Oral,Üriner ve Bağırsak Mikrobiyomunun Sağlığı Böbrek Taşı Oluşumunda Etkili.

Yeni bir bilimsel araştırmaya göre, bağırsak mikrobiyomunun yanısıra, üriner ve oral(salya ) mikrobiyomunun böbrek taşı oluşumuyla ilişkili olduğu ortaya kondu. “Böbrek taşı hastalarında her geçen gün artış yaşanıyor ve toplumun yaklaşık % 10’ununu etkiliyor. Önceki araştırmalarda antibiyotik kullananlarda bağırsak mikrobiyomu ile böbrek taşları arasında bir bağlantı olduğunu gösterilmişti. Biz de bu anlayışı ve potansiyel tedavileri ilerletebileceğimiz umuduyla diğer mikrobiyomlarla olan bağlantıyı da araştırmak istedik,” diyor St. Joseph’s Health Care London’dan Jeremy Burton.

Özel bir gen analizi tekniği kullanan araştırmacılar, üç bölgeden 30’u sağlıklı olan 83 kişide böbrek taşı oluşumunu inceledi. Böbrek taşlı bireylerde yapılan incelemede sadece üç mikrobiyomda değişiklik görüldü. Ayrıca böbrek taşı oluşturan bireylerin en azından 90 günden beri antibiyotik aldığı görüldü. Daha öncesinde antibiyotik kullanımı taş oluşumuyla ilişkilendirilmişti.

Western Üniversitesi Schulich Tıp ve Diş Hekimliği Okulu’ndan baş yazar Kait Al, “Shotgun(av tüfeği) metagenomik dizilimi olarak adlandırılan testimiz, bağırsakta hangi bakterilerin mevcut olduğunu ve bu bakterilerin genetik yeteneklerini veya nasıl çalıştığını keşfetmemize olanak sağladı, Ayrıca ağız ve idrar örneklerinin daha basit bir analizini de yaptık.”

Böbrek taşları çoğunlukla kristalize kalsiyum oksalat birikintileridir ve daha önceleri bu toksik atık birikintilerini parçalayabilen Oxalobacter formigenes bakterisi gibi spesifik mikropların olduğu düşünülüyordu. Fakat araştırmacılar aynı zamanda kalsiyum oksalat oluşumunu engelleyen daha yararlı ve yaygın bir yararlı bakteri grubunun da bulunduğunu buldu. Aşırı Anbiyotik Kullanımı Mikrobiyomu Bozuyor “Aslen bu çok karışık bir olay. Sağlıklı insanlarda bu mikrop ağının oluşumu stabil ve yararlı yöndeyken, böbrek taşı hastalarında bu ağ bozuluyor. Bu kişilerdeki mikroplar bağırsak, ağız ve idrar yolunda aynı yararlı vitaminler ve metabolitleri üretmiyor”, diyor AI.

Böbrek taşı oluşmuş grup, bir noktada antibiyotikler, antiviraller ve antifungaller gibi antimikrobiyallere maruz kalmıştı çünkü antibiyotiğe dirençli genleri daha fazlaydı.  “Böbrek taşı olan kişilerin, böbreklere toksin atma olasılığı daha yüksek olan bağırsak mikrobiyomu da dahil olmak üzere sağlıksız bir mikrobiyotaya sahip olduklarını değil, aynı zamanda antibiyotiğe dirençli olduklarını da bulduk” diyor.

 Schulich Tıp ve Diş Hekimliği Mikrobiyoloji ve İmmünoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Burton İşte oral ve üriner ve bağırsak mikrobiyomlarını düzenlemek için en iyi yolun dengeli beslenme, prebiyotik ve probiyotik yiyecekler tüketilmesi olarak görülüyor. Yoğurt, fermente yiyecekler, azotça zengin pazı ve kereviz gibi sebzelerin tüketilmesi ağız sağlığı için önemli olabilir. Ayrıca antimikrobiyal kullanımı minimize etmek de çok önemlidir.

Kaynak ve devamını okuman için : Oral,Üriner ve Bağırsak Mikrobiyomunun Sağlığı Böbrek Taşı Oluşumunda Etkili (gercekbilim.com)

Fil Kök Hücreleri Sayesinde Mamutları Canlandırmaya Bir Adım Daha Yaklaşıldı

Bilim insanları, 4000 yıl önce nesli tükenen tüylü mamutları canlandırmaya bir adım daha yaklaştı. Colossal Biosciences şirketi, fil kök hücrelerini ayrıştırarak mamutları yeniden canlandırmaya bir adım daha yaklaştı. Colossal Biosciences Jurassic Park filminden iç ders almamış olacaklar ki, genetik mühendislik kullanarak nesli tükenen hayvanları diriltmek için kolları sıvadı. İlk hedef mamutlar sonrasında, Dodo kuşu tazmanya kaplanı gibi hayvanlara gelecek.

Ancak bunu yapmak devasa bir girişim. Bilim insanları, genlerinin %99,6’sını paylaşan mamutların ve onların yaşayan en yakın akrabaları olan Asya fillerinin genomlarını karşılaştırıyor ve daha sonra mamutları birincisine daha çok benzeyecek şekilde değiştiriyor. Bu, yavrulara daha kalın kıllar, daha büyük yağ rezervleri, daha küçük kulaklar ve daha büyük dişler vermeyi içeriyor; tüm bunlar mamutların soğuk iklimlerde gelişmesine yardımcı olan özellikler. Bu süreç, ortaya çıkan hayvanın ‘saf’ bir mamut değil, bir melez olacağı anlamına geliyor.

Sorun şu ki, filler genetik olarak üzerinde çalışılması zor bir tür. Şimdi Colossal, yetişkin fil hücrelerini bir dizi başka hücre tipine farklılaşabilecekleri bir duruma geri döndürerek büyük bir atılım yaptı. İndüklenmiş pluripotent kök hücreler (iPSC’ler) olarak adlandırılan bu hücreler, insanlar da dahil olmak üzere diğer pek çok memeli için oluşturulmuştur. Colossal Biosciences Biyolojik Bilimler Müdürü Eriona Hysolli, “Geçmişte fil iPSC’leri üretmeye yönelik çok sayıda girişim sonuç vermedi. Filler çok özel bir tür ve temel biyolojilerinin yüzeyini daha yeni yeni çizmeye başladık.

Ve şimdi, yeniden programlamaya yönelik çok yönlü bir yaklaşım kullanarak bugüne kadarki en başarılı çabayı gösteriyoruz.” Herhangi bir hücreyi yeniden programlamak zor ve verimsizdir, ancak fillerde bu daha da uzun sürer. İşin en zor kısmı ise fillerin kansere karşı neden dirençli olduğuyla ilgili. Diğer hayvanlarla karşılaştırıldığında, kanserli hale gelmelerini önlemek için hücre büyümesini dikkatle düzenleyen özellikle karmaşık bir TP53 yoluna sahipler. Araştırmacılar, sonunda hücreleri başarılı bir şekilde yeniden programlamalarını sağlamak için bu yolu bastırmanın bir yolunu buldular.

Bunları doğrulamak için yapılan testlerde, yeni fil iPSC’leri yaşayabilir olduklarını gösteren çeşitli faktörleri ifade ettiler ve vücuttaki diğer her hücre tipini oluşturmaya devam edebilecek üç jerm katmanına farklılaşabildiler. Bu sayede ekip, ilk hedef olarak in vitro sperm ve yumurta üretmek üzere laboratuvarda fil hücre dizileri yetiştirmeye başlayabilecek. Bu, mamutu ölümden döndürme yolunda atılmış önemli bir adım olsa da, daha gidilecek uzun bir yol var ve bu yüce hedefe asla ulaşılamayabilir. Ancak ekip, fillerin yünlü atalarının izinden gitmelerini engellemeye yardımcı olabilecek yardımlı üreme teknolojileri de dahil olmak üzere, bu yolda yapılan çalışmaların fillere de fayda sağlayacağını söylüyor.

Araştırma yakında bir dergide yayınlanacak.

Kaynak: https://newatlas.com/biology/mammoth-resurrection-colossal-biosciences/

Kaynak ve devamını okuman için : Fil Kök Hücreleri Sayesinde Mamutları Canlandırmaya Bir Adım Daha Yaklaşıldı (gercekbilim.com)

Kalın Bağırsak Kanseri İçin Geliştirilen İlaç Denemelerde % 100 Başarılı Oldu

Kalın bağırsak kanseri için geliştirilen yeni bir ilacın denemelerinde  tüm hastalarda tümörü yok edebildiği bulundu. 42 hastanın yer aldığı 2.Faz denemelerde hastaların ilerlemiş kalın bağırsak kanserinin, görülmemiş bir şekilde tümüyle tedavi edildiği raporlandı. Jemperli (dostarlimab-gxly) adı verilen ilacın , kolorektal kanserlerin % 5 ila 10’unu oluşturan uyumsuz kanserlerde (dMMR) büyük bir potansiyeli olduğu gösterilmişti. 2.Faz aşamasında ilk 24 hastanın tümüyle klinik yarar sağladığı ve ortalama 26 ayda kanserden iz kalmadığı gösterildi. Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi’nde (MSK) araştırmacı ve onkolog olan Dr. Andrea Cercek, “Bu bulgular, dostarlimab-gxly’nin lokal olarak ilerlemiş dMMR rektum kanserinin tedavisinde, yaşamı değiştiren tedaviye gerek kalmadan kalıcı tam tümör gerilemesine yol açan yeni bir yaklaşım olarak potansiyelini göstermektedir.

Bir klinisyen olarak, dMMR klaın bağırsak kanserinin standart tedavisinin zayıflatıcı etkisini ilk elden gördüm ve dostarlimab-gxly’nin bu hastalardaki potansiyeli konusunda heyecanlıyım.” İlaç, kemoterapi ve radyasyon ihtiyacını ortadan kaldıran, son derece umut verici bir birinci basamak tedavi seçeneğidir. Mevcut tedavi etkili olsa da,çok invazivdir ve uzun vadelde yaşam kalitesini etkiler. Bununla beraber, hastaların üçte biri kanserlerinin metastaz yaptığını ve ölümcül hale geldiğini görecektir.

Ameliyat olanlar ise genellikle bağırsak, idrar ve cinsel işlev bozukluğunun yanı sıra ikincil kanserler ve kısırlık da dahil olmak üzere yaşam boyu sürecek hayat değiştirici etkiler yaşıyor. Dr. Luis Diaz Jr, ön deneme araştırmalarının bu ilacın kanseri hedeflemede ne kadar etkili olduğunu göstermesinin ardından geçen yıl “MMR(d) mutasyonuna sahip bir tümörün sadece immünoterapi kullanarak gerilemesini ve sonunda yok olmasını sağlayıp sağlayamayacağımızı görmek istedik” dedi. Kemoterapiden farklı olarak dostarlimab-gxly, programlanmış ölüm reseptörü-1 (PD-1) bloke edici bir monoklonal antikor olup vücuda girerek PD-1 T hücreleri proteinine bağlanır ve bu bağışıklık hücrelerini kanser hücrelerine saldırmaya teşvik eder. Klinik kullanımdan önce hala erken aşamalarında olsa da, başarılı, invazif olmayan kanser tedavisi için ‘harika bir ilaç’ olarak çoktan abartıldı.

İlaç geçen yıl FDA tarafından endometrium kanseri için kemoterapinin yanı sıra tamamlayıcı bir tedavi olarak onaylandı. Jemperli’nin arkasındaki ilaç şirketi GSK, şimdi benzer etkili sonuçlar elde etmeyi umarak diğer kolorektal kanser türleri üzerinde çalışmalar yürütecek. GSK Kıdemli Başkan Yardımcısı Hesham Abdullah, “42 hastada hiçbir hastalık kanıtı olmadığını gösteren veriler dikkate değerdir.Bu sonuçlar bizi, dMMR lokal ileri evre rektum kanserli hastalar için küratif amaçlı bu ortamda dostarlimab-gxly’nin potansiyelini anlamaya bir adım daha yaklaştırıyor. Devam etmekte olan AZUR-1 ve AZUR-2 tescil çalışmalarımızda dostarlimab-gxly’yi belirli kolorektal kanserlerde değerlendirmeyi dört gözle bekliyoruz.” GSK yaptığı açıklamada, hastaların üçüncü derecenin üzerinde yan etki yaşamadığını, çoğunun hafif veya orta derecede advers(yan etki) reaksiyonlar yaşadığını söyledi. Şirket, ilacın güvenlik ve toleransının “ajanın bilinen güvenlik profiliyle tutarlı” olduğunu kaydetti.

Kaynak ve devamını okuman için : Kalın Bağırsak Kanseri İçin Geliştirilen İlaç Denemelerde % 100 Başarılı Oldu (gercekbilim.com)

Bilim insanları sadece tek cinsiyette fareler doğurtmayı başardı!

Bilim insanları gen düzenleme teknolojisiyle sadece dişi veya sadece erkek fareler doğurtmayı başardı.

Bu teknik, her yıl dünya çapında milyarlarca hayvanın istenen cinsiyette doğmadıkları için öldürülmesini sonlandırabilir.

Yeni yöntemi geliştiren ekip, İngiltere’de her yıl milyonlarca erkek civcivin yumurtlamadıkları için doğduktan hemen sonra öldürüldüğünü ve artık buna gerek olmayabileceğini belirtti.


İngiliz hükümeti de, gen düzenleme teknolojisinin hayvancılık sektöründe kullanımını inceleyecek.

Bilim insanlarının sadece tek cinsiyette fareler doğurtmayı başarması, gen düzenleme teknolojilerinin potansiyelini ve etik sonuçlarını gözler önüne seren önemli bir gelişmedir. Bu araştırma, özellikle hayvancılık sektöründe istenmeyen cinsiyette doğan hayvanların öldürülmesi sorununa çözüm sunmayı hedefliyor.

Teknik Nasıl Çalışıyor?

Araştırmacılar, bu başarıyı CRISPR-Cas9 gibi gen düzenleme araçlarıyla elde etti. Bu teknolojide, embriyo gelişiminin erken aşamalarında belirli bir cinsiyetin oluşumunu engelleyen genetik değişiklikler yapılıyor. Örneğin, sadece dişi farelerin doğması isteniyorsa, erkek cinsiyet kromozomunu taşıyan embriyoların gelişimi durduruluyor. Bu sayede, sadece istenen cinsiyetin doğması sağlanıyor.

Hayvancılık Sektörüne Etkileri

Bu teknik, özellikle yumurta üretiminde erkek civcivlerin büyük bir sorun teşkil ettiği tavukçuluk sektöründe devrim yaratabilir. İngiltere gibi birçok ülkede, her yıl milyonlarca erkek civciv, yumurta veremedikleri için doğar doğmaz öldürülüyor. Sadece dişi civcivlerin doğmasının sağlanması, bu uygulamanın sona ermesine yol açabilir ve hayvancılık sektöründe daha etik bir üretim modeli oluşturabilir.

Etik ve Toplumsal Tartışmalar

Bu gelişme, aynı zamanda genetik mühendisliğin etik sınırlarını da gündeme getiriyor. Hayvanların cinsiyetlerinin önceden belirlenmesi, biyolojik çeşitlilik ve doğal evrim süreçleri açısından ne tür sonuçlar doğurabilir? Ayrıca, bu tür bir teknolojinin insanlar üzerinde uygulanmasının tartışılması da kaçınılmaz olacaktır.

Hükümetlerin Rolü ve Düzenlemeler

İngiliz hükümeti, bu tür gen düzenleme teknolojilerinin hayvancılık sektöründe kullanımını incelemeye başladı. Eğer bu teknoloji onaylanır ve yaygınlaşırsa, tarım ve hayvancılık uygulamalarında köklü değişikliklere yol açabilir. Ancak, bu teknolojinin sorumlu ve etik bir şekilde kullanılması, uzun vadeli sonuçlarının dikkatle değerlendirilmesini gerektiriyor.

Gelecek Perspektifleri

Bu tür teknolojiler, dünya genelinde gıda üretiminde verimliliği artırabilir ve kaynak kullanımını optimize edebilir. Ancak, genetik manipülasyonun yaratabileceği potansiyel riskler ve etik sorular da göz ardı edilmemelidir. Bilim insanları, bu tür yeniliklerin hem faydalarını hem de olası zararlarını dikkatle tartışmak zorunda.

Bu gelişme, genetik mühendislik alanında atılan adımların ne kadar hızlı ilerlediğini ve gelecekte bu teknolojilerin hayatımızı nasıl şekillendirebileceğini gösteriyor.

Jeologlar “Kartopu Dünya” Dönemine Dair Güçlü Kanıtlar Buldu!

Uluslararası bir araştırma ekibi, İskoçya ve İrlanda’daki Port Askaig Formasyonu’nda “kartopu Dünya” döneminin kapsamlı bir jeolojik kaydını buldu. 662-720 milyon yıl öncesine tarihlenen bu kayalar, Dünya’nın tamamen buzla kaplı olduğu dönemi belgeliyor ve karmaşık yaşamın başlangıcına ışık tutuyor. Bulgular, aşırı soğuk koşulların çok hücreli yaşamın evrimine katkıda bulunmuş olabileceğini gösteriyor. Bu keşif, Kriyojeniyen Dönemi’nin başlangıcını gösteren resmi bir jeolojik işaret olarak değerlendirilebilir.

“Kartopu Dünya” olarak bilinen dönem, Dünya tarihinin en dramatik iklim olaylarından biridir. Bu dönemde, gezegenin büyük bir kısmının, hatta bazı teorilere göre tamamının, kalın buz tabakalarıyla kaplı olduğu düşünülmektedir. Bu dönem, yaklaşık 720 ila 635 milyon yıl önce gerçekleşti ve Kriyojeniyen Dönemi olarak adlandırılan buzul çağlarının bir parçasıydı.

Port Askaig Formasyonu ve Bulunan Kanıtlar

İskoçya ve İrlanda’daki Port Askaig Formasyonu’nda bulunan jeolojik kanıtlar, Kartopu Dünya hipotezini destekleyen önemli veriler sunuyor. Bu formasyondaki kayalar, Dünya’nın yüzeyinin tamamına yakınının kalın bir buz tabakasıyla kaplı olduğu döneme işaret ediyor. Kayalarda bulunan jeolojik katmanlar, buzul hareketleri, glasyal tortular ve soğuk iklimin izlerini taşıyor.

Kartopu Dünya Teorisi

Kartopu Dünya teorisine göre, bu aşırı buzul dönemi, Güneş’ten gelen enerji miktarındaki azalma, atmosferdeki karbondioksit seviyesinin düşmesi gibi çeşitli faktörler nedeniyle ortaya çıktı. Dünya’nın yüzeyi neredeyse tamamen buzla kaplandığında, bu durum iklimin daha da soğumasına neden oldu, çünkü beyaz buz tabakaları Güneş ışığını uzaya geri yansıtarak, gezegenin daha da soğumasına yol açtı.

Karmaşık Yaşamın Evrimi

Bu zorlu çevre koşullarına rağmen, Kartopu Dünya dönemi, çok hücreli yaşamın evriminde kritik bir rol oynamış olabilir. Aşırı koşullar, yaşamın adaptasyon ve dayanıklılık mekanizmalarını geliştirmesine neden olmuş olabilir. Bu dönemin sonunda, volkanik aktiviteler nedeniyle atmosfere salınan büyük miktarda karbondioksit, buzların erimesine ve daha sıcak bir iklimin geri dönmesine yol açtı. Buzların erimesiyle birlikte, okyanuslara büyük miktarda besin maddesi salındı ve bu, oksijen seviyelerinin artmasına ve karmaşık yaşamın gelişmesine zemin hazırladı.

Jeolojik İşaretlerin Önemi

Port Askaig Formasyonu’nda bulunan kayalar, Kriyojeniyen Dönemi’nin başlangıcını işaret eden bir jeolojik sınır olarak değerlendirilebilir. Bu bulgular, gezegenimizin geçmiş iklim değişikliklerini ve bu değişimlerin yaşamın evrimi üzerindeki etkilerini anlamak açısından büyük önem taşıyor. Ayrıca, Dünya’nın iklim sistemlerinin ne kadar kırılgan olabileceğini ve buzul çağlarının gezegen üzerindeki etkilerini anlamamız açısından da kritik bir yer tutuyor.

Kartopu Dünya’nın Mirası

Kartopu Dünya teorisi, modern bilimde geniş bir kabul görse de, buzul döneminin kapsamı ve etkileri hâlâ tartışma konusu. Yine de, bu dönemden alınan dersler, Dünya’nın iklim sistemleri, küresel soğuma ve ısınma süreçleri, biyosferin dayanıklılığı ve evrimi konularında önemli ipuçları sunuyor.

Kaynak: Sıradışı Bilim

Akrepler Neden Mor Ötesi Işın Altında Parlayacak Şekilde Evrimleşti?

Bilim insanları uzun bir süredir mor ötesi ışın altında akreplerin neden parlak yeşil olacak şekilde parladıklarını biliyorlardı; ancak bunun gizemini ancak 2011 senesinde çözebildiler. Yani bu yetenek, uzun süredir biliniyor olmasına rağmen, evrimsel sebepleri uzun bir süre karanlıkta kalmıştı.

Oklahoma Üniversitesi’nden biyolog Douglas Griffin bu “floresan” özelliği analiz etti ve akreplerin, daha önce hiç bilinmediği şekilde, etraftaki ışığı kuyruklarıyla algıladıklarını ortaya koydu!…

Akreplerin mor ötesi (ultraviyole, UV) ışık altında parlaması, bilim insanlarının uzun zamandır ilgisini çeken bir fenomendir. Bu özellik, akreplerin kitin tabakasında bulunan ve UV ışık altında mavi-yeşil renkte parlayan bazı kimyasal bileşiklerden kaynaklanır. Ancak, bu parlamanın evrimsel anlamı konusunda kesin bir görüş birliği bulunmamaktadır. Yine de, çeşitli teoriler ortaya atılmıştır:

1. Görünürlükten Korunma (Kendi Kendine Kamuflaj)

Bir teoriye göre, akrepler UV ışığı algılayabiliyor olabilir ve parlamaları çevrelerindeki UV ışığını azaltarak onları daha az görünür kılabilir. Akreplerin çoğu gece aktiftir ve dolayısıyla parlak ışıklardan kaçınırlar. Parlamaları, doğal ışık kaynaklarından gelen UV ışığını emerek veya yansıtarak, onları daha karanlık hale getirebilir ve böylece avcılardan korunmalarını sağlayabilir.

2. Avcıları Uyarma veya Kandırma

Bir diğer teori, bu parlaklığın avcılara yönelik bir uyarı işlevi görebileceğini öne sürer. Parlak renkler, doğada genellikle zehirli veya tehlikeli hayvanlarla ilişkilidir. Akrepler de zehirli olduklarından, UV ışık altında parlamaları, potansiyel avcıları caydırıcı bir işaret olarak evrimleşmiş olabilir.

3. Sosyal İletişim

Bazı araştırmacılar, bu parlamanın akrepler arasında bir iletişim aracı olabileceğini düşünüyor. Akreplerin düşük ışık koşullarında birbirlerini tanımasına yardımcı olabilir veya eş bulma süreçlerinde rol oynayabilir.

4. Çevresel Değişikliklere Karşı Duyarlılık

UV ışık altında parlayan kimyasallar, akreplerin çevresel değişikliklere daha duyarlı hale gelmesini sağlayabilir. Örneğin, akreplerin deri tabakası UV ışığını emdiğinde, bu onların çevrelerindeki ışık koşullarını algılamalarına ve tehlikeli olabilecek açık alanlardan kaçınmalarına yardımcı olabilir.

5. Radyasyondan Korunma

Bu parlaklığın, akreplerin güneşten gelen zararlı UV ışınlarına karşı koruyucu bir işlevi olabileceği de düşünülüyor. Parlak pigmentler, UV ışığını emerek ya da yansıtarak, akreplerin derin dokularına zarar gelmesini önleyebilir.

Sonuç

Akreplerin neden UV ışık altında parladığına dair kesin bir cevap henüz bulunmamış olsa da, bu durumun farklı işlevleri olabilir. Bu fenomenin birden fazla evrimsel avantaja sahip olma olasılığı da göz önünde bulunduruluyor. Parlaklık, akreplerin hayatta kalma stratejilerinin bir parçası olabilir ve bu strateji, onların milyonlarca yıl boyunca varlıklarını sürdürmelerine katkıda bulunmuş olabilir.

Kaynak: Sıradışı Bilim

42 Bin Yıllık Tay

Kuzey Sibirya’ daki buzullar içinde donmuş vaziyette bulunan 42 bin yıllık tay ortaya çıkarıldı.

Tay,, tüm vücuduyla korunmuş halde; öyle ki kalp damarlarında sıvı kan almak mümkün. kan klonlanarak, tayın soyu yaşama döndürülmeye çalışılıyor.

Kuzey Sibirya’da yer alan donmuş topraklarda (permafrost), 42 bin yıllık bir tay fosili keşfedildi. Bu tay, Yarkutya bölgesinde bulunan Batagaika krateri olarak bilinen devasa bir çukurda ortaya çıkarıldı. Tayın ait olduğu türe ait kalıntılar, oldukça nadir ve önemli buluntular arasında yer alıyor. Tay, dönemin koşulları nedeniyle olağanüstü bir şekilde korunmuş, bu sayede hem dış yapısı hem de iç organları büyük ölçüde bozulmadan günümüze kadar ulaşmış.

Bu fosilin en dikkat çekici özelliklerinden biri, kalp damarlarında hala sıvı kan bulunmasıdır. Bu bulgu, bilim dünyasında büyük bir heyecan uyandırdı. Modern teknoloji sayesinde, tayın kanı üzerinde yapılan araştırmalar, klonlama çalışmalarına kapı araladı. Bilim insanları, bu sıvı kanı kullanarak tayın DNA’sını izole etmeye ve ardından klonlama yoluyla bu soyu tükenmiş türü yeniden canlandırmaya çalışıyor.

Tay, yaklaşık 42 bin yıl önce, Pleistosen döneminde yaşamış. Bu dönem, mamutlar, tüylü gergedanlar ve büyük kedigiller gibi birçok büyük memelinin yaşadığı bir çağdı. Ancak iklim değişiklikleri ve insan faaliyetleri nedeniyle bu türlerin büyük bir kısmı yok oldu. Donmuş topraklarda bu tür fosillerin keşfi, bu hayvanlar hakkında daha fazla bilgi edinmemizi sağlıyor. Aynı zamanda, bu tür keşifler sayesinde, yok olmuş türlerin genetik materyalleri üzerinde yapılan çalışmalarla, türlerin yeniden hayata döndürülmesi hedefleniyor.

Bu tür klonlama çalışmaları, bilimsel olarak oldukça zorlayıcıdır. Ancak, benzer projelerde kullanılan modern genetik teknikler ve CRISPR gibi gen düzenleme teknolojileri sayesinde, teorik olarak bu tür bir yeniden canlandırma mümkün görünüyor. Eğer bu girişimler başarılı olursa, bu tayın ve belki de başka nesli tükenmiş türlerin tekrar doğaya kazandırılması söz konusu olabilir.

Ancak, bu tür çalışmalar etik soruları da beraberinde getiriyor. Nesli tükenmiş bir türü geri getirmek, ekolojik dengeye ne gibi etkiler yapar? Yaşam alanları ve besin kaynakları olmayan bu türler için uygun bir ortam yaratmak mümkün mü? Bu sorular, bilim dünyasında tartışılmaya devam ediyor. Yine de, Kuzey Sibirya’da bulunan bu 42 bin yıllık tay, hem bilimsel hem de etik anlamda önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor.

Kaynak: Sıradışı Bilim

Yeniden Diş Çıkartabilecek İlacın Klinik Denemeleri Başlıyor…

Bazı köpekbalıkları her hafta yeni bir set diş çıkarırken, bazı timsahlar ömürleri boyunca binlerce diş değiştirebilirler. İşte bu sınırsız diş değiştirme özelliği insanlılar gibi memeliler için geçerli değildir. İnsanın ancak 32 dişi olabilir. Japonya’dan bilim insanları, insanların tümüyle yeni bir diş çıkarmasını sağlayabilecek deneysel bir ilaç denemesine başlayacak. 2024 Temmuz ayına planlanan ilk klinik denemede, doğuştan diş yoksunluğu ile doğan yani diş agenezesi hastaları olacak. Ayrıca 2030’a kadar bu tedavinin diğer insanlar için genel kullanıma sunulabileceği belirtiliyor.

“Aslen yeni dişler çıkarabilmek her diş hekiminin hayalidir. Yüksek lisanstan beri bu konu üzerinde çalışıyorum. Eminim ki bunu mümkün kılabiliriz,” diyor Osaka’daki Tıbbi Araştırma Enstitüsü Kitano Hastanesi’nde baş araştırmacı ve diş hekimliği ve ağız cerrahisi bölümü başkanı Katsu Takahashi. Araştırmacılar ilk başta, farelerde diş çıkmasını sağlayabilecek uterus uyarımlı USAG-1 ile ilişkili bir antibadi keşfetti. Bu antibadi, diş agenezesi ile doğan farelerde yeni diş büyümesini stimüle edebiliyor. Esasen, bilim insanları USAG-1 diğer proteinlerle etkileşime girerek diş büyümesini baskıladığını keşfetti. İşte bu etkileşim bloke edildiğinde kemik morfogenetik protein sinyalleşmesi sağlanarak, yeni diş büyümesini tetikliyor. 2018’deki fare denemelerinin ardından, gelinciklerde yapılan deneyler; yeni dişlerin çıkarılmasında benzer bir başarı sergiledi. Hayvanlar, komşu dişlerle aynı şekil ve yapıya sahip yedinci bir ön diş çıkardılar.

“Bu sayede ilacın klinik kullanımının önünün açılacağını düşünüyoruz,” diyor Takahashi. Bilim insanları, yıllardır köpekbalığı gibi hayvanların nasıl sürekli diş çıkarabildiğine dair genetik ifadenin kodunu kırmaya çalışıyordu. Fakat yapılan bu deneysel araştırmaları insanlara adapte oldukça çetrefilli bir işti. Orjinal araştırma 2021’de  

Science Advances dergisinde yayınlandı.

Kaynaklar: The Mainichi, Medical Research Institute Kitano Hospital

Kaynak ve devamını okuman için : Yeniden Diş Çıkartabilecek İlacın Klinik Denemeleri Başlıyor (gercekbilim.com)

Cam Kaplı DNA Malzemesi Çelikten 4 Kat Güçlü Özellikler Sergiliyor…

Connecticut Üniversitesi’nden bilim insanları DNA ve cam kullanarak, hem hafif hem de çok sağlam bir malzeme üretti. Yeni geliştirilen materyalin çelikten 4 kat daha güçlü ve 5 kat daha az yoğun olduğu belirtiliyor. Normalde dayanım ve ağırlık birbiriyle zıt karakterlerdir. Fakat bilim insanları, DNA ve cam kullanarak benzersiz bir malzeme yarattı. Günümüzde DNA özellikle veri depolama özelliği nedeniyle bilinse de esneyebilir ya da burkulabilir.

Diğer taraftan cam da kırılgan görülebilir fakat bu çatlaklardan kaynaklandığından, küçük parça camlar çok güçlü olabilir. Küçük cam parçaları ise kusursuzdur. İşte yeni araştırmada malzemelerin bu özelliğinden faydalanıldı. Önce DNA’yla başlanarak kafes benzeri şekiller oluşturacak şekilde programlandı. Sonra bu camsı malzemeyle kaplanarak, birkaç yüz atom kalınlığında tabakalar oluşturuldu. Sonunda ortaya camla kaplanmış ince DNA tabakaları çıktı. Bu sarmallar çok ince ,hafif ve güçlü yapıda ve bir çerçeve oluşturdu. Yapılan testlerde bilim insanları DNA nanokafes malzemesinin 5 giga paskal(GPa) basınca kadar dayandığını buldu.

Araştırmacılar malzemenin çelikten 4 kat daha güçlü olduğunu fakat yoğunluğunun 5de biri olduğunu ifade ediyor. “Yoğunluğa göre bakıldığında, bizim malzememiz bilinen en güçlü malzemedir,” araştırmanın yazarlarından Seok-Woo Lee. Araştırmacıların yeni hedefi, farklı DNA yapıları kullanmak ve de karbid seramik gibi malzemelere geçerek, daha da güçlü malzemeler üretmektir. Çalışmanın eş yazarı Oleg Gang, “DNA kullanarak tasarlanmış 3 boyutlu çerçeve nanomateryalleri oluşturma ve bunları mineralleştirme yeteneği, mühendislik mekanik özellikleri için muazzam fırsatlar sunuyor. Buna rağmen, onu bir teknoloji olarak kullanabilmemiz için daha çok araştırma yapmak gerekiyor,” diyor.

Araştırma , Cell Reports Physical Science dergisinde yayınlandı .

Kaynaklar:  University of Connecticut https://newatlas.com/materials/dna-coated-glass-material-4x-strength-steel/

Kaynak ve devamını okuman için : Cam Kaplı DNA Malzemesi Çelikten 4 Kat Güçlü Özellikler Sergiliyor (gercekbilim.com)

Örümcek Geniyle, İpek Böcekleri Kevlardan 6 Kat Daha Dayanıklı İplik Üretti…

Çin’den bilim insanları, ipek böceklerine örümceklerden aldıkları ağ genleriyle modifiye ederek, Kevlardan 6 kat daha dayanıklı fiberler ürettirmeyi başardı. 20 Eylül’de Matter dergisinde yayınlanan makalede, bu çalışmayla ilk kez ipek böceklerine tam boyda örümcek ağı ürettirmeyi başardılar. Bu teknoloji sayesinde daha çevreci bir şekilde sentetik fiber geliştirilebilir. Kevlar,karbon fiber gibi özel malzemelerin üretimi için özel koşullar ve yüksek enerji gerekiyor. Çin’in Donghua Üniversitesi Biyoloji Bilimi ve Tıp Mühendisliği Fakültesi’nden araştırmacı olan baş yazar Junpeng Mi, “İpekböceği ipeği şu anda köklü yetiştirme teknikleriyle büyük ölçekte ticarileştirilen tek hayvansal ipek fiberidir.

Sonuç olarak, örümcek ipeği fiberi üretmek için genetiği değiştirilmiş ipekböceklerinin kullanılması, düşük maliyetli olduğundan, büyük ölçekli ticarileşmeyi mümkün kılıyor,” diyor. Bilim insanları, genellikle fosil yakıtlardan üretilen sentetik fiberlerin yapımında ortaya çıkan zararlı mikroplastikler nedeniyle, örümcek ağı ipliklerini alternatif bir dokuma ürünü olarak görüyor. Fakat üretilen yapay örümcek ipekleri nem ve güneş ışığına karşı korumalı olan bir kaplamaya sahip değil. İşte genetik olarak değiştirilen ipek böcekleri doğal olarak kendi fiberlerini koruyucu bir tabaka ürettiklerinden, örümcek iplikçiklerini kaplıyor. İpekböceklerinin kozalarını inşa ettiği lifler binlerce yıldır yetiştiriliyor, ancak bol miktarda olmasına rağmen kırılgan olduğu biliniyor. 

Bu arada örümcekler imrenilecek derecede sert ve güçlü ipek üretiyorlar , fakat yamyam doğalarından ötürü bir arada yaşayamadıklarından üretimi oldukça zor İpekböceğini benzersiz örümcek duyularına sahip hale getirmek için Mi ve meslektaşları, Doğu Asya’da bulunan küre ağ ören bir örümcek olan Araneus ventricosus’tan elde edilen küçük bir ipek proteinine odaklandılar . CRISPR-Cas9 genetik düzenleme aracı kullanılarak, MiSp proteinini ipekböceğinin birincil ipek proteinini kodlayan genin yerine yerleştirerek, DNA’sını değiştirdi. Bilim insanları aynı zamanda ipek böceğinin DNA’sındaki genin, hayvanın doğal ipek üretiminin başka herhangi bir yönüne müdahale etmeden başarıyla etkinleştirilmesiyle lokalizasyon yaptılar.

Kaynak ve devamını okuman için : Örümcek Geniyle, İpek Böcekleri Kevlardan 6 Kat Daha Dayanıklı İplik Üretti (gercekbilim.com)