Beyni vücuttan bağımsız olarak canlı tutacak bir sistem geliştirildi.


Beynin, ana vücudundan ayrı bir ortamda canlı ve çalışır halde tutma kavramına bilimkurguda sıkça rastlıyoruz. Şimdi ise bilim insanları bunu gerçekten mümkün kılan bir cihaz geliştirdi.

Bilim insanları bir beyni canlı tutabilen ve vücudun geri kalanından bağımsız olarak çalışmasını sağlayan bir cihaz geliştidi. ABD’nin UT Southwestern Tıp Merkezi‘ndeki araştırmacılar, ketaminle uyutulan bir domuzun beynine giden kan akışını izole etmeyi başarırken, bilgisayarlı bir algoritma organın ihtiyaç duyduğu gerekli kan basıncını, hacmi, sıcaklığı ve besin maddelerini muhafaza ederek beyni ayrık olarak canlı tuttu.

Beyin, 5 saat boyunca vücuttan ayrı çalıştı

Nörologlardan oluşan ekip, vücudun geri kalanından hiçbir biyolojik girdi almamasına rağmen, beyin aktivitesinin beş saatlik bir süre boyunca minimum değişiklik gösterdiğini bildirdi. Bilim insanlarına göre deneyin başarısı, insan beynini diğer vücut fonksiyonlarından etkilenmeden incelemenin yeni yollarını açabilirken, teknoloji gelecekte beyin nakli gerçekleştirme potansiyelini de ortaya çıkarıyor.

UT Southwestern’de pediatri ve fizyoloji profesörü olan Juan Pascual“Bu yeni yöntem, vücuttan bağımsız olarak beyne odaklanan araştırmalara olanak tanıyarak fizyolojik soruları daha önce hiç yapılmamış bir şekilde yanıtlamamızı sağlıyor” dedi.

Ekstrakorporeal pulsatil dolaşım kontrolü (EPCC-extracorporeal pulsatile circulatory control) olarak adlandırılan ve türünün ilk örneği olan sistem, dış faktörleri dikkate almak zorunda kalmadan hipogliseminin beyin üzerindeki etkilerini daha iyi anlamak için zaten kullanılıyor. Bu çalışmalar normalde bir hayvanın gıda alımını kısıtlamayı ya da insülin dozunu azaltmayı içeriyor ancak hayvan vücutlarının metabolizmayı değiştirerek bu faktörleri telafi etmek için kendi doğal yöntemleri bulunuyor.

Cihaz, araştırmacıların beyne pompalanan kan glikozunu doğrudan değiştirmelerine olanak sağlayabilir. Pascual, türünün ilk örneği olan bu sistemin, kalp baypas ameliyatları sırasında kullanılan ve beyne giden kan akışını kopyalayan makinelerde de iyileştirmelere yol açabileceğini söyledi. Bu sayede insan kalbindekine benzer doğal bir kan akışı sağlanarak beyinle ilgili yan etkilerin önüne geçilebilir.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

İngiltere, ağır kan hastalıkları için Casgevy tedavisini onaylayan ilk ülke oldu.

Birleşik Krallık, son derece ağır iki kan hastalığını tedavi etmek için CRISPR-Cas9 kullanılarak geliştirilmiş bir gen düzenleme tedavisi olan Casgevy’yi onaylayan ilk ülke oldu.

Son zamanlarda, semptomları hafifletmek ve muhtemelen genetik hastalıkları iyileştirmek için tek seferlik bir tedavi geliştirmeyi amaçlayan bilim insanları başarılı bir çözüm bulmuş durumda. Yeni bir çalışmada, orak hücre anemisi ve akdeniz anemisi (β-talasemi) gibi iki ciddi kan hastalığını tedavi etmek için CRISPR-Cas9 kullanılarak yapılan bir gen düzenleme aracı olan Casgevy‘nin geliştirildiği bildirildi.

Bir dönüm noktası

Casgevy ile süreç, kan üreten kök hücrelerde hemoglobin kodlayan genlerin düzenlenmesini içeriyor. Birleşik Krallık ilaç düzenleyicisi İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu (MHRA), klinik deneylerin başarısının ardından bu tedaviyi onaylayan ilk kurum oldu. Oxford Üniversitesi‘nde genetik uzmanı olan Kay Davies şunları söyledi: “Bu, birçok genetik hastalığın potansiyel tedavisi için gelecekte CRISPR tedavilerinin daha fazla uygulanmasına kapı açan bir dönüm noktası niteliğinde bir onaydır.”

Nature dergisine göre, tedavi damar yoluyla uygulanıyor. Öte yandan tedaviyi Vertex Pharmaceuticals ve CRISPR Therapeutics geliştirdi. Casgevy’nin başarısına atıfta bulunan bilim insanları, tedavinin orak hücre hastalığında hastaları zayıflatıcı ağrıdan kurtardığını ve akdeniz anemisinde (β-talasemi) düzenli kan nakli ihtiyacını azalttığını veya ortadan kaldırdığını ortaya koydu.

Sonuçla inanılmaz

Aktarılanlara göre orak hücre anemisi hastalığına yönelik yapılan denemede 45 katılımcıdan 29’unu ara sonuçların alınmasına yetecek kadar uzun süre takip edildi. Casgevy sayesinde bu kişilerden 28’ini tedaviden sonra en az bir yıl boyunca zayıflatıcı ağrı ataklarından tamamen kurtardığı tespit edildi.

Standart tedavinin aylık kan nakli gerektirdiği ağır akdeniz anemisi (β-talasemi) için yapılan denemelerde, Casgevy alan 54 kişiden 42’sinin ara sonuçların elde edilebileceği kadar uzun süre tedaviye katıldığı bildirildi. Bunlardan 39’u bir yıl boyunca kan nakline ihtiyaç duymazken, kalan üç kişinin kan nakli ihtiyacında yüzde 70’in üzerinde bir azalma görüldü.

Bu tedavinin devrim niteliğindeki yönü, kan üreten kök hücrelerdeki genleri hassas bir şekilde düzenlemek için 2020 yılında Nobel Kimya Ödülü’nü kazanan bir araç olan CRISPR-Cas9’u kullanması. Casgevy, BCL11A adlı belirli bir geni hedef alarak fetal hemoglobin üretimini tetikliyor ve bu da dokulara oksijen tedarikini iyileştirerek semptomları hafifletebiliyor.

Tedavi oldukça maliyetli

Bununla birlikte, klinik çalışmalarda katılımcılarda mide bulantısı ve ateş gibi bazı yan etkiler gözlendi, ancak büyük güvenlik endişeleri tespit edilmedi. Öte yandan bilim insanları, CRISPR-Cas9’un potansiyel istenmeyen genetik modifikasyonlarına ilişkin endişelerini de dile getirdiler. ABD ve Avrupa da dahil olmak üzere diğer ülkeler Casgevy’yi onay için inceliyor. Ancak, yüksek maliyet ve karmaşık teknoloji, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde erişilebilirliği sınırlayabilir. Hesaplamalar, tedavinin hasta başına yaklaşık 2 milyon dolara mal olabileceğini gösteriyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Yaşam süresini yüzde 30 uzatan bir gen keşfedildi.

Araştırmacılar yaşlanmayı etkileyen belirli bir hücresel protein tespit etti. Ayrıca bu gende değişiklik yaparak sineklerde yaşam süresini yüzde 30’a kadar uzatmayı başardılar.

Bilim dünyasında devrim niteliğinde bir buluş, yaşlanma sürecinin yavaşlatılabileceğine dair umutları artırıyor. Araştırmacılar, yaşlanmayı etkileyen bir genetik düzenleme yaparak, meyve sineklerinin ömrünü yüzde 30’a kadar uzatmayı başardı. Bu çarpıcı gelişme, insan ömrünü uzatma ve yaşa bağlı hastalıkları önleme çalışmalarında kritik bir adım olarak değerlendiriliyor.

Yaşlanmayı yavaşlatabilir.

Bu keşif, hücrelerin yapısal desteğini sağlayan ve hücre dışı zar üzerinde yer alan F-actin adı verilen bir proteinle bağlantılı. F-actin, hücrenin sertliğini, şeklini ve hareket kabiliyetini belirleyen ince ve esnek filamentlerden oluşuyor. Yaşlanma süreci bu proteinlerin işlevlerini bozarak hücre yapısında bozulmalara ve yaşa bağlı hastalıkların gelişmesine neden olabiliyor.

Nature Communications dergisinde yayımlanan çalışmada, yaşlanma ile birlikte F-actin proteininin beyinde birikmesi ve hücre seviyesinde temizlenme sürecini aksatarak beyin hücrelerinde atık birikimine yol açtığı keşfedildi. Bu birikim, yaşlanmanın zararlı etkilerini hızlandırarak hücre fonksiyonlarını olumsuz etkileyebiliyor. Araştırmacılar, genetik düzenlemelerle bu birikimi engelleyip yaşlanmanın etkilerini yavaşlatmayı hedefliyor.

Sineklerin ömrü yüzde 30 uzadı

Yaşam süresini yüzde 30 uzatan bir gen keşfedildi

Öte yandan yapılan deneyler oldukça umut verici görünüyor. Araştırmacılar bir dizi meyve sineğinin genetiğiyle oynayarak sineklerin sağlıklı yaşam süresini yüzde 30’akadar uzatabildiklerini gördüler. Araştırmacıların meyve sineğinde odaklanma nedeni ise bu canlının tüm genom haritasına sahip olmamız. Bu da araştırmacıların yaşla ilgili genleri spesifik olarak hedeflemelerine olanak sağladı. Bununla birlikte gen değişikliği sadece nöronları hedef aldı, ancak araştırmacılar bunun sineklerin genel sağlığını kapsamlı bir şekilde iyileştirdiğini ve hatta beyin fonksiyonu ve diğer organlarda iyileşme belirtileri gösterdiğini söylüyorlar.

Araştırma, F-aktin birikiminin yaşlanmaya bağlı bilişsel gerilemeye sebep olabileceğini ve bu proteinin araştırılmasıyla Alzheimer gibi yaşla ilişkili hastalıkların önlenebileceğine dair sinyaller de veriyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Felç tedavisinde çığır açan teknoloji: Elektrik şoku ile yürüme mucizesi.

Geliştirilen yeni teknoloji Derin Beyin Stimülasyonu felçli hastalar için büyük bir umut kaynağı oldu. Yeni teknoloji omurilik yaralanması nedeniyle hareket kabiliyeti kısıtlanan hastaların yeniden yürümelerini sağladı. Bilim insanları, bu tedaviyi felç tedavisinde bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor.

Geliştirilen yeni teknoloji sayesinde beyne uygulanan elektriksel uyarılar, kısmi felç nedeniyle hareket kabiliyeti kaybolan hastaların yeniden yürüyebilme yetisini geri kazandırdı. 

Derin beyin stimülasyonu teknolojisi tekerlekli sandalye kullanan felçli hastalar için büyük bir umut kaynağı oldu.

*stimülasyon: Herhangi bir uyarana karşı organizmaların verdiği tepki yani uyarılma.

YENİ TEDAVİ YÖNTEMİ

Beyne yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla uygulanan elektriksel uyarılar, omurilik yaralanması nedeniyle felç yaşayan hastalarda hareket kabiliyetini artırmayı başardı.

Bu tedavi yöntemi, geleneksel olarak Parkinson gibi hareket bozuklukları tedavisinde kullanılan bir yöntemdi, ancak şimdi felçli hastaların tedavisinde de başarılı sonuçlar veriyor.

Beyne uygulanan elektrik şokları, felçli hastaların bacak kaslarını kontrol etmelerini ve bağımsız bir şekilde yürümelerini sağlıyor.

HAREKETİ KONTROL EDEN BÖLGE

Bu yeni tedavi yöntemi, beyindeki lateral hipotalamus bölgesini hedef alıyor. Genellikle beslenme, motivasyon ve uyarılma ile ilişkilendirilen bu bölgenin hareket kontrolüyle de ilgili olduğu keşfedildi.

Bu bölgeyi uyararak, felçli hastaların kaslarını yeniden kontrol etmeleri ve yürüyebilmeleri sağlandı.

GERÇEK BİR BAŞARI HİKAYESİ

2006 yılında kayak kazası sonucu omurilik yaralanması geçiren 54 yaşındaki Avusturyalı Wolfgang Jäger, yıllarca tekerlekli sandalye kullandı.

Ancak bu yeni tedaviye katıldıktan sonra büyük bir iyileşme gösterdi. Artık merdivenleri inip çıkabiliyor, mutfak dolaplarındaki eşyaları alabilmek için ayağa kalkabiliyor. Jäger, tedavinin kendisine yeni bir yaşam şansı sunduğunu belirtiyor.

“Bu tedavi beni tamamen iyileştirmedi, hâlâ düzenli olarak tekerlekli sandalye kullanıyorum, ancak yürüyebilmek ve bağımsız hareket edebilmek büyük bir fark yarattı” diyor.

BİLİMSEL TEMELİ: SİNİR LİFLERİNİ YENİDEN DÜZENLİYOR!

Bu tedavi, beyindeki sinir liflerinin yeniden düzenlenmesini sağlayarak motor fonksiyonlarda büyük iyileşmelere yol açtı. Lozan Üniversitesi Hastanesi’nden Profesör Jocelyne Bloch, tedavi sırasında hastaların hemen yürüme isteği hissettiklerini ve bu uyarılarla başlayan rehabilitasyon sürecinin altı ay sonunda önemli bir ilerleme sağladığını belirtti.

UMUT VERİCİ BULGULAR

Bu tedavi, sadece felçli hastaların iyileşmesine yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda omurilik yaralanmalarının tedavisinde de önemli bir yenilik sunuyor.

Ekip, tedavinin sinir liflerini yeniden yapılandırarak uzun vadeli iyileşmeye katkı sağladığını ve gelecekte felçli hastalar için daha geniş bir tedavi seçeneği olabileceğini ifade etti.

Araştırma, Nature Medicine dergisinde yayımlandı ve tedavinin gelecekteki felç rehabilitasyonunda devrim niteliğinde olabileceği öngörülüyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Diyabet ve yaşlılıkta ortaya çıkan görme sorunları için umut verici çözüm: RNA terapisi.

RNA düzenleme teknolojisi sayesinde geliştirilen yeni bir RNA terapisi, diyabet ve yaşlılıkta ortaya çıkan görme problemlerini çözebilir. İşte yeni tedavinin detayları:

Göz sağlığı için umut vaat eden yeni bir tedavi yöntemi ortaya çıktı. Diyabet ve yaşlılık gibi nedenlerle oluşan görme kayıplarının en büyük nedenlerinden biri olan damar hastalıklarına karşı geliştirilen RNA terapisi, geleneksel tedavi yöntemlerine göre daha etkili ve uzun süreli bir çözüm sunuyor.

RNA terapisi, göz hastalıklarında yeni bir çağ açıyor: İnvaziv enjeksiyonlara veda

Diyabetik retinopati, dünya çapında diyabetlilerin %22’sini etkileyen görmeyi tehdit eden bir komplikasyondur. Ancak tedavisi oldukça sınırlıdır ve en etkili tedavilerden biri, görmeyi stabilize etmek ve iyileştirmek için göze düzenli olarak ilaç enjeksiyonlarıdır. Yakın bir zamanda Avustralya Göz Araştırmaları Merkezi (CERA) ve Melbourne Üniversitesi liderliğinde gerçekleştirilen yeni bir araştırma ise milyonlarca insanı etkileyen bu göz hastalıklarının tedavisinde düzenli göz enjeksiyonlarının yerini alabilecek, bir kişinin RNA’sının düzenlenmesi olan yeni nesil bir gen terapisi geliştirdi.

RNA düzenleme teknolojisi sayesinde geliştirilen yeni bir gen terapisi, göz hastalıklarının tedavisinde çığır açıcı bir gelişme olarak değerlendiriliyor. VEGF proteinininaşırı üretimiyle ortaya çıkan diyabetik retinopati ve yaşa bağlı maküla dejenerasyonu gibi hastalıklarda, CRISPR-Cas13 gibi RNA düzenleme araçları kullanılarak VEGF üretimini bastırmak hedefleniyor. Bu sayede, hastalığın ilerlemesi yavaşlatılıyor ve görme kaybı önleniyor.

CERA’da doktora öğrencisi ve çalışmanın baş yazarı olan Satheesh Kumar, araştırma ile ilgili yaptığı açıklamalarda “RNA düzenlemesi, hücrelerin DNA’larını kalıcı olarak değiştirmeden, hücrelerin davranış biçimini etkileyen genetik talimatları değiştirmemizi sağlıyor.” ifadelerine yer verdi.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Yeni DNA baskı tekniği ile veri depolamada devrim.

Elektronik veri depolama sistemleri sürekli gelişse de yeni DNA baskı tekniği bu alanda devrim yaratmaya geliyor. Yeni teknik tıpkı matbaa gibi çalışıyor ve herkesin yapabileceği kadar kolay işliyor.

Elektronik veri depolama sistemlerinin giderek daha verimli hale geldiğini bilsek de doğanın sunduğu en etkili araçlardan biri olan DNA, yeni bir teknolojiyle bu alanda devrim yaratmaya hazırlanıyor. Geliştirilen DNA baskı yöntemi, verileri DNA’ya depolamayı bir yazıcı kadar kolay ve hızlı hale getiriyor.
DNA’da veri depolama dönemi

DNA’ya veri yazmak genelde harfleri (bazen milyarlarca) tek tek bir araya getirmek gibi son derece yavaş ilerleyen bir süreçti. Ancak bilim insanları, bu süreci hızlandıran “DNA baskı makinesi” adı verilen yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yeni teknikle 24 bazdan oluşan 700 DNA bloğu oluşturuldu. Her bir blok, bir tür hareketli harf görevi görerek, istenilen sıraya dizilip DNA şablon zincirlerine “basılarak” veriyi aktarabiliyor. Bu sistem, geleneksel yöntemlerin aksine, tek bir işlemde 350 bitlik veriyi aynı anda yazabiliyor.

Yeni sistem, DNA’nın bilindik GCAT harflerini kullanmak yerine ikili kod (1 ve 0) ile çalışıyor. Bloklara kimyasal işaretleyiciler ekleniyor; işaretli olanlar “1”, işaretlenmemiş olanlar “0” değerini temsil ediyor. Bu yaklaşım, DNA’da veri kodlamayı çok daha kolay ve anlaşılır hale getiriyor. Yapılan deneylerde 16.833 bitten oluşan bir antik Çin kaplan resminin yanı sıra 252.500 bitten oluşan bir panda fotoğrafı DNA’ya başarıyla aktarıldı ve tamamı geri okunabildi.

Veri depolama potansiyeli inanılmaz

Araştırma ekibi, teknolojinin erişilebilirliğini göstermek amacıyla 60 kişiyle bir deney gerçekleştirdi. iDNAdrive adlı bir yazılım platformunu kullanan katılımcılar, toplamda 5.000 bitlik veri kodladı. Elde edilen veriler, %98,58 doğruluk oranıyla başarıyla geri okundu.

DNA’nın veri depolama potansiyeli oldukça etkileyici. Sadece 1 santimetreküp DNA’nın 10 milyar gigabayttan fazla veri depolayabileceği tahmin ediliyor. Dahası, uygun koşullarda DNA binlerce, hatta milyonlarca yıl boyunca veri saklayabiliyor.

Geliştirilen DNA yazıcı teknolojisi, eski bir yöntemden ilham alıyor: hareketli tip matbaa. Nasıl ki bu yöntem kitleler için yazılı metinlerin üretimini kolaylaştırdıysa, DNA yazıcının da veri depolamayı herkesin erişebileceği bir noktaya taşıması bekleniyor.

Teknik, insan hücrelerinin genetik bilgiyi nasıl depoladığına benzer şekilde çalışıyor. DNA üzerindeki metil grupları, genetik ifadeyi düzenleyen kimyasal işaretleyiciler olarak işlev görüyor. Araştırmacılar bu mekanizmayı, DNA bloklarını hareketli harfler, DNA şablonunu ise boş bir kâğıt gibi kullanarak yeniden tasarladı. İşin “mürekkep” kısmını ise bir enzim hallediyor. Enzim, bloklardaki tüm metil gruplarını DNA şablonunun her bir parçasına kopyalıyor. Daha sonra, bir nanopore dizileme cihazı, depolanan dijital dosyaları yeniden oluşturmak için birler ve sıfırlardan oluşan deseni okuyabiliyor.  

Araştırmaya göre çok sayıda yazma işlemi parça parça değil, bir kerede gerçekleştiriliyor. Sonuç olarak, sürecin hızlandırılması ve bilim insanı olmayanlar için erişilebilir hale getirilmesi, DNA’nın uygulanabilir bir veri depolama ortamı haline gelmesine yardımcı olabilir.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Bilim dünyasında ilginç gelişme: Sivrisinekler aşı dağıtım aracı olarak kullanılabilir.

Bilim insanları sivrisinekleri aşı dağıtım aracı olarak kullanmayı başardı. Genetiği değiştirilmiş parazitlerle yapılan çalışmada %90’a varan başarı elde edildi.

Londra Hijyen ve Tropikal Tıp Okulu araştırmacıları, sivrisinekleri kullanarak aşı dağıtımında çığır açan bir başarıya imza attı. Geleneksel yöntemlerin aksine, sivrisinek ısırığı yoluyla uygulanan bu yenilikçi aşılama tekniği, klinik denemelerde %90’a varan etkinlik gösterdi. Bu gelişme, özellikle sıtma gibi tropical hastalıklarla mücadelede yeni bir dönemin kapılarını aralıyor.

Sıtma parazitinin genetik modifikasyonu ile yeni bir dönem başlayabilir

Araştırma ekibi, genellikle hastalık taşıyıcısı olarak bilinen sivrisinekleri yararlı bir amaç için kullanmaya odaklandı. Çalışmanın merkezinde, sıtmanın ana nedeni olan Plasmodium falciparum parazitinin genetik olarak modifiye edilmiş versiyonu yer alıyor. GA2 adı verilen bu modifiye parazit, normal sıtma parazitinden farklı olarak hastalığa neden olmak yerine bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

Bilim insanları, 43 gönüllü üzerinde gerçekleştirdilen klinik denemelerde iki aşamalı bir test protokolü uyguladı. İlk aşamada, 20 katılımcı modifiye parazit taşıyan sivrisineklerin ısırıklarına maruz bırakıldı ve hiçbir katılımcıda kan enfeksiyonu görülmedi. İkinci aşamada ise 23 gönüllü, 28 gün arayla üç kez sivrisinek ısırığı aldı. Bu gruptan GA2 paraziti ile aşılananların %89’u, daha sonraki sıtma maruziyetine karşı başarıyla korundu.

Ancak bu yenilikçi yaklaşımın yaygın kullanıma geçmeden önce aşması gereken bazı zorluklar bulunuyor. Laboratuvar ortamında insan kan hücreleri üzerinde kültürlenen parazitlerin sivrisineklere aktarılması ve bu sivrisineklerin aşı taşıyıcısı olarak hazır hale gelmesi yaklaşık iki hafta sürüyor. Bu durum, büyük ölçekli uygulamaları zorlaştırıyor.

Kaynak ve devamına Buradan inceleyebilirsin.

Sıvı kristal teknolojisiyle epileptik nöbetlere karşı yeni bir koruyucu gözlük geliştirildi.


Bilim insanları, epileptik nöbetlere neden olan ışık dalga boylarını engelleyebilen yeni bir prototip gözlük geliştirdiler. İşte sıvı kristal camlara sahip gözlüğün detayları:

İngiliz bilim insanları, fotosensitif epilepsi hastaları için umut vadeden yeni bir teknoloji geliştirdi. Glasgow ve Birmingham Üniversitelerinden araştırmacılar, epileptik nöbetleri tetikleyen belirli ışık dalga boylarını filtreleyebilen sıvı kristal mercekli gözlüklerin prototipini başarıyla üretti. Bu yenilikçi teknoloji, özellikle ışığa duyarlı epilepsi hastalarının günlük yaşamlarında karşılaştıkları zorlukları önemli ölçüde azaltmayı hedefliyor.

Akıllı filtreleme sistemi tehlikeli kırmızı ışığı engelliyor

Dünya genelinde yaklaşık her 4.000 kişiden birinde görülen fotosensitif epilepsi, özellikle belirli ışık ve görsel uyaranlarla tetiklenen nöbetlerle karakterize ediliyor. Acil durum araçlarının tepe lambaları, televizyon programları ve video oyunlarındaki yanıp sönen görüntüler gibi içerikler doğru parlaklık ve frekans kombinasyonuyla bireylerde nöbetleri tetikleyebiliyor. Hatta 1997 yılında yaşanan Pokémon olayında, televizyon programındaki yanıp sönen kırmızı ışıkların yüzlerce izleyicide nöbete yol açması, bu riskin ciddiyetini gözler önüne sermişti.

Geliştirilen yeni gözlük, özellikle 660-720 nanometre aralığındaki kırmızı ışık spektrumunu hedef alıyor. Gözlük çerçevesine entegre edilen küçük bir devre sayesinde, merceklerdeki sıvı kristaller 36,5°C’ye kadar ısıtılıyor. Bu ısınma sonucunda mercekler, tehlikeli dalga boylarındaki kırmızı ışığı otomatik olarak filtreleme özelliği kazanıyor. Önceki teknolojilerde kullanılan sabit renkli merceklerin aksine, bu yeni sistem kullanıcılara ihtiyaç duydukları anlarda aktifleştirebilecekleri dinamik bir koruma sunuyor.

Mevcut prototip, bazı teknik sınırlamalara sahip olsa da, araştırma ekibi bu kısıtlamaların üstesinden gelmek için çalışmalarını sürdürüyor. Örneğin, sistemin şu anda yalnızca 26°C’nin altındaki ortam sıcaklıklarında verimli çalışabilmesi ve aktivasyon süresinin optimize edilmesi gereken konular arasında yer alıyor. Bilim insanları, bu sınırlamaları aşarak teknolojiyi daha geniş kullanım koşullarına uygun hale getirmeyi hedefliyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

İnsanlardaki ölümcül beyin kanamalarını önleyebilecek nanorobotlar geliştirildi.

Bir teknisyenin yönlendirdiği virüslerden biraz daha büyük olan bu minik robotlar, manyetik alan kullanarak vücutta hareket ediyor ve anevrizmaya ulaştıklarında pıhtılaşma maddesi salgılıyor.

Şanghay Jiao Tong Üniversitesi ve Edinburgh Üniversitesi’nden oluşan uluslararası bir araştırma ekibi, ciddi beyin kanamalarını önleyerek hayat kurtarabilecek minik robotlar geliştirdi. Manyetik olarak kontrol edilen bu cihazlar, pıhtılaşma etkenlerinin vücudun kan damarları yoluyla hassas dozlarda iletilmesini sağlayacak şekilde tasarlandı.

Beyin anevrizmalarının önlenmesinde umut vadediyor 

Teknoloji henüz felç riski taşıyan insanlarda test edilmedi ancak ekip tasarımlarının herhangi bir kayıp olmaksızın işe yarayacağını düşünüyor. Bir virüsten biraz daha büyük olan nanorobotlar bir hayvanın vücudunda yönlendirilerek anevrizmanın güvenli bir şekilde etkisiz hale getirildiği bir testte potansiyellerini kanıtladılar.

Edinburgh Üniversitesi’nden biyofizikçi Qi Zhou, “Nanorobotlar tıpta yeni ufuklar açmaya hazırlanıyor.” dedi. Bu teknolojinin, daha az riskle cerrahi onarımlara ve hassas bir şekilde ilaç hedeflemesine olanak sağlayabileceğini vurguladı. Ortalama çapı 300 nanometre olan her bir nanorobot, trombin adı verilen bir pıhtılaştırıcı madde taşıyan manyetit bir çekirdekten oluşuyor.

Bu çekirdek, tam olarak 42,5 santigrat derecede (108,5 Fahrenheit derece) eriyen koruyucu bir kabukla kaplıdır. Bu, insan vücut sıcaklığının hemen üzerindedir. Bir teknisyenin rehberliğinde ve manyetik alan yardımıyla, demir oksit çekirdeği, ultrasonla haritalanan kan damarları içerisinde nanopartikülün içerisinde gezinir.

Nanobotlar, anevrizmanın güvenli bir şekilde içine girdiklerinde, kaplamalarını eriten hızla değişen bir manyetik alana maruz bırakılıyorlar. Bu, pıhtılaşma sürecini başlatıyor ve kan damarının patlamasını önlüyor. Araştırma ekibi, bu yeniliğin pıhtılaşma, erime noktaları, bozulmaya karşı direnç ve nihayetinde vücutta güvenli bir şekilde işlev görme yeteneği üzerindeki etkinliğini test etmek için birkaç deneme gerçekleştirdi.

Dünya genelinde insanların yaklaşık yüzde 3’ünü etkileyen beyin anevrizmalarının yırtılması çoğunlukla cerrahi müdahalelerle önlenebiliyor. Nanobotların endovasküler tıkaç olarak kullanılması riskleri ortadan kaldırabilir. Ancak nanobotların manyetik alanların şu anda ulaştığı derinliklerden daha derinlere girebilmesini sağlamak için ek yeniliklere ihtiyaç duyuluyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Fare beyni çalışması, akson şekline ilişkin yüzyıllık anlayışı tersine çevirebilir.

Johns Hopkins Tıp Fakültesi bilim insanları, memeli beyin hücrelerinin kol benzeri yapısının, bilim insanlarının bir asırdan uzun süredir varsaydığından farklı bir şekilde olabileceğine dair yeni kanıtlar sunarak, biyoloji ders kitaplarının revizyona ihtiyaç duyabileceğini söylüyor.

Fare beyin hücreleri üzerinde yapılan çalışma, hücrelerin aksonlarının (diğer beyin hücrelerine ulaşarak bilgi alışverişinde bulunan kol benzeri yapılar) kitaplarda ve internet sitelerinde sıkça resmedilen silindirik tüpler olmadığını, daha çok bir ipe bağlı inciler gibi olduğunu gösteriyor.Bulgulara ilişkin rapor 2 Aralık’ta Nature Neuroscience dergisinde yayımlandı .”Aksonların yapısını anlamak beyin hücresi sinyallemesini anlamak için önemlidir,” diyor Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde hücre biyolojisi ve sinirbilimi doçenti olan Shigeki Watanabe, Ph.D.. “Aksonlar beyin dokumuzu birbirine bağlayan , öğrenmeyi, hafızayı ve diğer işlevleri sağlayan kablolardır.”Bilim insanları, nöronlardaki zar ve iskelet bütünlüğünün kaybolması sonucu, ölmekte olan beyin hücrelerinde ve Parkinson ve diğer nörodejeneratif hastalıkları olan kişilerde, aksonlarda inci benzeri yapıların oluşabileceğini biliyor.Normal koşullar altında aksonların çoğunlukla sabit bir çapa sahip tüpler şeklinde olduğu ve ara sıra baloncuk benzeri yapılara (sinyallerin diğer beyin hücrelerine iletilmesini sağlayan nörotransmitter kümelerini tutan sinaptik varisler) sahip olduğu düşünülmektedir.Watanabe, ilk başta solucanların sinir sisteminde tekrarlayan akson incileri görmüştü ve İsviçreli bilim insanı Dr. Graham Knott ile yaptığı bir tartışmanın ardından bu yapılar hakkında daha fazla merak duymaya başladı.

Fare beyin hücreleri üzerinde yapılan çalışma, hücrelerin aksonlarının (diğer beyin hücrelerine ulaşarak bilgi alışverişinde bulunan kol benzeri yapılar) kitaplarda ve internet sitelerinde sıkça resmedilen silindirik tüpler olmadığını, daha çok bir ipe bağlı inciler gibi olduğunu gösteriyor.

Bulgulara ilişkin rapor 2 Aralık’ta Nature Neuroscience dergisinde yayımlandı .

“Aksonların yapısını anlamak beyin hücresi sinyallemesini anlamak için önemlidir,” diyor Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde hücre biyolojisi ve sinirbilimi doçenti olan Shigeki Watanabe, Ph.D.. “Aksonlar beyin dokumuzu birbirine bağlayan , öğrenmeyi, hafızayı ve diğer işlevleri sağlayan kablolardır.”

Bilim insanları, nöronlardaki zar ve iskelet bütünlüğünün kaybolması sonucu, ölmekte olan beyin hücrelerinde ve Parkinson ve diğer nörodejeneratif hastalıkları olan kişilerde, aksonlarda inci benzeri yapıların oluşabileceğini biliyor.

Normal koşullar altında aksonların çoğunlukla sabit bir çapa sahip tüpler şeklinde olduğu ve ara sıra baloncuk benzeri yapılara (sinyallerin diğer beyin hücrelerine iletilmesini sağlayan nörotransmitter kümelerini tutan sinaptik varisler) sahip olduğu düşünülmektedir.

Watanabe, ilk başta solucanların sinir sisteminde tekrarlayan akson incileri görmüştü ve İsviçreli bilim insanı Dr. Graham Knott ile yaptığı bir tartışmanın ardından bu yapılar hakkında daha fazla merak duymaya başladı.

Harvard Üniversitesi’nden bir araştırma ekibinin 2012 yılında aksonlarda tekrarlayan “iskelet” bileşenlerini tanımlayan bir çalışma yayınladığını belirten Watanabe, bu nedenle araştırmacıların inci yapıların kaybolup kaybolmadığını görmek için akson iskeletinden kurtulmak üzere deneyler tartıştıklarını söyledi.Johns Hopkins lisansüstü öğrencisi ve çalışmanın baş yazarı Jacqueline Griswold bu fikri test etti ancak akson incilenmesi üzerinde bir etki bulamadı.Daha sonra Watanabe ve Griswold, aksonların fiziksel özelliklerine daha yakından bakmak için Kaliforniya Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi’nde farmakoloji profesörü olan teorik biyofizikçi meslektaşları Dr. Padmini Rangamani ile birlikte çalıştılar.İnsan saçının genişliğinden 100 kat daha küçük olan beyin hücrelerindeki (nöronlar) aksonları görebilmek için bilim insanları yüksek basınçlı dondurma elektron mikroskobu kullandılar . Hücrenin yapısını ana hatlarıyla belirtmek için hücreye elektron demetleri gönderen standart elektron mikroskobu gibi Watanabe ve ekibi de yapıların şeklini korumak için fare nöronlarını dondurdular.Watanabe, “Nano ölçekli yapıları standart elektron mikroskobu ile görmek için dokuları sabitliyor ve kurutuyoruz, ancak onları dondurmak şekillerini koruyor. Bu, bir üzümü kuru üzüme dönüştürmek yerine dondurmaya benzer,” diyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsiniz.