Embriyo Oluşumu ve Gelişim Süreci için yorumlar kapalı
Sağlıklı bir embriyo doğal yollar ile oluşabildiği gibi ebeveynlerin tüp bebek merkezlerine, kadın doğum polikliniklerine, uzman doktorlara veya uzman embriyologlara başvurması sonucunda kontrollü bir şekilde de gerçekleşebilir. Bir embriyo; yumurta ve spermin birleşmesi sonucunda hücrelerin oluşup bölünmeye başlaması ve ardından çoğalan hücrelerin zigotu oluşturması, zigotun mitoz bölünmelerle hücre sayısını artırarak embriyoyu oluşturması ve gelişimin başlaması safhalarını takip etmesiyle oluşmakta olduğu görülür. B süreçler sırasıyla şöyle gerçekleşmektedir;
ilk olarak zigot oluşumu gözlemlenmektedir: yumurta ve spermin doğru bir şekilde birleşmesine bağlı olarak oluşan zigot 3-4 gün içerisinde gösterdiği hızlı hücre bölünme ve çoğalmaları ile morulayı oluşturur. Morula denilen yapı 16-32 hücrelidir ve bu süreçte bölünme hızı yine hızlı bir şekilde devam etmekte olup 6-7 gün içerisinde anne karnındaki embriyonun neredeyse 100 tane hücresi kesin olarak oluşum gösterir. Bu hücreler orta kısmında sıvı dolu olan blastula yapısını oluşturur. Oluşan blastula yapısı anne rahmine tutunmak için endometriyuma ulaşarak rahim iç duvarına tutunur. Oluşan blastula yapısı gastrulasyon süreci ile ektoderm, mezoderm, endoderm yapılarını oluşturacaktır bu yapılardan da zamanla farklı organ ve yapılar meydana gelecektir. Embriyonun organogenez safhasında üç germ tabakasında farklılıkların başladığı görülmektedir; ektoderm sinir sistemi ve deri, mezoderm kas sistemi, iskelet sistemi ve dolaşım sistemi, endoderm yapısından da sindirim ve solunum sistemlerinin oluşumu gözlemlenmektedir. Tüm bu süreçler boyunca annenin ruh sağlığı dengede olmalı ve sağlıklı beslenmesine özen gösterilmelidir. Embriyo annenin sağlıklı beslenmesine bağlı olarak çok hızlı bir gelişim süreci göstermekte olup 1. aydan itibaren kordon bağı ile anneye bağlanır ve beslenmesini bu şekilde devam ettirir. Hamileliğin 8. haftasına kadar yani 2. ayının sonuna denk embriyo olarak nitelendirilen canlı 8. haftanın sonunda fetüs olarak nitelendirilmekte olup artık bir bireydir ve 40. haftaya kadar rahim içinde gelişimini devam ettirir. Tüm bu hamilelik aşamasında birey ebeveynlerinin genetik yapılarını hücrelerinde taşır fakat birebir anne ya da babaya benzemeyebilir çünkü hücre bölünmesi esnasında gerçekleşen mutasyonlar, annenin maruz kaldığı dış faktörler (UV, kimyasal, vs) ve bazı etkenler bireyin genlerine etki eder ve farklılıkların oluşmasına yol açar.
Moleküler veri depolama, işleme ve analiz için kullanılan temel dosya formatları için yorumlar kapalı
moleküler araçlar kullanılarak üretilen veriler verilerin doğasından( protein zincir verisi, DNA/RNA sekans verisi ya da moleküler markır verisi), üretildikleri platformların sunumundan, analizler sırasında kullanılan bilgisayar programlarının farklılıklarından ve en nihayetinde uzun vadeli depolama ve paylaşma veritabanlarının tercihinden dolayı farklı dosya formatları şeklinde depolanmaktadır. biyoinformatik analizlerin ilk basamağı da doğal olarak bu veri dosyası türlerini tanımak ve verilerin nasıl kodlandığını anlamak olacaktır. aşağıda sunum dosyasında en önemli ve yaygın dosya formatları ile ilgili genel bilgiler sunulmaktadır. Ayrıca her bir dosya ile ilgili verinin R programındaki görüntüsü de sunulmaktadır.
kaynak: Şakiroğlu, M. 2021. “Genomik Analizler için Biyoinformatik Yöntemler”. Palme yayıncılık/ ANKARA: 1-30.
Narsisizm nedir, yaş ilerledikçe geriler mi? için yorumlar kapalı
Kişilik özellikleriyle ilgili yeni bir araştırmaya göre, narsist (özsever) insanlar yaşlandıkça daha cömert ve uzlaşmacı olurken, empati duyguları da gelişiyor.
37 binden fazla kişinin verilerini kullanan araştırma, narsistlerin anlamsız kibir duyguları azalsa da, tamamen bu duygudan kurtulamadıklarını gösteriyor.
Araştırmacılar, çocukken akranlarına göre daha narsist olanların yetişkinlik dönemlerinde de benzer yatkınlıkta olduklarını buldu.
Uzmanlar en az üç tip narsisistik davranış olduğunu söylüyorlar.
Narsist kime denir, farklı tipleri neler?
Narsist, son dönemlerde genellikle zor ya da dikbaşlı olarak algılanan insanlara yöneltilen bir hakaret olarak kullanılıyor.
Hepimiz zaman zaman bazı narsisistik özellikler gösterebiliriz.
Doktorlar tarafından bu terim, spesifik ve teşhis edilebilir bir kişilik bozukluğu tipini tanımlamak için kullanılıyor.
Tanımlar farklılık gösterse de, tümünde ortak tema, diğer insanlardan daha iyi veya daha değerli olduklarına dair sarsılmaz bir inanç beslemeleri. Bu, etrafındakiler tarafından kibir ve bencillik olarak tanımlanabiliyor.
Psychological Bulletin adlı tıp dergisinde yayınlanan yeni araştırma, yaşları 8 ila 77 arasında değişen 37 bin 247 katılımcıyla, geçmişte yapılan 51 çalışmadan elde edilen verileri derliyor.
Araştırmacılar davranış özelliklerine göre üç tip narsisti incelediler:
Fail narsistler – kendilerini başkalarından büyük veya üstün hisseden ve hayranlık isteyen kişiler
Düşman narsistler – başkalarını rakip olarak gören, istismarcı ve empatiden yoksun olanlar
Nevrotik narsistler – utanmaya eğilimli, güvensiz ve eleştiriye karşı aşırı duyarlı olanlar.
Bilim insanları araştırma için bu kişilik ölçümlerinin zaman içinde nasıl değiştiğini anketlerle incelediler ve genel olarak narsisizm puanlarının yaşla birlikte düştüğünü buldular.
Ancak değişiklikler hafif ve kademeli olarak gelişti.
Araştırmanın başındaki Dr. Ulrich Orth, BBC’ye verdiği demeçte, “Açıkçası, bazı kişiler daha çok değişebilir, ancak genel olarak çok narsist biri olarak tanıdığınız bir kişiyle birkaç yıl sonra tekrar karşılaştığınızda tamamen değişmiş olması beklenmez” dedi.
İsviçre’deki Bern Üniversitesi’nden Dr. Orth bazı narsisistik özelliklerin en azından kısa vadede faydalı olabileceğini söylüyor.
Örneğin popülerliğinizi, flörtlerdeki başarınızı ve iyi bir işe girme şansınızı artırabilir. Ancak daha uzun vadede, neden olduğu çatışmalar nedeniyle sonuçlar çoğunlukla olumsuz olur.
Dr. Orth, “Bu sonuçlar yalnızca kişinin kendisini değil, aynı zamanda partnerler, çocuklar, arkadaşlar, iş arkadaşları ve çalışanlar gibi etkileşimde bulunduğu bireylerin refahını da etkiliyor” diye ekledi.
Bir narsisti terk etmek üzerine bir kitap yazan psikolog Dr Sarah Davies, BBC’ye, insanların zaman zaman kibirli veya bencil olabilmelerine rağmen, bunun gerçek klinik narsisizmle karıştırılmaması gerektiğini söyledi:
“Narsistler başkalarına imrenmeye ve onları kıskanmaya eğilimlidirler; son derece istismarcı ve manipülatiftirler.
“Narsist olmayan diğer insanlardan farklı olarak pişmanlık duymazlar, kendilerini kötü hissetmazler veya sorumluluk duyguları yoktur.”
Davies, sosyal medyanın etkisiyle narsisizme ilgide bir patlama yaşandığını söylüyor.
“Bu bir dereceye kadar faydalı; daha fazla insanı bu konu hakkında bilgilendirmeye ve farkındalık yaratmaya yardımcı oluyor. Ancak birçok ruh sağlığı terimi gibi, klinik anlamını da biraz yitiriyor.”
Dr Davies, bu terimi kullanırken daha dikkatli olmamız gerektiğini söylüyor.
“Davranışları adlandırmada spesifik olmayı ve ayırmayı çok daha faydalı buluyorum. Örneğin, yakın zamanda bir arkadaşım, ayrıldıktan sonra kendisini tamamen görmezden gelen eski sevgilisine narsist dedi.
“Ghosting (birini herhangi bir açıklama yapmadan aniden hayatınızdan çıkarmak) elbette korkunç, ancak bunun sebebi ilişki bittikten sonra konuşmayı kaldıramamak da olabilir. Bu karşısındakinin öfkeli bir narsist olduğu anlamına gelmez.
“Bir süre birlikteydiler ve partnerinin ‘narsist olduğuna’ dair başka bir belirti yoktu.”
Bir narsistle olduğunuzu nasıl anlarsınız?
Dr Davies’e göre, bir narsistle ilişki içinde olabileceğinize dair bazı işaretler var:
Sürekli dram – Narsist kendisine ihtiyaç duyulmasına ihtiyaç duyar; kaos ve çatışma arar
Samimiyetle özür dilemez – Hiçbir zaman kendi davranışlarının tam sorumluluğunu üstlenmez
Karşısındakini suçlama – Kendi bencil çıkarları için başkalarını manipüle eder ve sömürürler.
Londra’daki Deancross Kişilik Bozukluğu Servisi’nde danışman psikiyatrist Dr Tennyson Lee, araştırmanın iyi yürütüldüğünü ve bulgularının faydalı olduğunu söyledi.
BBC’ye konuşan Dr Lee, “İyi haber, narsisizmin genellikle yaşla birlikte azalması. Kötü haberse bu azalmanın çok belirgin olmaması” dedi ve ekledi:
“Narsisizmin belirli bir yaşta birdenbire iyileşmesini beklemeyin; öyle olmuyor. Bu inanış, uzun süredir acı çeken ve eşinin ‘yakında iyileşmesini’ bekleyenler için sorun yaratabilir” dedi.
Ölürken beynimizde ne oluyor? için yorumlar kapalı
Margarita Rodríguez
Unvan,BBC News Mundo
30 Haziran 2024
Sinirbilimci Jimo Borjigin, “ölmenin yaşamın önemli bir parçası” olmasına rağmen ölüm anında beyinde neler olduğu hakkında “neredeyse hiçbir şey” bilinmediğini fark ettiğinde çok şaşırmış.
Borjigin, yaklaşık 10 yıl önce farelerin beynindeki nörokimyasal salgılar üzerinde deney yaparken iki farenin öldüğünü ve bu sayede tesadüfen beyinlerinin ölüm sürecini gözlemleyebildiğini anlatıyor.
BBC Mundo’ya konuşan Borjigin, “Farelerden bir tanesi aşırı miktarda serotonin salgıladı. Halüsinasyon mu görüyordu acaba?” diyor ve serotoninin halüsinasyonla bağlantılı olduğuna dikkat çekiyor.
Ruh halini düzenleyen bir hormon salgısı olan serotonini bu kadar yüksek düzeyde görmek Borjigin’de merak uyandırdı:
“Literatür araştırması yapmaya başladım. Ölüm süreci hakkında bu kadar az şey bildiğimizi öğrenince çok şaşırdım.”
Michigan Üniversitesi’nde moleküler ve bütünleştirici fizyoloji ve nöroloji alanında doçent olan Dr. Borjigin, o zamandan beri ölüm anında beyinde neler olduğunu inceliyor ve tespitlerinin sandığımızdan farklı olduğunu söylüyor.
Ölümün tanımı
Borjigin, bilim dünyasında kalbi duran bir kişinin öldüğünün varsayıldığını, ancak bu süreçte beyne değil kalbe odaklanıldığını söylüyor.
“Bilimsel anlayışa göre beyin çalışmıyor gibi görünüyor çünkü kişiden tepki gelmiyor; konuşamıyor, ayakta duramıyor, oturamıyor.”
Beynin çalışabilmesi için çok fazla oksijene ihtiyacı var. Eğer kalp kan pompalamazsa, oksijen de beyne ulaşamaz.
Borjigin, “Yani tüm yüzeysel göstergeler beynin artık çalışmadığına ya da en azından hiperaktif değil de hipoaktif olduğuna işaret ediyor” diyor.
Beyin ‘hiper hızda’
Borjigin, araştırma ekibiyle 2013 yılında fareler üzerinde yaptığı bir çalışmada hayvanların kalpleri durduktan sonra çeşitli nörotransmitterlerde yoğun aktivite gözlemlendiğini anlatıyor:
“Serotonin 60 kat artarken kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan bir kimyasal olan dopamin 40 ila 60 kat arttı. Kendinizi çok uyanık hissetmenizi sağlayan norepinefrin ise yaklaşık 100 kat arttı.”
Borjigin’e göre hayvanlar canlıyken bu kadar yüksek seviyeleri görmek imkansız.
Ekip 2015 yılında ölmek üzere olan farelerin beyinleri üzerinde bir çalışma daha yaptı:
“Her iki durumda da beyin aşırı hareket halinde, hiperaktif bir durumdaydı.”
Gama dalgaları
Borjigin’in ekibi 2023 yılında, yaşam destek ünitesine ve beyin aktivitesini ölçen cihazlara bağlı, ölmek üzere olan dört kişi üzerinde de bir çalışma gerçekleştirdi.
Yakınlarının kararıyla bu kişileri hayatta tutan solunum cihazları kapatıldı.
Araştırmacılar cihazların kapatılmasının ardından hastalardan ikisinin beyninde yüksek düzeyde aktivite olduğunu tespit etti. Bu, bilişsel işlevin bir göstergesi.
Hastaların beyninde en hızlı beyin dalgaları olan gama dalgaları da tespit edildi. Gama dalgaları karmaşık bilgi işleme ve hafıza ile bağlantılı.
Hastalardan birinde beynin her iki tarafındaki temporal loblarda yüksek aktivite gözlemlendi.
Dr. Borjigin, sağ taraftaki temporal lobun empatiyle bağlantılı olduğuna dikkat çekiyor.
Ölüme yakın deneyimler
Ölüme yakın deneyimler yaşayan bazı kişiler hayatlarının gözlerinin önünden geçtiğini görebildiklerini veya önemli anları hatırlayabildiklerini söylüyorlar.
Birçoğu yoğun bir ışık gördüklerini söylerken, bazıları da beden dışı deneyimler yaşadıklarını paylaşıyor.
Peki Dr. Borjigin’in çalışmalarında gözlemlediği hiperaktif beyin, bazı insanların ölümün eşiğinde neden bu kadar yoğun deneyimler yaşadığını açıklayabilir mi?
Borjigin, “Evet, bence açıklıyor” diyor ve devam ediyor:
“Kalp krizinden kurtulanların en az %20-25’i beyaz bir ışık gördüklerini, bir şey gördüklerini bildiriyor, bu da görsel korteksin aktif olduğunu gösteriyor.”
Araştırmacılar, solunum cihazları kapatıldıktan sonra yüksek beyin aktivitesi gözlenen iki hastanın durumunda, (bilinçli görmeyi sağlayan) görsel kortekslerinin, “bu tür görsel deneyimlerle ilişkili olabilecek” yoğun aktivite gösterdiğini söylüyor.
Yeni bir anlayış
Fotoğraf altı yazısı,Dr. Jimo Borjigin, kendi adını taşıyan laboratuvarı yönettiği Michigan Üniversitesi’nde ders veriyor
Dr. Borjigin, insanlar üzerinde yaptığı çalışmaların henüz çok az olduğunu ve ölüm sırasında beyinde neler olduğuna dair daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu kabul ediyor.
Ancak bu alanda 10 yıldan fazla süren araştırmalarından sonra Borjigin, kalp durması sırasında beynin hiperaktif olduğunu söylemenin mümkün olduğuna inanıyor.
Peki oksijen alamadığını fark ettiğinde beyinde ne oluyor?
“Biz de bunu anlamaya çalışıyoruz. Bu konuda bilimsel literatürde çok az şey var. Gerçekten, hiçbir şey bilinmiyor.”
Borjigin kış uykusundan bahsediyor ve insanlar ve fareler dahil bazı hayvanların oksijen eksikliğiyle başa çıkmak için içsel bir mekanizmaya sahip olduğuna dikkat çekiyor:
“Şimdiye kadar beynin, kalp durmasının masum bir seyircisi olduğu düşünülüyordu; kalp durduğunda beynin de öldüğü.”
Ancak Borjigin durumun böyle olup olmadığını kesin olarak bilmediğimizde ısrar ediyor:
“Kış uykusu, beynin aslında bu zor durumdan ya da oksijen eksikliğinden kurtulacak mekanizmaya sahip olduğunu gösteren çok iyi örneklerden biri. Ancak bunun araştırılması gerekiyor.”
Keşfedilecek çok şey var
Dr. Borjigin, kendisi ve ekibinin çalışmalarındaki bulguların dev bir buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu ve daha keşfedilecek çok şey olduğunu düşünüyor:
“Şimdi soru şu: Ölmekte olan beyin niye daha aktif hale geliyor?” diyen Borjigin devam ediyor:
“Anlamak, incelemek, araştırmak ve öğrenmek için bir araya gelmemiz gerekiyor çünkü ölüm mekanizmasını anlamadığımız için milyonlarca insana erken ölüm teşhisi koyuyor olabiliriz.”
Down sendromlu fosil Neandertaller hakkında bize ne anlatıyor? için yorumlar kapalı
Fotoğraf altı yazısı,Valentín Villaverde fosilin bulunduğu Cova Negra alanının kazı başkanıydı
Haber bilgisi
Yazan,Cristina J. Orgaz
Unvan,BBC News Mundo
12 Temmuz 2024, 05:16 +03
Modern insanları evrim tarihinde eşsiz kılan nedir?
Toplumlar halinde yaşamak ve çevremizdekilere özen göstermek muhtemelen türümüzün sadece hayatta kalmasını değil, milyarlarca yıl boyunca evrimleşmesini de sağladı.
Bilim insanları arasındaki bu popüler teori, alışılmadık özelliklere sahip ufak bir kemik fosili üzerindeki çalışmalarla da destekleniyor.
1989’da bir grup paleontolog (fosil bilimci), İspanya’nın Valencia kenti yakınlarındaki bir mağarada 6 yaşındaki bir Neandertalin iç kulağına ait 5 santimetrelik bir kemik fosili buldu.
Kemiğin ait olduğu fosilin cinsiyeti tespit edilemese de ona Tina adı verildi.
Bir Neandertalin kulak kanalı parçasını bulmak sık yaşanan bir keşif değil. Arkeologlar genellikle kafatası, dış ya da uzuv kemikleri gibi daha büyük kalıntılar buluyor.
Fotoğraf altı yazısı,Soldaki kemik anormal şekilde kalın
Homo sapiens (modern insanlar) ve Neandertaller (Homo neanderthalensis) aynı anda yaşayan ve ortak atadan gelen farklı hominid (insansı) türleri olarak sınıflandırılıyor.
Neandertaller, soyları 40 bin yıl önce tükenene kadar, yüzbinlerce yıl Avrupa’da yaşamışlardı. Onlar tür olarak, bilinen en yakın akrabalarımız arasında.
İspanya’da bulunan fosilin, halk dilinde Buz Devri olarak adlandırılan Pleistosen dönemin geç evrelerine ait olduğu ve 120 bin ila 40 bin yaşında olduğu tahmin ediliyor.
Kazı çalışmasını yürüten, Valencia Üniversitesi’nin Tarih Öncesi Dönemler departmanından Prof. Valentín Villaverde Bonilla, “Bizim için asıl sürpriz tomografi sonuçları oldu. Sonuçlar Neandertalin Down sendromuyla tutarlılık gösteren ve hayatı boyunca ciddi sağlık sorunlarına neden olacak olan doğum kusurlarına sahip olduğunu gösterdi” diyor.
Hayatta kalmasına tehdit oluşturan sorunlar
Villaverde, fosildeki kusurların Tina adını verdikleri Neandertalin kalıcı kulak iltihabı, sağırlık, denge sorunları ve muhtemel hareket zorlukları yaşadığının göstergesi olduğunu söylüyor; “Hayatta kalmasını zorlaştıracak, kendi başına altından kalkması imkansız olan ciddi zorluklar yaşamış olmalı” diyor.
Down sendromu, bir kişinin ekstra bir kromozoma sahip olmasıyla sonuçlanan bir genetik durum. Bu durum, farklı seviyelerde entelektüel özürlere; kalp, sindirim ve diğer organlarda da fiziksel sorunlara neden olabiliyor.
Yine de kemikten, Tina’nın 6 yaşına kadar yaşadığı bilgisine ulaşılıyor. Bu, tarih öncesi toplumlarda Down sendromlu bir çocuk için beklenen yaşam süresinin çok üzerinde.
Karşılaştırma yapmak gerekirse, 20. yüzyılın başında, 1920’lerle 1940’lar arasında Down sendromlu çocukların ortalama yaşam süresi 9 ila 12 yıl arasındaydı.
Prof. Villaverde “Bu çocuğa özel ilgi göstermiş olmasalardı, 6 yaşına kadar yaşayamazdı” diyor.
Fotoğraf altı yazısı,Bulunan fosil 5 santimetre büyüklüğünde
Alcala Üniversitesi’nden fosili inceleyen ekip, Tina’nın 6 yıl yaşamış olmasının muhtemelen sadece kendi annesinin çabasıyla da değil, bir sosyal grubun ortak çabasıyla olabileceği sonucuna ulaştı.
Araştırmanın sonuçları Science Advance dergisinin Temmuz sayısında yayımlandı.
Şimdi bilim insanlarının karşı karşıya olduğu soru şu: Çocuğa gösterilen bu özen bir fedakarlık mıydı yoksa kişisel çıkar için mi yapılmıştı?
Bakım sunmanın arkasındaki neden neydi?
Neandertallerin engelli bireylere bakım sundukları uzun süredir bilinen bir gerçek, ama bunun arkasındaki nedenle ilgili tartışmalar sürüyor.
Araştırma ekibi “Bazı araştırmacılar bakımın, alınacak bir karşılık için yapıldığını savunurken; bazıları da bakım sunmanın toplumsal olarak olumlu davranışlarla bağlantılı olarak, duyulan şefkat nedeniyle yapılmış olabileceğini savunuyor” diyor.
Fotoğraf altı yazısı,Cova Negra mağaralarındaki kazılar, Neandertallerin yaşam tarzları hakkında benzersiz bilgiler sunuyor
Tina’nın küçük kulak kemiğini inceleyen ekipten Alcala Üniversitesi’nde araştırmacı Mercedes Conde Valverde BBC Mundo’ya yaptığı açıklamada; “Hastalık ya da sakatlıklara sahip ve bir grubun bakımına muhtaç olduğu düşünülen başka Neandertal fosilleri de mevcut. Ancak bunlar yetişkinlere ait kalıntılar, ve doğumsal kusurlara işaret etmiyorlar; muhtemelen yaşamlarının daha geç dönemlerinde yaşadıkları hastalıkları, sakatlıkları ya da diğer travmaları gösteriyorlar” diyor.
Mercedes Conde Valverde, bu noktada yeniden davranışsal nedenlere vurgu yapıyor ve “Tartışma şu; yetişkinken, bir grubun size yardım etmesi gerçekten fedakar bir davranışı mı gösteriyor, yoksa bu karşılık beklenerek yapılan bir yardım mı?”
Ne kadar fedakarız?
Peki Tina’nın durumu bize ne gösteriyor? O kusurlu doğmuştu ve buna rağmen 6 yıl yaşadı.
Mercedes Conde Valverde, “Bu ona çok fazla özen göstermek zorunda kalmış olduklarını, ve o bir çocuk olduğundan, ondan bir karşılık beklemediklerini işaret ediyor” diyor.
Ciddi hastalıklara sahip çocuklarla ilgili çalışmaları ilginç yapan şey de bu.
Çocukların, kendilerine yapılan bu yardımı geri ödeme şansları çok düşük. Bu da Neandertallerin, bizim gibi, fedakar davranışlara sahip olduğunu gösteriyor.
Fotoğraf altı yazısı,Neandertaller bizden farklı türlerdi ama birçok benzerliğimiz de var
Bu konudaki bilinen başka bir örnek de bir şempanze ailesine ait. Down sendromuyla doğan bir şempanzenin, annesinin ve ablasının yardımıyla 23 ay yaşadığı biliniyor.
Ancak kızı yardım etmeyi bırakınca, anne hastalıklı yavrusuna gerekli bakımı tek başına sağlayamamış ve yavru şempanze hayatını kaybetmişti.
Araştırmacılara göre Neandertallerin de modern insanlar gibi şefkat duygusuna sahip olma ihtimali, iki ayrı evrimsel yoldan gitmiş olan Neandertaller ile modern insanların geçmişine dair yeni bir bağın da göstergesi olabilir.
Conde Valverde, “Bu iki türün ortak atalarının şefkate sahip olduğu ve iki evrimsel kolun da bunu ondan miras aldığı anlamına gelir” diyor.
Neandertal ve Homo Sapienslerin ortaya çıkmasını sağlayan ataları, yaklaşık bir milyon yıl önce yaşamıştı.
Valverde, “Çalışmamızda öne sürdüğümüz şey, topluluğun diğer üyelerinin de ya doğrudan Tina’ya ya da annesine destek sunmuş oldukları. Bu da Neandertallerin bu anlamda bize çok yakın bir tür olduğunu gösteriyor” diyor.
Fotoğraf altı yazısı,Two views of the 3D model of the original fossil.
Neandertallerin bakım verme davranışları, daha geniş ve karmaşık bir sosyal bağlamda incelenebilir.
Çocuğa ait kalıntı üzerinde çalışmak, araştırmacılara, “bakım vermenin” ortak ebeveynlik gibi kompleks bir sosyal stratejiye mi işaret ettiğini inceleme şansı veriyor.
Çalışmanın sonuç raporunda “Bir yandan bazı araştırmacılar, sadece paleopatolojik [eski insan toplumlarına ait kemikler üzerine yansıyan hastalıkları inceleyen bilim dalı] kanıtlar üzerinden, bakım verme davranışı üzerine kesin sonuçlara ulaşmanın mümkün olmadığını ve çıkarımların dayanaksız varsayımlar üzerine kurulduğunu savunuyor. Ancak son yıllarda, bakım verme davranışının tarih öncesi dönemlerdeki varlığına dair paleopatolojik kanıtların nesnel bir bilgi kaynağı olduğu görüşü daha fazla kabul görüyor” deniyor.
Bu alandaki çalışmaların bir diğer ilgi çekici yanıysa, insanların neden zamanlarının ve emeklerinin bir kısmını geçici ya da kalıcı engeli bulunan grup üyelerine bakmaya harcadıklarının yanıtını bulmak.
Fotoğraf altı yazısı,Ángeles Sánchez, Julia Diez, Mercedes Conde, Amara Quirós ve José Ignacio Martínez Mendizábal kemiği inceleyen ekipteler
Alcala Üniversitesi’nden Ignacio Martínez Mendizabal, “Bu keşif bana Down sendromlu insanları daha görünür kıldığı için de güzel geliyor. Hepimiz insan evriminin birer parçasıyız. Her zaman buradaydık ve bu yolculuğu beraber yapıyoruz” diyor.
“Bunun ötesinde daha teknik, derin, bilimsel ve evrimsel biyolojiyle ilgili soru şu; toplumlarımızda korunmasız insanlara bakım verme davranışımız – bu insansı davranış – ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?”
Biyolojik analizler canlı bir organizmayı veya organizmanın ürettiği bir biyokimyasalı kullanarak yapılan analizlerin tümüne denir. Biyolojik analizler, canlı organizmaların yapılarını, işlevlerini, birbirleri ve çevreleriyle olan etkileşimlerini incelemek için kullanılan geniş bir araştırma alanını ve analiz yöntemlerini içerir. Bu analizler, canlıların içsel ve dışsal özelliklerini anlamamıza yardımcı olur. Çok geniş bir kavram olup; mikrobiyolojik analizler, biyokimyasal analizler, hücre kültürü analizleri, genetik analizler gibi pek çok alt gruba ayrılır.
Tıp, gıda, tarım, ilaç, tekstil ve daha bir çok sektörde yapılması zorunlu biyolojik analizler mevcuttur ve hatta çoğu sektör için analiz sonuçlarının belirli limitler içerisinde olması gereklidir. Biyolojik analizlerin doğru ve güvenli bir şekilde yapılabilmesi için, analizin türüne göre değişebilmekle birlikte genellikle özel laboratuvarlar ve kabinler, canlı organizmalar, ekipmanlar ve en önemlisi de kalifiye personeller gereklidir.