Sihirli Mantarlar, Hiperbağlantılı Beyinler Yaratıyor!

Sihirli mantarların kullanabileceği psilosibin, beynin farklı bölgeleri arasında normalde nadiren gerçekleşen şeyler kurarak “hiperbağlantılı” bir beyin durumu yaratır. King’s College London’da bir fizikçi olan Paul Expert ve ekibinin araştırmasına göre, psilosibin etkisinin altında beyin, her zaman birbirinden bağımsız olarak çalışan bölgeler arasında bir şekilde yoğun bir iletişim kurulur. Bu durum, beyninde geçici bir yeniden yapılanmaya neden olarak, insanların algılarını, düşünme biçimlerini ve deneyimledikleri dünyanın farklı özelliklerini yorumlamalarına yol açabilir. Psikedelik programları yaratan bu “hiperbağlantılı” beyin durumu, insanların daha geniş bir düşünce ve algı aralığı deneyimine olanak sağlamasına imkan verir ve bu da psikedelik deneyimlerinin derin, mistik veya hayali görme kalitesinde olmasını sağlar

Kaynak: Sıradışı bilim sitesindeki haber yazısından alınan bir bilgidir.

Laboratuvarda Üretilen Tavuk Eti Satış İçin Onaylandı

ABD Tarım Bakanlığı (USDA), hücre kültürüyle yetiştirilmiş tavukları Amerikalı tüketicilere satması için iki firmaya onay vererek laboratuvarda üretilen et endüstrisi için önemli bir adım attı. CNBC‘nin akdardığına göre GOOD Meat ve UPSIDE Foods şirketleri, müşterilerden ilk siparişi aldı bile. Resmî denetleme kurumları, hücre kültürüyle et üretilen tesisleri standart mezbaha ve et işleme tesislerine uygulanan mevzuatlara göre denetleyecek.

Eat Just ve GOOD Meat firmalarının CEO ve kurucu ortağı Josh Tetrick, bakanlığın onayının kendi firmaları, et endüstrisi ve gıda sistemi için büyük bir dönüm noktası niteliğinde olduğunu belirterek, titiz ve düşünceli davranışları için Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) ve USDA’ya teşekkür ediyor. UPSIDE Foods’un CEO’su ve kurucusu Uma Valenti ise kararın, “tercihlerin ve yaşamın korunduğu daha sürdürülebilir bir geleceğe doğru atılan dev bir adım” olduğunu söylüyor.

Hücre kültürüyle üretilen etbitki tabanlı alternatiflerin aksine hayvan yağı veya kasındaki kök hücrelerin bir kültür ortamına nakledilip, sonrasında biyoreaktör yoluyla hücre büyümesinin teşvik edilmesiyle ortaya çıkıyor. İşlem tamamlandıktan sonra, geliştiricilerin iddiasına göre doğal etten çok az daha farklı bir ürün ortaya çıkıyor. GOOD Meat, 2020 yılında Singapur’da tüketicilere kültür yöntemiyle üretilmiş et satmak için onay almıştı.

Bakanlık geçtiğimiz Kasım ayında firmanın kültür yöntemiyle ürettiği etin insanlar için güvenli olduğunu onayladıysa da, verilen yeni onay bitki tabanlı et ürünlerine dönük ilginin azaldığı endüstride önemli bir anı temsil ediyor. Bitki tabanlı et alternatifleri, piyasaya çıktıkları günden beri çevre ve sağlık yönünden endişe sebebi oldukları iddiasıyla eleştirilerin hedefindeydi.

Fakat CNBC’de aktarılanlara göre kültür yöntemiyle üretilen etin önünde de bazı engeller var. Finansman ve talebi karşılayacak kadar büyük biyoreaktörlerin inşa edilmesi gibi ölçeklendirme problemleri mevcut. Ayrıca, laboratuvarda yetiştirilen etin dahi mevcut endüstrilerden daha sürdürülebilir olup olmayacağı sorusu var; son yıllarda yürütülen birden fazla çalışma, böylesi alternatiflerin genel enerji gereksinimleri ve sera gazı salınımları sebebiyle çevre için daha kötü bile olabileceğini gösteriyor.

Ek olarak üretim masrafları, ilk dönemde fiyatların son derece yüksek seyredeceğini gösteriyor. Hem UPSIDE hem de GOOD Meat’in ilk duyurduğu müşteriler, üç Michelin yıldızlı bir şefin yanında uluslararası bir restoran işletmecisini içeriyor.

Tüm bunlar olurken, şu mamut köftelerinin market raflarına ne zaman çıkacağı da henüz belli değil.

Yazar: Andrew Paul/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Probiyotiklerin Gerçekten İşe Yarayıp Yaramadığı Bilinmiyor

İçimizde yaşayan milyarlarca bakteri, yaşamımızda önemli bir rol oynuyor. Mikrobiyom şeklinde bilinen bu mikrop arkadaşlar yediklerimizi sindirmemize, hastalıklarla mücadeleye ve hatta ruh halimizin düzenlenmesine yardımcı oluyor. Fakat çok da uzak olmayan bir zaman önce, bu mikroorganizmaların bizim için neler yaptıklarını pek anlamış değildik. Hatta şimdi bile sağlığımız üzerindeki etkilerini yeni yeni öğrenmeye başlıyoruz. Yeni keşfedilen bu bilgiler, halkın mikrofloraya olan ilgisinin artmasına sebep oldu. Doğal olarak probiyotik pazarı da artış gösterdi ve canlı ya da cansız faydalı bakteri suşları içeren çok sayıda besin desteği piyasaya çıktı. Günümüzde bir marketin gıda takviyesi reyonuna gittiğinizde, rafların sindirimi düzenlediğini, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, ruh halini desteklediğini ve kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olduğunu iddia eden bir sürü farklı probiyotik seçenekle dolu olduğunu görürsünüz.

Fakat bazı uzmanlar, besin takviyelerinde pazarlamanın bilimden hızlı ilerlediğini söylüyor. Bulgular, probiyotiklerin sindirim sistemiyle ilgili belli başlı birkaç durumda yardımcı olabileceğini ve hatta normalde sağlıklı olan bireylerde sağlığı destekleyebileceğini akla getirse de, bilim sunduğu cevaplardan çok soru işaretleri doğurmuş durumda.

Probiyotikler nasıl bu kadar popüler oldu?

İnsanlar, moda olmadan çok uzun süre önce; aslında 6.000 yıl kadar önce fermente süt ürünleri şeklinde probiyotik alıyordu. Yaklaşık on ikinci yüzyıl civarındaki Cengiz Han döneminde güç ve sağlık kaynağı olarak görülen fermente süte büyük önem veriliyordu. Hatta o kadar ki, Moğol kadınlar savaş sırasında bunlar ile askerleri kelimenin tam anlamıyla yıkıyorlardı.

Bu fermente sütle duş almak yerine onu içseler daha iyi olabilirdi tabi fakat Moğol savaşçıların bildiği bir şey vardı. Probiyotiklerin, huzursuz bağırsak sendromu ve ülseratif kolitin de içinde bulunduğu bazı belli başlı sindirim rahatsızlıklarına karşı rahatlık sağladığı gösterilmişti. Hatta bazı nadir vakalarda bu takviyele hayat kurtarıcı olabilir. Bilim insanları 53 çalışmadan elde edilen sonuçları bir havuza aktardıklarında, erken doğan ve probiyotik verilen verilen bebeklerde nekrotize enterokolit gelişme ihtimalinin yüzde 46 kadar düştüğü görülmüş. Nekrotize enterokolit, bağırsak dokusunun iltihaplanmasına sebep olan ve çoğunlukla erken doğan bebekleri etkileyen ölümcül bir hastalık.

Probiyotikler herhangi bir şey yapıyor mu?

Fakat durum şu ki, probiyotikler üzerinde yürütülen araştırmalar çok düzensiz. Bu araştırmalarda farklı probiyotik suşları, dozları veya tedavi rejimleri kullanılmış olabiliyor. Dolayısıyla sonuçları karşılaştırmak ve pek çok araştırmadan elde edilen verileri bir araya getirip bir bütün şeklinde analiz etmek zorlaşıyor. Oysa bu yöntem, sadece tek bir çalışmaya göre çok daha yüksek bir seviyede bulgu sağlıyor. Southern California Üniversitesinde çalışan ecza bilimleri profesörü Roger Clemens, tüm bunlara ek olarak hastaların probiyotik tedavilere verdiği yanıtların her çalışmada çok büyük farklılık gösterebildiğini söylüyor. Chicago Üniversitesinde çalışan hekim bilim insanı Eugene Chang, bunun dışında probiyotikler üzerine yürütülen birçok çalışmanın yetersiz şekilde tasarlandığını söylüyor. Bu çalışmalarda, katılımcıların probiyotiklere ek olarak başka ilaçlar alıp almadığı ortaya çıkarılamıyor veya bunlara dönük kontrol yürütülemiyor. Katılımcılar sık sık sağlık, yaşam şekli ve diğer unsurlar yönünden büyük miktarda değişkenlik gösteren küçük gruplardan oluşuyor. Ayrıca herkesin farklı bir mikrobiyomu da oluyor. “Bu durum, verileri yorumlamayı çok zorlaştırıyor” diyor Chang.

Bulgular, normalde sağlıklı olan bireylerde çok daha inişli çıkıyor. Probiyotiklerin ruh hali ve kabızlıktan bağışıklık fonksiyonuna kadar her şey üzerindeki etkilerine dönük yürütülen araştırmalar, tutarsız ve düşük kaliteli sonuçlar getiriyor. “Probiyotiklere dönük bulgular, koşullara çok bağlı ve oldukça zayıf” diyor Chang ve verilerdeki bu tutarsızlığın, probiyotiklerin nasıl çalışacağıyla ilgili bile daha öğrenmemiz gereken çok şey olduğunu yansıttığını söylüyor.

Pek çok kişinin probiyotiklerle ilgili en temel varsayımlarından birini ele alalım: Probiyotiklerin bir şekilde bağırsaklarımıza yerleştiği ve mikrobiyotamızı “dengelediği” varsayılıyor. Görünüşe göre bilim insanlarının böyle bir şeyin doğru olup olmadığıyla ilgili hiçbir fikri yok. Washington Üniversitesinde çalışan mide bağırsak hastalıkları uzmanı William DePaolo, “Bu konu alanda büyük bir tartışma konusu” diyor. Gastroenterelogy bülteninde yayımlanan dobra bir yazıda ise bu ortak kanının “neredeyse kesin olarak hatalı” olduğu ileri sürülüyor. Yetişkin olduğumuz zaman itibariyle, mikrobiyomumuz büyük ölçüde biçimlenmiş oluyor. Chang, halihazırda bağırsaklarımızda bulunan mikropların pek çoğunun bebeklik dönemimizden beri ikamet ettiğini ve pek yeni gelenlerden olmadıklarını söylüyor. Yapılan çalışmalardan birinde, 19 sağlıklı gönüllüye dört haftalık bir dönemde probiyotik veya şeker hapı verilmiş. Müdahaleden üç hafta öncesinde çalışmaya önderlik eden bilim insanları deneklerin 15’inde endoskopi yaparken, sonrasında bu kişilerin bağırsak epitelyumundan biyopsi almış. Cell bülteninde yayımlanan sonuçlarda, mikrobiyomun katılımcıların sadece altısında değiştiği bulunmuş; dördünde ise hiçbir değişim gözlenmemiş.

Clemens’e göre bu durum, probiyotiklerin sağlığımızda anlamlı bir değişim meydana getirmesi için bağırsaklarımızda kalması gerektiği anlamına gelmiyor. Belirli probiyotikler, bağırsak ortamını sadece oradan geçerek de değiştirebilir. Örneğin yoğurt ve pek çok probiyotik kokteylde bulunan Lactobacillus bakterisi, bağırsaklarımızda hareket ettikçe laktik asit üretebiliyor ve patojenler için konuksever olmayan fakat iyi bakterilere karşı zararsız olan daha asidik bir ortam meydana getiriyor. Benzer şekilde probiyotiklerin de geçiş yaptıkları sırada ruh halini destekleyen serotonin veya bağışıklığı destekleyen kısa zincirli yağ asitlerinden bir doz verebileceğini söyleyen DePaolo, “Geçiyor olsalar bile etki bırakabildiklerini düşünmek istiyorum” diye de ekliyor. Fakat bu kısa süreli probiyotiklerin vücutta bir etkisi olsa dahi, söz konusu etkilerin yalnızca takviyeyi aldığınız sürece devam edeceğini belirtmekte fayda var.

Fakat Chang, bu konuda bilgi sahibi olmadığımızı söylüyor. Tüm bu işleyişler esasında akla yatkın olsa da, kanıtlanmış değiller. Örneğin probiyotiklerin hem başka hayvanlarda hem de laboratuvarda yetiştirildikleri zaman kısa zincirli yağ asidi benzeri bileşenler ürettiklerini biliyoruz. Fakat bunları insanlarda ürettiklerini ya da bu bileşenlerin sağlığın iyileşmesine yol açıp açmadığını bilmiyoruz. “Bu konuda daha sıkı bilimsel çalışmalar yapmadığımız sürece, bu sorulara güzel cevaplar veremeyeceğiz” diyor Chang.

Probiyotik almalı mısınız?

Hepsi değil ama belli tipte probiyotik suşları faydalı olabilir. Cell bülteninde yayımlanan çalışmada söylendiği üzere, belki de insanların probiyotiklerden fayda görüp görmeyeceği mikrobiyomlarının bileşimine bağlıdır. Bilim insanları, probiyotikleri sindirdiğimiz zaman canlı olup olmaması gerektiğini bile bilmiyor. Hatta ölü mikroplar faydalı özelliklere sahip moleküller bile salgılıyor olabilir. Bu sorulara cevap bulmak için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor.

Bu durum, bizi marketlere ve gıda takviyesi reyonunu dolduran çok sayıda probiyotik seçeneğe geri götürüyor. Nasıl karar vermeli? Bilim ortalama, sağlıklı tüketiciye rehberlik edebilir mi? Chang’e göre maalesef hayır. Hangi mikropların faydalı olup hangilerinin olmadığına karar verecek bulgular olmadığı gibi, bu takviyeler çok az yasal düzenlemeye tabi tutuluyor. Belli bir hastalık veya durumu tedavi eden ilaç şeklinde görülmediklerinden, probiyotikler ABD Gıda ve İlaç Dairesince onaylanmıyor.

Clemens, genel olarak konuşulduğunda probiyotiklerin güvenli olduğunu söylüyor. Yine de kuşkuları var çünkü endüstri çok az yasal düzenlemeye tabi tutulduğundan, henüz güvenlik açısından incelenmemiş bakteri suşları içeren ürünlerden endişe duyuyor. Ayrıca çok nadir de olsa probiyotikler, bağışıklık yetersizliği olan kişilerde ciddi enfeksiyonlara yol açmış. Fakat Clemens, söz konusu kokteyl bilimsel incelemeden geçtiği sürece, normalde sağlıklı bir insanda probiyotikleri denemenin pek zararı olmayacağına inanıyor (tabii cüzdanınız haricinde). Clemens, bilimsel açıdan güvenilir bir öneri listesi için tüketicilerin, kokteylde bulunan bakteri suşlarının FDA Genellikle Güvenli Olarak Düşünülenler (GRAS) veritabanında yer alıp almadığını kontrol etmesi gerektiğini söylüyor. Daha kullanıcı dostu bir rehber için ise bilim insanlarının tüketiciler için geliştirdiği bir kaynak olan probiotics.com sitesini öneriyor.

Buna karşın Clemens, tüketicilerin güvenilir bir karar verdikten sonra bile market raflarındaki iddiaların tamamen bilimsel olmayabileceğinin farkında olması gerektiğini söylüyor: “Bana göre halkı yanıltıyorlar.”

Isobel Whitcomb/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu

Kaynak: Ana Kaynak

Genlerimiz Bizi Katil Yapar mı?

Katil, İncil’inin okudu. Sarhoştu. Epey bir içmişti. Bradley Waldroup, 22 kalibrelik avcı tüfeğini alıp büyük tarım arabasından indiğinde, Tenessee’nin güneydoğusunda 2006’nın bir sonbahar gecesiydi. Boşandığı eşi ve onun bir arkadaşı, Leslie Bradshaw, Waldroup’ların 4 çocuğunu eve bırakmak için yeni gelmişlerdi. Waldroup bir anda eski eşi ve onun arkadaşıyla tartışmaya başladı. Silahına davrandı ve Bradshaw’a tam 8 el ateş ederek öldürdü. Sonra, kafasını kesip açmak için bir bıçak kullandı.

Ardından eski eşini bir bıçak ve kocaman bir palayla kovalamaya başladı. Bir ayak parmağını bıçakla doğradıktan sonra arabanın treylerine sürükledi. Ödü kopmuş çocuklarına “ Gelip annenize hoşça kal diyin” dedi çünkü bu annelerini görecekleri son sefer olacaktı. Mucize eseri, kadın adamın elinden kurtulup kaçmayı başardı.

3 yıl sonra, Waldroup mahkemede her şeyi itiraf etti. Yargıca, bir anda öfkeyle patladığını ve yaptıklarının hiçbirinden gurur duymadığını söyledi.  Öldürme suçundan hüküm giyen Waldroup, ölüm cezasıyla burun buruna geldi.

Yasal işleriyle ilgilenen grup, hayatını kurtarmak için daha önce hiç kullanılmamış, olağandışı bir yaklaşımla geldiler. Nashville’deki Vanderbilt Üniversitesinin moleküler genetik laboratuarlarına, Waldroup’un kan örneklerini gönderdiler ve spesifik bir gene bakılmasını istediler. Gerçekten de, Waldroup’un X kromozomunda bir genetik farklılık bulundu. Monoamin oksidaz-A (MAOA) enzimini kodlayan gende bir değişiklik.

psc0616_gne_02
Bradley Waldroup

Bu enzimin görevi, dopamin ve serotonin gibi önemli nörotransmitterları parçalamak. Eğer bu transmitterlar başıboş bırakılırlarsa, bu kuvvetli kimyasallar beyinde birikip; sinirsel iletim kontrolünün kaybına ve dolayısıyla öfke ve şiddettin artmasına sebep olabiliyor. Waldroup’un avukatları, belirli bir dereceye kadar da olsa genlerinin bunu yaptırdığını savunuyor.

20 yılı aşkın bir süre önce genetikçiler, MAOA enzimi eksikliğiyle şiddet içeren davranışlar arasında bir bağ kurdu. Ve yaklaşık 10 sene önce de medya bu eksikliğe sebep olan genlerden birine “savaşçı gen” adını taktı. Bu gen, şiddet içeren psikopat davranışlarla ilgili olduğu düşünülen tartışmalı genlerden biri.

Akıl hastalıkları da genetik sebeplere bağlanmaya başladı. Şubatta, Harvard’lı bilim adamları şizofreninin kökeninde yattığı düşünülen bir geni tanımladı ve bu gelişme şok edici bir etki yarattı. Bu gendeki bir değişiklik, ergenlikte ve yetişkinliğin ilk dönemlerinde, beynin karar vermeyle ilgilenen ön lobundaki sinapsların fazla kısalmasına (synaptic pruning) sebep oluyor ve bu da iletim ve sinyal kontrolünü harap ediyor. 2.2 milyon şizofreni hastası Amerikalının sadece küçük bir kısmının şiddet kullandığı bilinse de, ciddi akıl hastalıklarına sahip olan insanlar, normal insanlardan 2-3 kat daha fazla şiddet uygulamaya yatkın oluyorlar.

Birçok toplu katliam, saldırı ve yol kavgasında öldürme gibi cinayet haberleri gündemimizi doldurdukça; emniyet görevlileri, politikacılar, akıl sağlığı uzmanları ve halk bir sonrakini engellemek için ne yapılması gerektiğini sormaya başladılar. Tehlikeli ve şiddete yatkın insanları, birisine zarar vermeden önce fark edebilir miyiz? Seri katil Ted Bundy, toplu katliam yapan Adam Lanza ve şubatta yol kenarında rastgele 6 kişiyi öldüren Uber şoförü Jason Dalton gibi katiller arasında genetik bir benzerlik var mı?

Aslında bunlar, Nazilerde kafatası bilimi(frenoloji) ve ırk ıslahı gibi fikirlerin uyanmasını sağlayan cinsten, oldukça rahatsız edici sorular. Ama genetikçiler, kişilik özelliklerinin ve patolojisinin sırlarını çözmeye başladıkça, davranışçılıktan çok genetik determinizmi kucaklamaya başlıyoruz. Daha öncelerde karakter zayıflığıyla ilişkilendirilen alkolizm için, şimdi bilimin alkolizm riskini arttıran bir gen bulduğunu kabul ediyoruz. Genlerin, beyin fonksiyonlarını değiştirerek, endişeli davranışları tetikleyebileceğini savunuyoruz. Şimdi de aynısının şiddet için geçerli olabileceğiyle ilgili kanıtlar var.

“Ted Bundy ve Adam Lanza arasında genetik bir benzerlik var mı? Bu, soy ıslahını(öjenik) akıllara getiren rahatsız edici bir soru.”

Kent Kiehl, Grant şehrinde 440 tutukluya ev sahipliği yapan Western New Mexico Correctional Facility’de, taşınabilir küçük bir treylerin içinde çalışıyor. Sıkışık bir masada, büyük ve sürekli ses çıkaran silindirik bir tüpe bağlı bilgisayar ekranının karşısında oturuyor. Bu, 2.2 milyon dolarlık Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (FMRI) cihazı. Kiehl, teker teker bütün katillerin, tecavüzcülerin, kundakçıların ve diğer şiddet kullanan suçluların kafalarında delik açarak, beyinlerini inceliyor. Kiehl, şizofreni ve psikopati sinirbilimindeki en iyi uzmanlardan biri.

Kiehl, çalışmalarına özgün ve benzersiz bir perspektifle yaklaşıyor. Ailesi oldukça sakin bir mahalle olan Tacoma’da, Ted Bundy’nin alt sokağında yaşamış. Bundy 1975’te, 20 yıl içinde 36 kadını öldürmekten tutuklandığında, bütün mahalle sakinlerini inanılmaz bir korku kaplamış. O zaman Kiehl şunu düşünmüş: “  Nasıl bizim sakin küçük banliyömüzde böyle bir insan yetişebilir?” New Mexico Üniversitesinde bir nörolog olan Kiehl, son 25 yılını bu soruya cevap bulmak için harcamış.

Psikopatlar birkaç duygusal iletişim bozukluğuna sahip; empati ve pişmanlık duygularından yoksunlar. Kiehl, bu insanların Amerikan hapishanelerindeki popülasyonun %16’sını oluşturduğunu keşfetti. Bu insanlar aynı zamanda genel popülasyonun da %1 ini kapsıyor. Başka bir yönden bakılırsa, bulimiya kadar yaygın ancak teşhis edilmesi çok daha zor. Bu biraz sıkıntılı bir durum çünkü psikopatlar saldırmaya ve şiddete eğilimli oluyorlar. Ortalama olarak, sabıkalı bir psikopat 40 yaşına gelmeden 4 şiddet suçundan hüküm giyiyor. İkizlerle yapılan çalışmalar, psikopatik özelliklerde genetik materyalin önemi vurguluyor ancak pek az uzman bunların kesin sebep olduğu konusunda hemfikir. Kiehl, limbik ve paralimbik kortekslerdeki bozuklukların izinin sürülebileceğine ve sonrasında duyguların üretilip, sinir iletiminin kontrol edilebileceğine inanıyor.

Bir deneyde, tutuklu, bir bobinin altına yatıyor. Bu bobin birtakım manyetik sinyaller gönderiyor ve alıyor. Kiehl, “mevkinin elinden alınması” gibi işitsel kelime grupları ve araba kazası resmi gibi görsel veriler kullanarak, tutuklunun bunları ahlaki suç oranına göre puanlamasını istiyor.

Tutuklu karar verdikçe, nöronları ateşleniyor ve bilgisayar cevap süresini ve beynin hangi bölgesinin aktive olduğunu kaydediyor. Psikopat olmayan birinde, beynin amigdala bölgesinde aktivite gözlemlenirken, psikopatlarda gözlemlenmiyor. Kiehl, tutukluların verileri nasıl işlediğini, hangi bölgelerin aktif olduğuna bakarak belirleyebiliyor. Bir psikopat, amigdalada çok küçük bir aktivite gösterirken, verileri asıl beynin mantık bölgesinde işliyor. Hatta bazı durumlarda, Kiehl’i kandırmaya çalışıp, “uygun olan”, “olması gereken” cevapları veriyorlar.

Kiehl, 2 eyalet ve 8 hapishaneden topladığı, 4000 den fazla suçludan elde ettiği verileri birleştirerek, dünyanın en büyük adli sinirbilim kütüphanesini oluşturdu. Psikopatların, beyinlerindeki gri maddenin normalden az ve daha küçük amigdalaya sahip olmaya yatkın olabileceklerini buldu. Kısacası, Kiehl şöyle diyor: “ Onlar daha farklı bir beyine sahipler. Ve bu farklılık en az %50 oranında genetik farklılıklardan kaynaklanıyor. Sinirbilimle ilgilenen biri için pek de sürpriz bir sonuç değil.”

Kiehl’in çalışmaları o kadar meşhur olmaya başlamış ki, sorunlu çocukları olan aileler tavsiye için başvurmaya başlamış. Bunu sıkıntılı bir durum olarak buluyor çünkü henüz onlar için bir yanıtı yok. Kiehl şöyle diyor: “ Haftada en az bir kere çocuklarıyla başı dertte olan ebeveynlerden mail alıyorum. Ve bu çok içler acısı. ‘ Çocuğum bir psikopat mı?’, aramak isteyecekleri en son insanım.” 

psc0616_gne_08
Psikopatların, normal insanlardan farklı olan beyin bölgelerini gösteren bir beyin taraması sonucu

Şiddetin genetik kökeniyle ilgili modern araştırmalar, Hollanda’da Nijmegen Üniversite hastanesine gelen bir kadın sayesinde, 1978’de başladı. Ailesindeki erkeklerin (birçok erkek kardeş ve kendi oğlu), aynı akıl hastalığına sahip olduğundan şüpheleniyor ve yardım istemek için hastaneye geliyor. 2 tanesi kundakçılık yapıyor. Bir tanesi öz kız kardeşine tecavüz etmeye çalışıyor. Bir diğeri, patronunu arabasıyla ezerek öldürmeye çalışıyor. Başka bir tanesi yine öz kız kardeşine bıçak çekerek soyunması için zorluyor. Hatta 1962 yılında tedirgin bir aile bireyi tarafından detaylı bir biçimde çıkarılan şiddet suçlularının gösterildiği aile ağacı sayesinde, bu sülaledeki şiddetin 1870’lere dayandığı ortaya çıkıyor.

Bu kadın hastanede ortaya çıktıktan neredeyse bir 10 sene sonra, sonunda neyin yanlış olduğunu buluyorlar. Bu şiddete meyilli adamların X kromozomunda bir mutasyon meydana gelmiş. Bu bozukluğun MAOA genine zarar verdiği ortaya çıkıyor. Gen X kromozomunda olduğu için, sadece bir X kromozomuna sahip erkekler, iki X’e sahip olan kadınlara göre daha fazla sıkıntı yaşıyorlar. Çünkü kadınlardaki normal fonksiyonlarına sahip ikinci X, problemi telafi edebilir. Ancak, kadın bu kusuru oğluna aktarabilir. Bu bulgulardan sonra, ailedeki kadınlar taşıyıcı olup olmadığına bakılmak için test ediliyor.

“Şiddet, taciz, saldırı ve kundak suçlarından oluşan bir geçmişe sahip Alman bir adam da aynı genetik bozukluğa sahip”

O zamandan beri, başka genetik risk faktörlerinin keşfedildiği projeler de yapıldı. 2011’de, Alman bir araştırmacı, katekol-o-metiltransferaz (COMT) proteinini kodlayan bir gen ile homisidal davranışlar arasında bir bağlantı buluyor. Aynı MAOA gibi, bu da dopamini düzenleyen bir enzim. 4 sene sonra, Finlandiyalı araştırmacılar, hapishanedeki tutuluklularla bir araştırma yapıyor. Şiddet suçlularının genellikle, beyin hücre sinyal sisteminde görevli CDH13 proteinini kodlayan MAOA ve benzeri genlere sahip oldukları görülüyor. Daha önceki çalışmalar bu benzer ve çeşitli genlerin; otizm, şizofreni ,dikkat eksiği ve hiperaktivite bozukluğuyla bağlantılı olduğunu keşfetmişler. Molecular Psychiatry’de yayımlanan bu çalışma, hücresel fonksiyon bozukluğuyla ilişkilendirilen CDH13 ve benzerlerinin, şiddet içerikli davranışlara makul bir açıklama getirdiği sonucuna varıyor.

Saldırganlığın biyolojik bir temeli olma ihtimali, bilim adamları ve etikçileri bir hayli zor duruma sokuyor. Her şeyden önce çevresel koşulların, genlerin ekspresyonunda çok büyük bir rol oynadığını belirtiyorlar. Meme kanseri riskini arttıran bir gene sahip olmak, meme kanserine yakalanılacağı ya da şizofreniyle ilişkilendirilen bir gene sahip olmak, şizofreni olunacağı anlamına gelmiyor. Johns Hopskin Üniversitesi Beyin Gelişimi Lieber Enstitüsü başkanı Daniel Weinberg şöyle diyor: “ Genler, vücudunuzdaki her bir hücrenin içinde gerçekleşen tüm aktiviteleri, yaşadığınız her saniye boyunca yürüten bir program.  Eğer birtakım küçük kusurlar, bozukluklar kalıtım yoluyla size aktarılırsa, tabi ki bu size bir yol belirler. Ancak bir akıl hastalığına yakalanacağınızı belirlemez. Bu küçük kusurlar kader değil, risk unsurları. Çevresel faktörler de bir o kadar etkili.”.

“Pek çok insan, eşinin arkadaşını öldüren adamda olan o gene ve benzerlerine sahip ama onlar kimseyi öldürmüyor.”

Buna karşı, eşinin arkadaşını öldüren Bradley Waldroup’un sahip olduğu geni ve benzerlerini taşıyan pek çok insan var ama onlar kimseyi öldürmedi. Ancak mahkemeler, etik ve bilimsel tartışmalara açık “genlerim bana bunu yaptırdı” savunmasını kabul etti. 1994 ile 2011 arasında Amerika’da, neredeyse 80 defa genetiğe atıfta bulunularak savunma yapılmış. Fordham Üniversitesi Sinirbilim ve Hukuk Merkezi başkanı Deborah Denno şöyle diyor: “ Dava vekilleri gün geçtikçe, birtakım davranışlara açıklamalar getirmek için daha sofistike bir bakış açısı kullanıyorlar.”.

Jüri, Waldroup davasında, ölüm cezası yerine onu ömür boyu hapse mahkum etti. Yani katil-gen savunması işe yaradı. Bir jüri üyesine, Waldroup’un genetiğinin kararına etki edip edilmediği sorulduğunda, “ O, tabi ki !” cevabını aldılar.

Ancak Denno, genlerin rollerinin ve şiddet riskini arttırmalarının, medya yüzünden mahkemeler tarafından yanlış anlaşıldığını düşünüyor.  Davranış genetiği, genleri çalışmakla birlikte, aynı oranda çevresel faktörlerin de davranış üstündeki etkilerini araştırıyor. Bu psikoloji, sosyoloji, istatistik ve daha birçok alanı kapsayan disiplinler arası bir çalışma. Denno şunu ekliyor: “ Genlerin davranış üstünde etkisi olmakla birlikte, ne onları belirliyor ne de yönetiyor.”.

Hatta beslenme bozukluğu, sosyal ve ekonomik problemler, yetersiz eğitim gibi değişik çevresel faktörler, yetişkinlerin davranışsal patolojisini belirlemede kullanılan en güçlü araçlardan biri. Psikologlar çocukluk döneminde maruz kalınan istismarın, şiddet için başlı başına bir risk faktörü olduğunu uzun zamandır biliyor. 2002’de Science’ta yayımlanan bir çalışmaya göre; dengesiz, baskıcı ve cezalandırıcı ailelerde büyümüş çocuklar, anti-sosyal kişilikler geliştirip, şiddet kullanmaya daha yatkın oluyorlar. Tabi ki her suistimal edilmiş çocuk şiddete başvurmuyor. Beyinde sinirsel bozukluk veya hiperaktiviteye sebep olarak, şiddete yatkın olma riskini arttıran bu gen ve benzerleri fikri bir hayli dikkat çekici. Ancak bu, ne şiddetin kökeninde yattığı ne de tek sebep olduğu anlamına gelmez.

Julian Ford, Connecticut Üniversitesi Sağlık Merkezinde, çocuk ve ergenlik dönemi post-travmatik stres bozukluğunda (PTSD) uzmanlaşmış bir psikolog. Ford, Adam Lanza ve 2012 Sandy Hook İlkokulu saldırısı hakkında 114 sayfalık resmi bir araştırma raporu yazılmasına yardım ediyor.

Lanza 20 öğrenci, 6 çalışan, annesi ve kendisini öldürdükten sonra; eyaletin adli tıp doktoru, Lanza’nın beyninden bir parçayı DNA analizi için UConn genetik uzmanlarına gönderiyor. Bu, bir seri katilin genomunun çıkartılıp araştırıldığı ilk çalışma.

Popular Science’ın resmi talebine rağmen, ne adli tıp uzmanı ne de UConn genetikçileri raporların sonuçlarını açıklamıyorlar. Hatta ne aradıkları hakkında bile bir bilgi vermiyorlar. Ancak büyük olasılıkla, akıl hastalıklarıyla alakalı olan genleri araştırıyorlar.

Lanza hayatı boyunca, uykusuzluk (insomnia) ve konuşma bozukluğuyla uğraşmış. Utangaç, sessiz ve dışlanmış bir çocuk. 5. sınıfta, proje ödevi olarak “Büyükannenin Kitabı” adlı bir hikaye yazıyor. Hikayede, yaşlı kadın çocuklara ateş ediyor ve kabuğunun altındaki bir çocuğu korumaktan bahsediyor. Sonunda, Lanza’ya Asperger Sendromu, anksiyet ve obsesif kompulsif  tanısı konuluyor. Asperger şiddetle pek bağlantılı olmamasına rağmen, Lanza’nın şiddet içeren düşünce ve davranışlarını maskelemiş olabilir. Bir psikiyatrisin önerisi üstüne, annesi Lanza’yı okuldan alıyor ve evde eğitime başlıyor. Ford’a göre, herkes Lanza’nın üstesinden gelmeye çalıştığı zorlukları sebep alırken gözden kaçan asıl olay yaşadığı duygusal çalkantılar.

Ergenlik kırılgan ve zayıf bir dönem, sadece mod değişikliklerinden dolayı değil aynı zamanda inişli çıkışlı hormonlar yüzünden. Akıl hastalıklarının dışa vurumun en iyi gözlemlenebileceği zaman. Mesela şizofreninin belirtileri, genellikle bir anda bu dönemde veya yetişkinliğin başlarında ortaya çıkıyor. Harvard’da yapılan bir araştırmada, bilim adamları bu zamanlamadan sorumlu olduğu düşünülen bir geni tanımladı. Beynin, nöronlar arasındaki etkisiz bağlantıları kestiği sinaptik budama (synaptic pruning) süreci, beyin olgunlaştıkça görülen doğal bir olay. Bu, düşünme ve planlamanın yapıldığı prefrontal kortekste gerçekleşiyor. Bu geni ve benzerini taşıyan bireylerde, budama hızlanıyor ve bu da şizofreni riskini arttırıyor.

Harvard genetik uzmanı ve çalışmanın yazarı Steven McCarrol, bu sebeplerden dolayı bir ergenin bakımının ne kadar kritik olduğunu vurguluyor: “ Genellikle gençler birtakım semptomlar göstermeye başladıklarında, psikiyatri uzmanına başvurmadan sadece pediatri uzmanlarına görünüyorlar.”. Avustralya’da 2006’da başlamış “headspace” adı verilen bir akıl sağılığı programından bahsediyor. Program sayesinde, alışılmadık ama oldukça pratik yerlerde 80’den fazla klinik açılıyor. McCarrol şöyle diyor, “ Hatta bazıları alışveriş merkezlerinde. Yumuşak renkler ve rahat koltuklar sayesinde klinik havasında değil, böyle bir şey burada da olsa harika olurdu.”

Peki ya Adam Lanza gibi sağlık hizmetlerindeki çatlakların arasından kaçan çocuklara ne olacak? Gen taraması ve genetik araştırmalar yardımcı olabildi mi? Şimdilik, hayır. Ve araştırmacılar, gelecekte de işe yarar olabileceği hakkında şüpheliler. McCarrol şunları ekliyor, “ Genetiği tanı koymada kullanmak için yeterli genetik bilgisine henüz sahip değiliz.”

Ne aradığımız ve ne bulacağımız konusunda pek çok soru var. Özellikle şiddetle ilgili genetik risk faktörü taşıyan biri belirlendiğinde onun özel hayatı ve toplumun tepkisiyle ilgili birtakım endişeler mevcut. Yine de genetik araştırmaların devamı, suçluları hedeflemeden, şiddet ve şiddetin kökenini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Daha iyi anladıkça, engellemek için daha çok adım atılabilir.

Dolayısıyla, genetik ipuçlarını takip etmeyi bırakmak biraz zor. Johns Hopskin’den nörobilimci Daniel Weinberg, ölen PTSD hastalarından topladığı dünyanın en büyük beyin koleksiyonuna sahip. Çalışmalarında, akıl hastalıklarının arkasındaki moleküler ipuçlarını arıyor. “ Yüzyıl boyunca, akıl hastalıklarının nasıl gözüktüğünü, kulağa nasıl geldiğini ve nasıl hissettirdiğini biliyorduk. Ancak temelinde yatan sebep hakkında fikrimiz yoktu. Şimdi, genetik sayesinde, 10 yıl önce bize bilimkurgu gibi gelen şeyleri keşfedebiliyoruz.” diyor Weinberg.

Ancak o bile, bilimin neleri keşfedebileceği ve insanların buna nasıl tepki vereceği hakkında endişeli. Son olarak, şunları ekliyor, “ Herkesin genomunda değişik bozukluklara sebep olacak değişik risk faktörleri var. Yani aslında, herkesin bir sorunu var.”

Kaynak: Ana Kaynak

İdrar Gerçekten de Steril mi?

İdrarın steril olduğu partilerde ve sosyal medyada sıkça paylaşılan bir uydurmadır, ve eğer ki susuz kalırsanız idrarınızı içebilirsiniz. Ama diğer uydurma bilgiler gibi bu da doğru değil. İdrar steril değil arkadaşlar.

Mikroplar her yerde, bedenimizde ve de çevremizde. Rahim ve plasentada bile varlar. Gebelik süresince fetüsü saran plasentada dahi çeşitli mikroplar bulunur. Bu da bizi gerçek dünyaya hazırlar.

Fakat şu bir gerçek ki çoğu doktor hâlâ idrarın steril olduğunu düşünmekte ( birileri idrar yolu enfeksiyonu olmadığı sürece). Bu tıpkı bakterilerin bedenimiz için olumsuz bir şey olduğunu söyledikleri zamandaki gibi yanıldıklarını gösteriyor. Sağlıklı bir idrar yolunda hiçbir bakterinin olmadığını kabul etmek bayağı saçma olurdu.

Yapılan araştırmalar rahimde bulunan bakterilerin idrar yolu enfeksiyonunu önlemeye ve iyileştirmeye yardımcı olduklarını gösterdi.Bir yerde idrarın steril olduğu düşünülse bile idrarınız mikroplarla dolu.

Doğrusu son yapılan çalışmalar idrarda bakterilerin bulunduğunu gösterdi. Tabii sağlıklı bir idrardaki bakteri sayısı enfeksiyonlu idrardakinden daha azdı.

Özetleyecek olursak idrar steril DEĞİL! Ama bakteriler hiç de kötü şeyler değiller ve evet eğer ki idrar yolu enfeksiyonunuz yoksa idrarınızı içebilirsiniz.

Sağlığa iyi geldiğine inandıklarından idrarını içen birçok halk var. Diğerleri ise acil bir durum anında idrarı kullanabileceklerini düşünüyorlar. Fakat bu yine de iyi bir fikir değil çünkü ne kadar sağlıklı olursanız olun idrar, su kaybetmenize neden olacak tuzu içerir. Eğer idrarınızı içerseniz vücudunuzdaki tuz yoğunluğu giderek artacak ve böbreklerinize zarar vermiş olacaksınız.

Gerçekten de acil bir durumla karşı karşıyaysanız, idrarınızı bir ya da iki gün içmek sorun olmayacaktır. Uzun süre içmeniz durumunda böbreklerinize su kaybettirerek sorun yaşatacaksınız. Eğer çok terlemezseniz üç gün susuz kalmaya dayanabilirsiniz. Böylece çok susadığınızda işemeye başvurmayabilirsiniz.

Kaynak: Ana kaynak

EpiPen Hakkında Neler Bilmeliyiz?

EpiPen Nedir? Epipen Ne Anlama geliyor? Popular Science Arşivinden EpiPen… Neden herkes bir enjektör hakkında konuşuyor? Eğer hayati risk taşıyan bir alerjiniz varsa muhtemelen acil durumlarda kullanmanız için reçetenize EpiPen yazılmıştır. Cüzdanınızda ya da ofisinizde saklıyor, hatta yerini unutmuş olabileceğiniz bir yer de bile duruyor olabilir. Son zamanlardaki ilaç fiyatlarındaki bu skandal, tedaviyi günlük yaşamlarına taşıyan 3.6 milyon Amerikan vatandaşını etkilemekte.

EpiPen Hayati risk taşıyan alerjik reaksiyonların acil tedavisi için kullanılan EpiPen’lerin sadece iki adetinin fiyatı 2007’den bu yana %500 artış gösterdi.
EpiPen
Hayati risk taşıyan alerjik reaksiyonların acil tedavisi için kullanılan EpiPen’lerin sadece iki adetinin fiyatı 2007’den bu yana %500 artış gösterdi.

EpiPen TAM OLARAK NEDİR?

EpiPen nedir? EpiPenler, şiddetli alerjisi olan hastaların anafilaksiye (solunum yollarında şişme ile tıkanmaya bağlı olarak bilinç kaybı, hatta ölüme kadar gidebilen ekstrem reaksiyona) girmesini önleyen ilaçlı kalem şeklinde bir şırıngadır (Antihistaminler saman nezlesi gibi düşük riskli alerjileri tedavi eden ilaçlardır). Bu kalemler kasları rahatlatıp soluk yollarını açan ve kişinin nefes almasına izin veren epinefrini diğer bir deyişle adrenalini içerir.

Eğer bir insanın anafilaksiye girdiğine şahit olduysanız, bu biraz korkutucu olmuş olabilir. Ama EpiPen’leri varsa kendi kendilerine uygulayabilirler. Önce kapağını çıkarırlar, sonra iğnenin sivri ucunu uyluk bölgelerine saplarlar. İlaçlar 30 saniye kadar kısa bir sürede kan dolaşımına karışır. Ama şunu bilmeliyiz ki; EpiPen’in bileşimindeki ilaçlar anafilaksi için tedavi olarak görülemez, 10 ile 20 dakika arasında etkileri diner. Bu sebeple EpiPen’ler bir hastanın kritik bir reaksiyon sonrası tıbbi desteğe kadar zaman kazanması için bir yöntem olarak görülebilir.

Peki, insanlar neye bu kadar sinirlendi?

EpiPen’lerle aynı aktif bileşenleri içeren alternatifleri var ancak sadece küçücük bir kimyasal formül farklılığı sebebiyle çoğu doktorun reçetelerinde yer bulamıyorlar (Geçen sene, EpiPen’in gerçek jenerik ilacı Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylanmadı.)

2007’den beri iki adet EpiPen’in fiyatı (şu an bir pakette iki adet satılmakta) 100 dolardan başlayarak, 600 doları aşkın bir fiyata ulaştı, bu da %500’den daha fazla bir yükseliş demek. İndirimli sağlık poliçesine sahip olan hastalar fiyatlardaki bu saldırıya katlanıyor. Ateş pahası olduğu için acil tıp teknisyeni ve itfaiyeciler EpiPen’lere para vermek yerine standart şırıngalar kullanıyorlar.

Aynı zamanda Mylan adlı ilaç firmasının CEO’su Heather Bresch 2007 yılından bu yana EpiPen’lerin satışıyla maaşında 2,5 milyon dolardan 18,9 milyon dolara bir yükseliş yaşadı. Bresch, kamu bilinci oluşturacak kampanyalardaki zararını kapatmak ve EpiPen’lerin öğrencilere temin edilmesi için yapılan kulis faaliyetleri sebebiyle bu fiyat artışının gerekli olduğunu söyledi. Eleştirmenler bu fiyat artışının “fırsatçı” olduğunu düşünüyor.

İster istemez bu ilaç fiyatlarının basın ve hükümet tarafından hususi incelemeye alındığı zaman geldi. Şubat ayında “pharmabro” takma adıyla anılan Martin Shkreli, ciddi parazitik bir enfeksiyonla savaşan bir ilaç olan Daraprim’i birkaç dolardan 700 dolardan daha fazla olan bir fiyata çıkardığı için ithamlara maruz kaldı. Nisan ayında ilaç sektörünün büyüklerinden Valeant birçok ilaca zam getirdiği için hararetli tartışmalara girdi. Bu tarz şirketlerin mantık dışı bir şekilde sistemi suistimal edip yalnız başına kontrolü altında bulundurmaları Amerikan sağlık sistemini dünyadaki en pahalı sistem yapıyor.

Peki, buradan nasıl bir sonuç çıkıyor?

Kötü basınla yüzleşmek zorunda kalan Mylan fiyatlarda insafa geldi ve tüketicilerinin cepten peşin ödemede uğradığı zararı azaltmak için senet önerisiyle geldi. Bu bazı eleştirmenleri tatmin etmedi. L.A. Times’ta yazan bir eleştirmenin söylediğine göre; bu senet sistemi de ilaç fiyatlarını eskisi kadar yüksek tutuyor, tek fark bu sefer tüketiciler yerine sigortacılar ve hükümet programları (hükümetçe himaye altında olan, EpiPen’i ihtiyacı olan öğrencilere temin eden okullar) eskisi kadar yüksek meblağlar ödüyor. Bu sebeple politikacılar ve önde gelen, tanınmış siyaset toplulukları Mylan’ı –ne kadar şu an için böyle bir planı gözükmese de- fiyatları düşürmeye çağırıyor. Fiyat yükselişindeki hararet sürerse ve stokların fiyatı aniden düşmeye başlarsa Mylan belki de daha az seçeneklerle ortada kalabilir.

Kaynak: Ana Kaynak

İnsanların Hasar Görmüş Akciğerleri, Domuzlara Bağlanarak Onarılabilir

Son aşamaya gelen akciğer hastalıklarının acı gerçeklerinden birisi de, hastaların, akciğer bağışçılarından çok daha fazla olması. Bunun sebebi, sadece bağışçı sayısının az olması değil (ki bu da bir sorun); bağışlanan pek çok akciğerin önemli ölçüde hasar görmüş ve kullanılamaz durumda olması.

Fakat bugün yayımlanan bir araştırmaya göre yeni ve deneysel bir yöntemin kullanılmasıyla, bu şekilde hasar görmüş bir akciğer artık tekrar işlevsel hale döndürülebilir. Bu yöntemde akciğerin dolaşım sistemi, yaşayan bir domuzunki ile paylaşılıyor. Bu sayede vücudun kendini onarım mekanizmaları güçlenerek, mevcut akciğer bağışıyla yenileme yöntemlerinin kapasitesini geride bırakıyor.

Columbia Üniversitesi’nde çalışan baş araştırmacılar cerrah Ahmed Hüseyin ve biyomedikal mühendisi John O’Neill şöyle aktarıyor: “Esas biyolojik tamir mekanizmalarının yeterince uzun zaman dönemlerinde sağlanmasıyla, başka türlü kurtarılamayacak ve ciddi şekilde zarar görmüş akciğerler kurtarıldı.”

Yöntemin altında yatan ilke, canlı dışında akciğer perfüzyonu (EVLP) adı verilen mevcut bir donör akciğer yenileme yöntemine benziyor. Bu yöntem; bir havalandırıcı, pompa ve süzgeçlere bağlanmış steril bir kubbeye bir akciğer yerleştirilmesini kapsıyor.

Akciğerin ısısı, insan vücut sıcaklığında tutuluyor ve oksijen, besin ile protein içeren kansız bir çözelti, akciğer boyunca dolaştırılıyor. Sıvının organ boyunca pompalandığı bu dolaşım, perfüzyon kısmını oluşturuyor.

EVLP, bağışlanan akciğerleri dengeli tutarak ve hatta onları bir parça onararak birçok insanın hayatının kurtarılmasına yardımcı olmuş. Fakat bu yöntemin sağladığı zaman aralığı bir parça sınırlı. Yöntem, yalnızca sekiz saate kadar uygulanabiliyor. Biyolojik onarım işlevleri, bu kadar kısa zamanda devreye girmiyor.

Araştırma takımının, domuzlar ve yıllar süren araştırmalar ile kazandığı değerli zaman da bu. Araştırma takımı, bu yılın başlarında platformun süresini dört güne kadar uzatmış. Şimdiyse araştırmacılar aynı yöntemle, hasar görmüş beş insan akciğerini domuzlara bağlayarak bunları başarıyla onardıklarını aktarıyorlar. Bu akciğerler arasında, ağır biçimde hasar gören ve EVLP kullanılarak işlevi geri kazandırılamamış bir akciğer de bulunuyor.

Michelle Starr/ScienceAlert. Ç: O.

Kaynak: Ana Kaynak

Hayvansal Protein ve Bitkisel Protein Arasında Fark Var Mı?

Bazı yazarlar, hayvanların işlem görme şekli dışında ister hayvan ister bitki kaynaklı olsun, protein proteindir derler. Buna ne cevap verirsiniz?

Hayvan ve bitki proteinleri arasındaki başlıca farklılığın, bunların amino asit profilleri olduğu bilgisine sahibiz ve emilen amino asitlerin vücut içinde kullanılma oranlarını yöneten şeyler bu profillerdir. Hayvan kaynaklı proteinler tabii ki bizim proteinlerimize çok daha fazla benzer haldedirler, bu yüzden, bitki proteinlerinden daha kolay ve hızlı şekilde kullanılırlar. Yani, hayvan temelli proteinlerden türetilen ‘alt tabaka’ amino asitler, kendi protein sentezleme tepkimelerimiz için daha kolay şekilde mevcutturlar ve bu sayede tam hızda çalışırlar. Bitki proteinleri, bir veya daha fazla amino asit bakımından kısıtlıdırlar. Bir bitki proteinindeki bağıl amino asit eksikliğini düzelttiğimizde, hayvan proteinlerine eşdeğer bir tepki oranı elde ederiz. Benim laboratuvarımda, bu görüşü destekleyen deneysel veriler üretildi; ve tabii ki, geçmişte diğer laboratuvarlarda yapılan benzer gözlemler de bu yönde yorumlanabilir.

Hayvan ve bitki proteinleri arasındaki profil farklılıklarının bazıları, sırasıyla doku tepkilerini haber veren arginin/lisin oranlarıyla önceden belgelenmişti.

Hayvan proteinlerinde ayrıca, asit üreten metabolitlere metabolize olan ve daha yüksek yoğunluklarda sülfür içeren amino asitler vardır. Bunun sonucunda, konağın aleyhine olan bu ters asit etkilerini azaltmak için, hafifçe daha düşük olan fizyolojik pH düzeltilmeli ve kalsiyum gibi tamponlar kullanılmalıdır.

Fakat benim ana tezimde, çalışmamın ilgili olduğu kadar, protein ve kanser üzerindeki gözlemlerimiz, hatırı sayılır detayda çalışma yapılmasına rağmen, bunun daha önemli ve daha küresel olduğu hipotezinin sinyallerini veriyordu. Bu yüzden, hayvan ve bitki proteinlerinin ince yapısal ve işlevsel özellikleri üzerinde çok önemli yapılar olarak özellikle durmak istemiyorum. Bunun yerine, benim görüşlerim daha çok, proteine olan büyük saygımızın, özellikle ‘yüksek kaliteye’ sahip hayvan proteini konusundaki mantıksız saygımızın hem biyolojik hem de sosyokültürel sonuçlarının ne olduğunu sormaya benziyor. Olağandışı şekilde önemli ve değerli olan bazı şeylerin burada olduğunu düşünüyorum.

Protein hakkındaki mesele, en iyi şekilde, benim kitabım olan The China Study‘de özetlenmiş ve örneklenmiştir. Ancak, bu konu hakkında daha fazla şey vardır; çok ama çok daha fazla. Tezlerimin çoğu, epey teknik bir doğaya sahiptir ve genelde ayrı bilgi parçaları şeklindedir. Bu durum, kısmen, kitabımızın ana hedeflerinden birisi olan büyük resmi tamamlamak ve sentezlemek amacı taşıyordu.

Kitaptaki protein savının önemli kısmı, çeşitli etkiler üretmede diğer besinlere karşı proteinin göreceli önemini tahmin etmemekti. Bunun yerine, bu durum yüksek oranda değişken ve aksine kullanışsız olurdu çünkü ne mümkün olurdu ne de çok bilgilendirici olurdu.

Benim anlatmak istediğim şey, proteinin 1839 yılındaki keşfinden başlayarak bugüne kadar olan zamanda, bu yapı maddesine aslında taptık ve sonuç olarak, beslenme ile sağlık hakkındaki daha genel düşüncelerimizin, bu yaklaşıma uymak zorunda olduğunu temin ettik. Bu durum, proteinin çoğunlukla hayvan temelli gıdalarda bulunduğu düşünüldüğünde (ve hâlâ pek çokları tarafından böyle düşünülüyor) özellikle doğru durumdaydı. İlk yıllarda protein et ve et de protein anlamına gelmişti. Bu yüzden, proteine duyulan derin saygının çoğu, aslında ete duyulan saygıydı.

Kariyerimin ilk kısımları esnasında yaptığım şey, geleneksel bilimin telkin edeceği şeyden daha fazlası değildi. Büyük ihtimalle hayvansal protein bakımından zengin olan beslenme düzenlerinin, Filipinler’deki karaciğer kanseri ile ilişkili olduğu gözlemini yapmıştım. Bu, Hindistan’da, deneysel farelere olağan alım seviyelerinde kazein verilmesinin karaciğer kanserini desteklediğini gösteren sıradışı rapor ile birlikte, bu etkinin nasıl işlediğine dair 27 yıllık çalışmam olan The China Projesi’ni teşvik etti. Bunun doğru olup olmadığını ve daha ötesi, nasıl işlediğini görmek amacıyla çok sayıda deney yaptık.

Hükümetin kanserojen kimyasal test programında test edilen tüm kimyasal kanserojenler arasında (ve kanserojen bir şeyin ne olduğuna karar vermek için geleneksel ölçütü kullanarak), kazeinin (ve çok muhtemel olarak, diğer çoğu hayvan temelli proteinlerin) en bağıntılı madde olduğunu açık şekilde gösterdik. Bu, tartışılabilir bir konu değil ve bu kararın içerdiği sonuçlar, pek çok yönde şok edici halde.

Ancak, daha sonraki çalışmamın ana odak noktası haline gelen şey bu bulgu ile bu açık hüküm değildi (geleneksel kanıda ne kadar önemli olursa olsun). Fakat, çok daha geniş bir hipotezi araştırmamız gerektiği fikrini veriyordu, yani, en azından kısmen, farklılık gösteren protein içerikleri ve bileşimleri dolayısıyla, hayvan ve bitki temelli besinlerin daha genel ilişkisini araştırmamız gerektiğini. Ayrıca, beslenmeyi çok farklı şekilde düşünmeme sebep olan bulguları sağlayan şeyler, bu deneylerdi, özellikle gıda temelli beslenmenin, besin temelli beslenmeden çok ama çok daha önemli olması bağlamında.

Kısacası, kazein ve onun deneysel kansere sebep olma yeteneği üzerindeki bulgularımız, çok daha heyecanlandırıcı ve alâkalı sorulara ve sonuçlara giden bir atlama taşı haline geldi. Bu süreçte, pek çok heyecanlandırıcı fikir ve sonuçlar doğdu ve bunlardan ikisi, benim için kişisel olarak epey derin. Birincisi, bu bana ilaca dayalı sağlık ile gıdaya dayalı sağlık hakkında düşünmek arasında bulunan inanılmaz boşluğu gösterdi (ve ben, besin desteklerinin, ilaca dayalı sağlıktan daha fazlası olmadığını düşünüyorum; bu kimyasallar sadece, geleneksel ilaçlardan farklı bir zamanda veriliyor). İkincisi, bu bana, sağlığı korumada ve hastalığı önlemede bir kavram olarak beslenmeyi geliştirmek ve kullanmakta ne kadar hatalı olduğumuzu gösterdi. Bunda, genel olarak tıbbi uygulamalar, özel olarak araştırma tahkikatları ve müstehcen siyaset gelişimi hakkında ciddi bir alaycılık yaptım.

Hayat kurtarıcı olabilen ve akıllıca kullanılırsa faydalı olabilen bazı ilaçlar bulunduğunu biliyorum. Fakat ilaçlara olan bağlılığımız ve piyasaya olan bağımlılığımız ile piyasanın besin destekleri, ilaçlar ve diğer tıbbi öteberi hakkındaki iddiaları mide bulandırıcı; kelimenin tam anlamıyla böyle.

Bu yüzden, (çoğunlukla hayvan temelli gıdalardaki) protein hakkındaki bir tartışma, bulguların kendisi ikna etmek için yeterli olsa da, bulguların ötesinde daha geniş bir konu olmalıdır.

Ayrıca, kronik kalp rahatsızlığı suçlusu tarihsel olarak doğarken, doymuş yağ ile kolesterol tehlikelerine (elbette hayvansal gıdada bulunan) odaklanmayı da eklemeliyim, çünkü bu bileşenlerin alımını, hayvansal gıdanın alımını azaltmadan azaltmak mümkündür. Sadece yağın birazını çıkarın (yağsız süt, yağsız et gibi). Fakat protein ortadan kaldırılamaz; çünkü artık hayvansal gıda gibi bile görünmez. Bu yüzden, hayvan temelli proteini sorgulamaya teşebbüs etmemek konusunda yıllardır çok büyük baskılar vardı; bu durum, hayvansal gıdaları feda etmek anlamına gelir.

T. Colin Campbell, PhD

Center For Nutrition Studies

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

İki Çeşit Yağ Hücresi Vardır: İşte İyi Olanına Daha Fazla Sahip Olmanın Yolları

İnsanların büyük çoğunluğu, vücuttaki tüm yağların aynı olduğunu düşünür. Çok fazla olmasa da vücudumuzda bir miktar yağ mutlaka olmalıdır. Yetişkinliğe eriştiğimizde yağ hücreleri hiç istemediğimiz bölgelere birikip enerji depolarlar. Buraya kadarki kısım yağın hikayesinin sadece küçük bir bölümü. Esasen birbirinden tamamen farklı iki çeşit yağ hücresine sahibiz. Bunlar kahverengi ve beyaz yağ hücreleridir. Son dönemde anlaşıldı ki, kahverengi yağ hücreleri oldukça havalı ve faydalı bir özelliğe sahip: kalori yakabiliyorlar.

Bilim insanları uzun zamandır yağ çeşitlerini biliyorlardı, ancak 2009 yılındaki bir buluş bu hücrelerin işlevlerine karşı bakış açımızı tamamen değiştirdi. Beyaz olanlardan farklı olarak kahverengi yağ hücreleri bizi sıcak tutmak için ısı üretiyor. Bu durum özellikle kendilerini ısıtmaya yönelik hareketler yapamayan bebekler için oldukça faydalı. Bu sebeple bilim insanları uzunca bir süre bu hücrelerin sadece bebeklerde bulunduğunu varsaydı. Ancak 2009 yılında, New England Journal of Medicine’de aynı zamanda yayımlanan bir dizi araştırma gösterdi ki bu hücreler yetişkinlerde de mevcut.

Bu buluş kahverengi yağ hücrelerinin etkileri üzerine hala devam eden birçok araştırmayı tetikledi. Daha da önemlisi bu araştırmaların bazıları, kişilerin kilo verebilmek için kahverengi yağ hücresi miktarını nasıl arttırabileceği üzerine yapılıyor.

Kahverengi yağ nedir? Diğer yağdan farkı nedir?

Beyaz ve kahverengi yağ hücreleri arasındaki temel fark renkleridir. Beyaz yağ hücresinin içinde tek bir büyük lipid (yağ) damlası dışında pek birşey yoktur. Bu yağlı katman hücreye rengini verir. Beyaz yağ enerji depolaması ve iç organlarımız için yumuşak bir destek sağlaması ile ünlüdür. Ayrıca bu hücreler östrojen ve leptin (açlığı düzenler) gibi birçok hormon üretirken, insülin gibi diğer hormonlar için de almaçlara sahiptir.

Diğer tarafta kahverengi yağ hücresinin mahiyeti ise tamamen farklıdır. Bu hücrelerde iri bir parça yağ yerine, az miktarda minik yağ damlacıkları ve bol miktarda mitokondri bulunur. Bu hücresel dinamoların içerisinde, hücreye rengini ve dolayısıyla ismini veren demir bulunur ki kendisi küçük yağ taneciklerinin yakılmasını sağlayan yakıt görevini görür. Evet, vücudunuzda yediğiniz yağları yakan yağ hücreleriniz var. Çok havalı değil mi?

Beyazlardan çok kahverengi yağ hücrelerine mi sahip olmalıyım?

Unutmamak lazım ki beyaz yağ hücreleri, yağ yakan kahverengilere göre daha az cazibeli olsa da oldukça önemli. Eğer hiç beyaz yağımız olmasaydı, iç organlarımız tamamen korunmasız kalırdı. Ayrıca vücudumuz hormonlarımızın büyük çoğunluğunu, ve buna bağlı olarak da bedensel işlevlerimizi düzenleyemezdi.

Beyaz yağların aşırı birikebildiği de bir gerçek. Bu durum genelde yaktığımızdan daha fazla kalori aldığımızda oluyor. Çok fazla beyaz yağ diyabet ve obezite gibi hastalıklara sebep olabiliyor. Diğer yandan kahverengi yağ hücreleri içlerindeki yağı yakarak aşırı birikmeyi önlemeye yardımcı oluyor.

Son birkaç yıldır araştırmacılar, kahverengi yağ hücrelerini arttırmak obeziteyi tedavi eder mi veya engeller mi, eğer cevap evet ise ne kadar daha kahverengi yağa ihtiyaç var gibi sorular üzerine çalışıyor.

Nasıl daha fazla kahverengi yağ alabilirim?

Bilim insanları henüz bu konuda tüm gizemleri çözemese de görünen o ki kahverengi yağın vücuttaki etkinliğini arttırmak oldukça faydalı ve bunu yapmanın bazı yolları mevcut.

Kahverengi yağ düşük sıcaklıklarda daha aktif duruma geçiyor. 2009 yılında New England Journal of Medicine’de yayımlanan bir çalışmaya göre, 16 ila 19 santigrat derece arasındaki sıcaklıklarda bulunan serin bir odada oturduğunuzda daha çok kahverengi yağ hücresi etkin hale geliyor. Bu çalışmanın üzerine yapılan 2014’teki başka bir araştırmada, sıcaklığı kontrol edilen bir odada uyuyan yetişkin erkekler incelendi. Araştırma sonucunda görüldü ki, 24 derecelik odadakilere kıyasla 19 derecelik bir odada 1 ay boyunca uyuyan deneklerin kahverengi yağ hacmi ikiye katlandı. Ayrıca katılımcıların insülin hassasiyetlerinde de gelişmeler gözlendi. Bu doğrultuda araştırmacılar, gece yatarken veya ofiste çalışırken sadece ısıtıcıyı kapatmanın bile sağlığımıza katkısı olduğu sonucuna vardı.

Yakın zamanda gerçekleştirilen birçok çalışmada da, egzersiz yapmanın yeni hücre üretimini veya mevcut hücrelerin yakılmasını tetikleyerek kahverengi yağa etki ettiği ortaya kondu. Dahası, fiziksel aktivitenin bir miktar beyaz yağ hücresini kahverengiye çevirebildiği gözlemlendi. Düzenli ve ölçülü egzersiz, yağ hücrelerinin sizin faydanız için çalışmasını sağlamanın yüzde yüz garantili yolu.

Bilim insanları, kahverengi yağın bizim için başka neler yapabildiğini ve nasıl arttırılabileceğini bulmak adına oldukça sıkı çalışıyorlar. Bu ay Small Methods’ta yayımlanan bir makalede araştırmacılar kahverengi yağ üretimini arttırdığı düşünülen ilaçları vücuda uygulayan bir plasteri raporladılar.

Bir yandan bilim adamlarının bizi incecik ve muazzam kahverengi yağ makinelerine nasıl çevireceklerini beklerken, diğer yandan da beyaz yağlarımızı sağlıklı seviyelerde tutmayı unutmamamız çok önemli. İşin özü düzenli egzersiz yapmak, stresten uzak durmak ve tabi ki de yüksek miktarda lif tükettiğiniz dengeli bir beslenme düzenine uymak. Bu kış camı aralayarak uyumak yağ yakımınızı ufak bir miktar arttırabilir ancak yine de her sabah spor salonuna gitmek kesinlikle daha fazla işe yarayacaktır.

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Sadece 24 Saat Aç Kalmak, Kök Hücrelerin Yenilenmesine Yardımcı Oluyor

Bu çalışma, ‘aç kalma’ hapına bile yol açabilir.

On yıllar boyunca yapılan çok sayıda çalışma, sıkı ve düşük kalorili beslenme düzenlerinin; daha uzun ve daha sağlıklı bir hayatın anahtarı olabileceğini gösterdi.

Peki bunun sebebi ne? Aç kalmanın fareler üzerindeki etkilerinin incelendiği yeni bir çalışma, bu konuda bir cevap sunabilir gibi görünüyor. Araştırmacılar, kalori alımının sadece 24 saat kısıtlanmasıyla, bağırsaklarda bulunan kök hücrelerin yenilenmesini destekleyebilen metabolik bir dönüşümün başladığını buldular.

Bağırsaklara ait olan bu kök hücreler, biz yaşlandığımız zaman etkili bir şekilde yenilenemiyorlar. Bu hücreler, sağlıklı bir dokuyu sürdürmek ve hastalıklarla mücadele etmekte bize yardımcı oldukları için önem taşıyorlar. Bu yüzden söz konusu bulgular epey değer taşıyor.

MIT’de biyolog olan Ömer Yılmaz şöyle söylüyor: “Aç kalmanın bağırsak üzerinde pek çok etkisi var. Bunların arasında, enfeksiyonlar veya kanserler gibi bağırsağı vuran her türlü hastalıkta muhtemel kullanım alanları ve yenilenmeyi desteklemek de bulunuyor.”

“Bu çalışma, aç kalmanın; karbonhidratları kullanmaktan yağ yakmaya kadar, bağırsaktaki kök hücrelerde metabolik bir anahtarı ateşlediğine dair bulgular sağlıyor.”

Çalışmada gerçekleşen bu dönüşüm, hücrelerin enerji kaynağı olarak karbonhidratlar yerine yağı tüketmesinden ibaret değildi. Dönüşümle birlikte hücrelerin işlevleri de arttı.

Araştırmacıların “bağırsağın yük beygirleri” olarak tanımladığı bağırsak kök hücreleri, genelde bağırsak astarını beş günde yeniliyor fakat metabolik dönüşümün faaliyete geçmesiyle, bu yenilenme hızlanabiliyor.

Yılmaz’ın takımı, laboratuvarda, 24 saat aç kalmış farelerin bağırsak kök hücrelerini aldı ve bunları bir kültür ortamında yetiştirerek, organa benzer bir tür ‘mini bağırsak’ olan ve organoid adı verilen hücre yığınları haline getirdi.

Bunu yaptıkları zaman, aç kalan farelerden alınan kök hücrelerdeki yenilenme kapasitesinin, aç kalmamış sıradan farelere göre iki kat yüksek olduğunu görmüşler.

Takım üyesi ve biyomedikal araştırmacısı Maria Mihaylova şöyle söylüyor: “Aç kalmanın, bağırsak bezeleri üzerinde organoid oluşturacak kadar büyük bir etkisi vardı. Organoid oluşumu, kök hücresinin yönlendirdiği bir süreç.”

“Bu şeyi hem genç farelerde hem de yaşlı farelerde gördük ve bu süreci yönlendiren moleküler mekanizmaları anlamak istedik.”

Takım cevabı bulmak için; aç kalan farelerin kök hücrelerinde yer alan mesajcı RNA’yı sıraladı ve aç kalmanın, peroksizom çoğaltıcı etkinleşik alıcı (veya PPAR) adı verilen kayıt etmenlerini faaliyete geçirdiğini, bunun da yağ asitlerinin metabolize edilmesiyle ilişkili genleri açtığını buldu.

Bu vakada gerçekleşen söz konusu etkinleşme, hücrelerin glukoz yerine yağ asitlerini yıkmasına sebep oldu ve aynı zamanda kendilerini yenileme becerilerini destekledi.

Araştırmacılar PPAR’ın etkinleşmesini engellediklerinde, yenilenme desteği sona erdi. Fakat takımın keşfettiği tüm şey bu değil.

Farelere, PPAR’ların etkilerini faaliyete geçiren ve GW501516 adı verilen bir molekül uygulandığında, farelerin aç kalmasıyla ortaya çıkan faydalı etkilerin bazıları yeniden oluştu.

Araştırmacılardan biri olan Chia-Wei Cheng şöyle söylüyor: “Bu da çok şaşırtıcıydı. Sadece bir metabolik güzergâhı faaliyete geçirmek, belirli yaş fenotiplerini tersine çevirmek için yeterli olmuştu.”

Bu metabolik anahtarın kapsamını ve işlevini tamamen anlamadan önce, araştırmacıların hâlâ araştırmaları gereken bir çok şey var. Üstelik bunun, insanlarda da farelerde olduğu kadar kolay şekilde idare edilip edilemeyeceği bilinmiyor.

Fakat bu çalışma, gelecekte bir şekilde hap veya başka bir ilaç tedavisi yardımıyla bu metabolik anahtarı faaliyete geçirme olasılığı sunuyor ve bizi bu olasılığa bir adım daha yaklaştırıyor. Belki de (sadece belki), hastaların aç kalması gerekmeden onların bağırsak sağlığını iyileştirebilir ve bu sayede daha uzun süre yaşamalarına yardımcı olabiliriz.

Bu sonuçlar henüz kesin olmayabilir, ancak hiç olmadığı kadar tutarlı görünmeye başlıyorlar.

Çalışmada yer almayan ve Utah Üniversitesinde biyokimyacı olan Jared Rutter şöyle söylüyor: “Yazarlar, güzel bir deney sahnesinde, bu metabolik değişimlere aç kalma olmaksızın sebep oluyorlar ve sistemi yıkarak benzer etkiler görüyorlar”

“Bu çalışma, beslenme ve metabolizmanın; hücrelerin davranışı üzerinde derin etkilere sahip olduğunu ve bu durumun hastalıklara yatkınlık sağladığını gösteren, hızlı bir şekilde büyüyen bir araştırma alanıyla uyum gösteriyor.”

Bulgular, Cell Stem Cell bülteninde sunuldu.

Kaynak: Ana kaynak