ve yol açan unsurlar ise şunlar:

  • Vasküler demans: Beyindeki kan dolaşım bozukluğu
  • Lewy cisimcikli demans: Lewy cisimciklerinin sinir hücrelerinde birikmesi
  • Frontotemporal demans: Fontal ve/veya temporal loblardaki sinir hücresi hasarına bağlı ortaya çıkan beyin fonksiyonlarındaki bozulma
  • Parkinson hastalığı demansı
  • Amyotrofik lateral skleroz (ALS – motor nöron hastalığı): İstemli kasların kontrolünden sorumlu sinir hücrelerinin zamanla tahrip olduğu ve dejeneratif hastalık
  • Ve yeni keşfedilen LATE: beyin hücrelerinde TDP-43 protein birikmesi

Alzheimer’ın erken belirtileri neler?

Alzheimer hastalığının ilk belirtileri genellikle hafıza kaybı olarak ortaya çıkar.

Bu, son konuşmaları unutmayı, eşya kaybetmeyi, isimleri unutmayı veya aynı soruyu tekrar tekrar sormayı içerebilir.

Ruh halinde de daha fazla endişe veya kafa karışıklığı gibi değişiklikler olabilir.

Gençler Alzheimer’a yakalanır mı?

Alzheimer çoğunlukla bir yaşlılık hastalığıdır. 80 yaşın üzerindeki her altı kişiden birinde görülür.

Erken (genç) başlangıçlı Alzheimer nispeten nadirdir. Yine de Alzheimer vakalarının yüzde 5’i 65 yaşın altındaki kişilerde ortaya çıkar.

Çok daha az sayıda insan ise 30’lu ve 40’lı yaşlarında etkilenebilir.

Genç yaşta Alzheimer’a yakalanmak için bilinen tek risk faktörü, yakın akrabaların da erken başlangıçlı hastalığa sahip olmasıdır. Hastalığı önlemenin bilinen bir yolu yoktur.

Demans engellenebilir mi?

Demansa yakalanmayı engellemenin kanıtlanmış bir yolu yok.

Ancak araştırmalar, her üç vakadan birinin yaşam tarzı değişiklikleri ile önlenebileceğini gösteriyor:

  • Orta yaşlarda işitme kaybını tedavi etmek
  • Eğitimde daha uzun süre geçirmek
  • Sigarayı bırakmak
  • Depresyon için erken tedavi
  • Fiziksel olarak aktif olmak
  • Sosyal izolasyondan kaçınmak
  • Yüksek tansi̇yondan kaçınmak
  • Obez olmamak
  • Tip 2 diyabet geliştirmemek

Bunları yapmanın beyni korumaya nasıl yardımcı olabileceği tam olarak bilinmiyor.

Peki, bu yaşam tarzı faktörleri beyindeki bunama sürecini gerçekten durduruyor mu? Yoksa beyni bunamaya hazırlayıp böylece daha uzun süre idare edilmesini sağlayarak semptomların ortaya çıkması mı erteleniyor?

Alzheimer kalıtsal mı?

Alzheimer kalıtsal olabilir, ama olay bundan ibaret değil.

Alzheimer’lı bir ebeveyne veya kardeşe sahip olmak hastalığa yakalanma riskini artırır.

Ancak hastalığa yakalanmış bir akrabanızın olması, kaderinizde bu hastalığa yakalanmak olduğu anlamına gelmez.

Alzheimer’dan etkilenmemiş bir ailede olmak da hastalığa yakalanmayacağınız anlamına gelmez.

Alzheimer tedavisinde hangi ilaçlar kullanılıyor?

İlk kez klinik deneylerde ilaçların Alzheimer hastalığının hızını yavaşlattığı kanıtlandı.

Donanemab ve lecanemab, hastalığın erken evrelerinde beyindeki amiloid adlı proteini hedef alıyor.

Amiloid, beyin hücreleri arasındaki boşluklarda birikerek hastalığın özelliklerinden biri olan plakları oluşturuyor.

Ancak bu ilaçların faydası çok büyük görünmüyor; hastalığı durdurmuyor ya da tersine çevirmiyorlar.

Bu ilaçlar henüz bilimsel çalışma aşamasını geçip rutin hastane kullanımına sunulmuş değil.

Londra’daki University College Hastanesi’nde miridesap adlı bir ilacın denemeleri yapılıyor.

Deneme, en fazla 12 ay boyunca ilacın her gün mideye enjekte edilmesini içeriyor ve SAP (serum amiloid P bileşeni) adı verilen proteini beyinden uzaklaştıran ilacın, amiloid plakların beyin hücrelerine zarar vermesini durdurup durduramayacağını öğrenmeyi amaçlıyor.

Araştırmacılar bunun Alzheimer hastalığının gelişim sürecinin bir parçası olabileceğini düşünüyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cx0z3429jn2o

‘Demans riskini artıran 14 sağlık sorunu tedavi edilirse vakaların yarıya yakını önlenebilir’

göz testi

Yeni yayımlanan bir rapora göre, demans (bunama) riskini azaltmanın iki yeni yolu tespit edildi. Uzmanlara göre görme bozukluğu ve yüksek kolesterolün tedavi edilmesi bu riski azaltıyor.

Bilim insanları, demans riskini artıran 14 sağlık sorunu belirledi. Bu sorunların azaltılması ya da ortadan kaldırılması halinde teorik olarak dünyadaki demans vakalarının neredeyse yarısının önlenebileceği belirtiliyor.

Hakemli Lancet tıp dergisinin Demans Komisyonu’nun konuyla ilgili son raporuna göre, bu risk faktörlerinin hedef alınmasından en çok orta yaşlı insanlar ve yoksul ülkeler kazançlı çıkacak.

Demansla yaşayan insan sayısının 2050 yılına kadar neredeyse üç katına çıkarak 153 milyona ulaşabileceği öngörülüyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre dünyada toplam 55 milyon insan demansla yaşıyor ve vakaların yüzde 60’ı düşük ve orta gelirli ülkelerde yoğunlaşıyor.

Demans, Alzheimer gibi bir hastalık beyindeki sinir hücrelerine zarar verip kafa karışıklığına ve hafıza kaybına yol açtığında ortaya çıkar; ancak yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu değildir.

Demansın nedenlerinin çoğu, aileden miras aldığımız genetik faktörler gibi kontrol edemediğimiz şeylere bağlıdır.

Ancak uzmanlara göre riskimizin yüzde 45’i değiştirilebilir ve dolayısıyla azaltılabilir.

University College London’dan raporun başyazarı Profesör Gill Livingston’a göre “Harekete geçmek için hiçbir zaman çok erken ya da çok geç değil”.

“Hükümetler, sağlıklı yaşam tarzlarını herkes için mümkün olduğunca ulaşılabilir hale getirerek risk eşitsizliklerini azaltmalı.”

Araştırmacılar, bu konuda odaklanılması gereken bir öneri listesi hazırladılar:

  • İşitme kaybı olanlar için işitme cihazlarının erişilebilir olması
  • Herkes için kaliteli eğitim sağlanması
  • Sigarayı bırakmak için destek sunulması
  • Egzersiz ve sporun teşvik edilmesi
  • Yüksek tansiyonun 40 yaşından itibaren düşürülmesi
  • Orta yaştan itibaren yüksek kolesterol tedavisi
  • Obezitenin erken yaşlarda tedavi edilmesi
  • Sorunlu alkol alımının azaltılması
  • İnsanların sosyal olarak izole veya yalnız olmadıklarından emin olunması
  • Görme problemlerinin taranması ve ihtiyacı olanlara gözlük verilmesi
  • İnsanların hava kirliliğine maruz kalmasının azaltılması
demans

Rapora göre bazı faktörler diğerlerine göre daha fazla risk oluşturuyor.

Örneğin, işitme kaybı ve yüksek kolesterolün giderilmesi halinde her biri demans vakalarının yüzde 7’sini önleyebilir.

Yaşamın erken dönemlerinde eğitimsizlik, yaşamın ilerleyen dönemlerinde sosyal izolasyon ve görme yetisinin azalması demansta büyük risk oluşturuyor.

Bazı uzmanlar verilere daha temkinli yaklaşıyor.

Edinburgh Üniversitesi Beyin Bilimleri Keşif Merkezi Direktörü Profesör Tara Spires-Jones’a göre, bu tür bir araştırma bu faktörlerden herhangi birini doğrudan demansla kesin olarak ilişkilendiremez.

Bununla birlikte, sağlıklı bir yaşam tarzının “beyin direncini artırabileceği ve bunamayı önleyebileceği” yönündeki kanıtların artmasına katkıda bulunacaktır.

Londra Queen Mary Üniversitesi’nden Profesör Charles Marshall, “Demans hastalarının farklı yaşam tarzı tercihleri yapmaları halinde demansı önleyebileceklerini ima etmeme konusunda dikkatli olmak gerektiğini” söylüyor.

Bir bireyin demansa yakalanma riskinin büyük bir kısmı kendi kontrolü dışındadır.

İngiltere’deki Alzheimer’s Research’ten Samantha Benham-Hermetz ise raporun bulgularını “çığır açıcı” olarak nitelendirdi.

“Pek çok insan demansı yaşamın ilerleyen dönemlerinde insanların başına gelen bir şey olarak düşünür, ancak demans yaşlanmanın kaçınılmaz bir parçası değildir.”

Peki görme kaybı bunama ile nasıl bağlantılı olabilir?

Bilim insanları bunu tam olarak bilmemekle birlikte, yaşamın ilerleyen dönemlerinde görmenin belirli yönlerini işlemeye ihtiyaç duymaması nedeniyle beynin küçülmesinden kaynaklanabileceğini söylüyor.

Profesör Livingston, görme kaybının aynı zamanda “insanların hayatlarını kısıtlayabileceğini, daha az dışarı çıkmalarına, daha fazla izole olmalarına ve daha az yeni deneyime sahip olmalarına neden olabileceğini” söylüyor.

Bu nedenle görme bozukluklarının tedavi edilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

Bazı pozitif veriler de var. İnsanların daha uzun yaşamasına rağmen, yüksek gelirli ülkelerde demansta bir azalma olduğu görülüyor ve bunun sigara içenlerin sayısının azalması gibi yaşam tarzı değişikliklerinden kaynaklandığı düşünülüyor.

Ancak ortalama yaşam süresinin uzaması, düşük gelirli ülkelerde demans vakalarının artmasına neden oluyor.

Prof Livingston, “12 yıl önce demans konusunda yapabileceğiniz hiçbir şey olmadığını söyleyebilirdiniz, ama durum gerçekten böyle değil” diyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c28e928lmr2o

Dünya Hepatit Günü: Hepatitten nasıl korunabiliriz?

Hepatitis virus

Sağlık makamları ve yardım kuruluşları daha çok sayıda insanın hepatit testi yaptırması çağrısında bulunuyor, çünkü milyonlarca kişi farkında olmadan hastalığı taşıyor.

28 Temmuz’daki Dünya Hepatit Günü için gönderdikleri başlıca mesaj bu.

Hepatit dünya genelinde bir milyondan fazla ölümden sorumlu ve bu sayı son yıllarda artıyor.

Hepatit ne ve neden bu kadar ölümcül?

Hepatit genelde bir viral enfeksiyonun yol açtığı karaciğerde enflamasyon. Karaciğer kanserine, yetmezliğine ve çok sayıda başka karaciğer hastalığına neden olabiliyor.

Virüsün A’dan E’ye kadar değişen beş farklı çeşiti var.

Hepatit B ve C en çok zarar vereni. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünya genelinde her yıl 1,3 milyon kişinin bu virüsün yol açtığı hastalıklar nedeniyle öldüğünü tahmin ediyor. Bu, her 30 saniyede bir Hepatit kaynaklı bir ölüm anlamına geliyor.

Hepatit ne kadar yaygın?

WHO, dünya genelinde 250 milyon kişinin kronik Hepatit B, 50 milyon kişinin de kronik Hepatit C hastası olduğunu tahmin ediyor. Kuruluş her yıl 2 milyondan fazla yeni vakanın eklendiğini söylüyor.

WHO’ya göre Hepatit B:

  • WHO Batı Pasifik bölgesinde (Çin, Japonya ve Avusturalya) 97 bin kişide
  • Afrika’da 65 milyon kişide
  • WHO Güneydoğu Asya bölgesinde 61 milyon kişide (Hindistan, Tayland ve Endonezya) görülüyor.

WHO, Hepatit B’nin dünya genelinde her yıl 20 milyon kişiye bulaştığını ve 2015’te 44 bin ölüme yol açtığını belirtiyor. En çok da Güney ve Doğu Asya’da yaygın.

Hepatite nasıl yakalanılıyor?

Hepatit A çoğunlukla dışkıyla kirlenmiş gıda tüketmekten veya su içmekten ve enfekte biriyle doğrudan temasla geçiyor.

Hijyen koşullarının kötü olduğu düşük ve orta gelirli ülkelerde daha sık görülüyor.

Belirtileri kısa sürede ortadan kayboluyor ve neredeyse herkes iyileşiyor. Ancak ölümcül düzeyde karaciğer yetmezliğine neden olabiliyor.

Hepatit A salgını kirli su ve gıda olan yerlerde ortaya çıkıyor. Örneğin, 1998’de Çin’in Şangay kentinde 300 bin kişiye hastalık bulaşmıştı.

Çinde hepatit aşısı
Çin, Şangay’da 1998’de görülen salgından sonra aşı programı başlattı.

Hepatit B çoğunlukla :

  • doğum sırasında anneden çocuğa
  • çocuklar arası temasla
  • Kirli iğneler ve şırıngalarla, dövme yaptırmakla, kulak deldirmekle, enfekte kanla temas ve vücut sıvılarıyla (örneğin cinsel ilişki sırasında) geçiyor.

Hepatit C ve D de iğne ve şırınga paylaşımı gibi yollarla enfekte kanla, ya da enfekte kanın nakledilmesiyle geçiyor.

Sadece Hepatit B olanlar Hepatit D’ye yakalanabiliyor ve bu, kronik Hepatit B olanların % 5’ini etkiliyor. Bu da özellikle yoğun bir enfeksiyona yol açıyor.

Hepatit E kirli su ve gıda tüketimiyle geçiyor. En çok Güney ve Doğu Asya’da görülüyor ve ayrıca özellikle hamile kadınlar için zararlı olabiliyor.

Hepatit olduğunuzu nasıl anlarsınız?

WHO’ya göre hepatit belirtileri arasında şunlar olabiliyor;

  • ateş
  • halsizlik
  • iştahsızlık
  • ishal
  • mide bulantısı
  • mide bölgesinde ağrı
  • koyu renkli idrar ve dışkı
  • tende ve göz aklarında sarılık

Ancak hepatit geçiren birçok kişide sadece hafif belirtiler görülüyor ya da hiç belirti göstermeyebiliyor.

WHO’nun 2022’de yayımladığı son verilere göre dünya genelindeki Hepatit B hastalarının sadece % 13’ü, kronik Hepatit C hastalarının ise sadece % 36’sına teşhis konulabildi.

Tehlike, farkında olmadan enfeksiyonu başkalarına geçirebilmeleri. WHO ve tıbbi yardım kuruluşları işte bu nedenle daha çok sayıda insanın test edilmesi çağrısı yapıyor.

Hepatit testleri nasıl yapılıyor ve tedaviler ne?

Hepatit A, B ve C testleri için aile hekiminize ve bir cinsel sağlık kliniğine başvurabilirsiniz.

Hepatit A’nın belirli bir tedavisi yok. Ancak enfekte olanların çoğu çabuk iyileşiyor ve bağışıklık geliştiriyor.

Kronik Hepatit B ve C ise antiviral ilaçlarla tedavi ediliyor ve bu da siroza evrilmesini ve karaciğer kanserine yakalanma riskini azaltıyor.

Hepatit A ve B’ye yakalanılmasını önleyen ilaçlar var. Bebekler doğar doğmaz yapılan Hepatit B aşısı, hastalığın anneden çocuğa geçmesini önlüyor ve aynı zamanda Hepatit D’ye karşı da koruyabiliyor.

Hepatit C’ye karşı geliştirilmiş bir aşı yok ve Hepatit E aşıları ise şu anda yaygın değil.

Hepatite yakalanmaktan nasıl kaçınabiliriz?

Liver dish
Hepatit E riskini azaltmak için karaciğer yemeklerinin iyice pişirilmesi gerekiyor.

WHO’ya göre Hepatit A’dan aşağıdaki önlemlerle kaçınılmalı;

  • Yemeklerden önce ve tuvalete gittikten sonra düzenli olarak el yıkanması
  • topluluklara yeterli miktarda güvenli içme suyu sağlanması
  • topluluklarda kanalizasyon sisteminin düzgün bir şekilde çalışması

WHO’ya göre Hepatit B, C ve D’den kaçınma yolları da şöyle;

  • güvenli cinsel ilişki, prezervatif kullanmak, cinsel partner sayısını azaltmak
  • uyuşturucu kullanımında, kulak deldirirken ya da dövme yaptırırken iğne paylaşmamak
  • Hepatit B için, kan, vücut sıvısı ve kirli yüzeylerle temastan sonra elleri yıkamak
  • Sağlık sektöründe çalışıyorsanız Hepatit B aşısı olmak, çünkü doğumda yapılan aşının koruma süresi 20 yıl kadar.

Hepatitis E’dendüzgünhijyenle korunmak mümkün aynı zamanda hayvan karaciğerini, özellikle domuz ciğerini, yemeden önce iyice pişirmek gerekiyor.

Sağlık makamları hepatiti yok etmek için neler yapıyor?

WHO, 2030 itibarıyla Hepatit B ve C’ye yakalananların sayısını % 90 ve bu hastalıklardan ölenlerin sayısını % 65 oranında azaltmak istediğini söylüyor.

Ancak kuruluşa göre hepatit virüsleri kaynaklı ölümlerin sayısı artıyor. WHO yüz milyonlarca kişinin hala hepatit testlerine erişimde zorlandığını ve dünya genelindeki ülkelerin sadece % 60 kadarının bedava ya da sübvanse edilmiş hepatit testi imkanı sağladığını belirtiyor.

Afrika ülkelerinin ise sadece üçte birinin bunu yaptığı kaydediliyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cg3epqgd0ldo

Baypas ameliyatı: Yeni bir araştırmaya göre ‘uzay fönü’ kalp dokusunu yenileyebiliyor

Image of doctor holding the shockwave device

Jim Reed, Sağlık Muhabiri, BBC News

Yeni bir araştırma, baypas ameliyatından sonra uygulanan hafif şok dalgalarının hastaların kalp dokusunu yenileyebileceğini buldu.

Avusturya’da 63 kişi üzerinde yapılan bir araştırma, yeni tedavinin uygulandığı hastaların daha uzağa yürüyebildiğini ve kalplerinin daha fazla kan pompalayabildiğini ortaya çıkardı.

Innsbruck Tıp Üniversitesi’nden Profesör Johannes Holfeld, “İlk kez, klinik ortamda kalp kasının yenilendiğini görüyoruz ve bu, milyonlarca insana yardımcı olabilir” dedi.

Araştırmacılar tarafından “uzay fönü” olarak adlandırılan cihazın daha geniş kapsamlı denemelerinin yapılarak sonuçların daha geniş bir hasta grubunda tekrarlanması planlanıyor.

Dünya genelinde birincil ölüm nedeni

Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre dünya çapında her yıl 18 milyon kişi kalp hastalıkları ya da diğer karidyovasküler komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybediyor.

Risk faktörleri arasında yüksek tansiyon ve sağlıksız beslenmenin yanı sıra tütün ve alkol kullanımı yer alıyor.

Dünya genelinde ölümlerin birincil nedeni olan kalp hastalıklarının çaresi henüz yok.

İlaçlar ve diğer tedaviler hastalığın kontrol altına alınmasına ve kalbe giden kan akışının bir anda kesilmesi nedeniyle ortaya çıkan kalp krizi riskinin azaltılmasına yardımcı olabiliyor.

Ağır vakalarda cerrahlar göğüsteki, bacaktaki ya da koldaki sağlıklı bir kan damarını alıp bunu, kalp çevresindeki atardamarın tıkalı bölgesine üstten ve alttan birleştiriyor. Bu ameliyat baypas olarak biliniyor.

Bu tip ameliyat kalbin fonksiyonlarını geliştirmekten ziyade çalışmaya devam etmesini sağlıyor.

‘Yaşam beklentilerinin uzayacağını tahmin ediyoruz’

Avusturya’daki araştırmacılar, baypas ameliyatından kısa bir süre sonra hafif ses dalgaları uygulayarak hasarlı dokunun kendisini yenilemesini sağlamaya çalıştılar.

Yaklaşık 10 dakika süren prosedür, kalp krizinden sonra hasar gören veya yaralanan alanın çevresinde yeni damarların büyümesinin önünü açmak için tasarlandı.

Benzer bir “şok dalgası” tekniği, tendon ve bağ yaralanmaları ya da erektil disfonksiyon gibi diğer vakaların tedavisinde halihazırda kullanılıyor.

Böbrek taşlarını kırmak için yaygınlıkla kullanılan litotripside de daha güçlü dalgalara veya darbelere başvuruluyor.

Prof Johannes Holfeld
Prof Johannes Holfeld, kalp hastalığının tedavisinde şok dalgası terapisini kullanan Innsbruck’taki ekibe liderlik ediyor.

Sonuçları European Heart Journal adlı bilimsel dergide yayımlanan çalışmaya katılan baypas hastalarının yarısına genel astestezi altında ses dalgaları tedavisi uygulanırken, yarısına sahte bir prosedür uygulandı.

Ameliyattan bir yıl sonra kalpten pompalanan temiz kan miktarı:

  • Ses dalgası tedavisinde yüzde 11,3 artarken,
  • Kontrol grubunda yüzde 6,3 arttı.

Şok dalgalarıyla tedavi edilen hastalar dinlenmeden daha uzağa yürüyebiliyor ve daha kaliteli bir yaşam sürdüklerini söylüyorlardı.

Prof. Holfeld, “Yani günlük yaşamlarında köpeklerini yeniden yürüyüşe çıkarabiliyor ya da markete gidebiliyorlar.

“Aynı zamanda yaşam beklentilerinin uzayacağını ve yeniden hastaneye yatma oranlarının düşeceğini öngörüyoruz” dedi.

uzay saç kurutma makinesi
Baypas cerrahları hastalara hafif şok dalgaları uygulamak için “uzay fönü” kullandılar

Britanya Kalp Vakfı’nın Tıbbi Direktör Yardımcısı Kardiyolog Dr. Sonya Babu-Narayan, mevcut kalp hastalığı tedavilerinin “iyileştirilebilecek çok fazla yönü” olduğunu söyledi:

“Bu denemenin heyecan verici tarafı, şok dalgası tedavisi gören kişilerin, bir yıl sonra, almayanlara göre kalp fonksiyonlarında iyileşme ve daha az semptom göstermeleri.

“Uzun vadeli etkileri araştırmak için artık daha geniş çaplı ve daha uzun süreli denemelere ihtiyaç var”.

Araştırmacılar, cihazın Avrupa’da bu yılın sonlarında onaylanacağını öngörüyor. Klinik araştırmalar dışında hastalarda ilk kullanımının da 2025 yılında gerçekleşmesi planlanıyor.

Çalışma, Avusturya’da kamu kurumları, ABD Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü ve Innsbruck Tıp Üniversitesi’nden ayrılan ve kısmen araştırmacılara ait olan bir şirket tarafından finanse edildi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c7220nem5dko