İngiliz uzmanlardan çağrı: İnsan gelişiminin sırlarını çözmek için, embriyo yetiştirme süresi 28 güne çıkarılmalı

Embryos and sperm

İngiltere’de birçok bilim insanı, insan gelişiminin ilk aşamalarına dair sırların keşfedilebilmesi için, mevcut 14 günlük insan embriyosu yetiştirme süresinin 28 güne çıkartılması çağrısı yaptı.

14 günlük sürenin ötesine uygulanan yasağın kalkmasıyla, üreme sağlığı, düşük ve doğum kusurları alanında büyük bilimsel ilerlemeler kaydedilebileceği belirtiliyor ve öneriye kamu desteği de var gibi görünüyor.

Bu çok tartışmalı konuyla ilgili farklı görüşleri duymak için 70 kişiyle yapılan anket de, çağrıya olumlu yaklaşıldığına işaret ediyor.

Bağımsız resmi kuruluş İngiltere Araştırma ve İnnovasyon ile Wellcome Trust’un fonladığı 100 bin sterline mal olan proje bu yılın Mayıs-Temmuz aylarında yürütüldü ve embriyo büyütme süresine uygulanan kısıtlamanın kaldırılmasıyla ilgili etik ve felsefi sorular soruldu. Çalışmanın ardındaki kuruluş İnsan Gelişimi Biyolojisi İnisiyatifine (HDBI) göre anket, embriyo deneyleri konusundaki yasal kurallar değiştirilecekse, kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyulacak uzun tartışmada önemli bir ilk adım.

Right To Life UK (Yaşama Hakkı Birleşik Krallık) ve bazı dini gruplar, insan emriyoları üzerinde tıbbi deneyler yapılmasına şiddetle karşı çıkıyor.

Right To Life UK Sözcüsü Cathrine Robinson, “İnsan embriyoları üzerinde asla deney yapılmamalı” dedi.

Robinson projeyi, 14 gün kısıtlamasının kaldırılması için yapılan bir lobi girişimi diye suçladı. HDBI ise suçlamaya reddetti ve asıl amacın, insan embriyoları üzerindeki araştırmalara yönelik kurallarla ilgili kamunun umutlarını ve kaygılarını daha iyi anlamak olduğunu savundu.

Bilim durdurulamaz mı?

HDBI İdare Grubu Eş Başkanı ve Francis Crick Enstitüsü Kök Hüre Biyolojisi ve Gelişimsel Genetik Laboratuarı’nın başı Prof. Robin Lovell-Badge, “Yasaları değiştirebilir miyiz diye düşünürken çok dikkatli olmalıyız. Bu uzun süredir toplum ve araştırmacılar arasındaki sözleşmeydi. Hükümet kamu desteği olmadan hiç bir şey yapmayacak ve bu çalışma da destek olduğuna işaret ediyor” dedi.

Kimsenin embriyoları büyüterek bebek yapmayı önermediğini vurgulayan Lovell-Badge, meselenin yeni yaşamın ilk günlerini ve gelişim sürecini inceleme olduğuna dikkat çekti.

Experimental scientific equipment

Profesör, 14 gün sınırının 1990’lı yıllardan kalma İngiltere İnsan Üremesi ve Embriyoloji Yasası’nda olduğunu ve bu sürenin “daima keyfi bir kısıtlama” olduğunu kaydetti.

O dönemden bu yana bilimde kayda değer gelişmeler yaşandı ve yasal izin verilirse, döllenmeden sonra embriyonun araştırma amacıyla laboratuar ortamında araştırma amacıyla canlı tutulabileceği süre uzadı.

Etik kırmızı çizgiler

Bazıları, 14 gün kısıtlamanın hiçbir zaman embriyo araştırmalarına yönelik güçlü bir ahlaki sınır anlamına gelmediğini, sadece pratik bir süre kısıtlaması olduğunu savunuyor. 14 günden sonra embriyoya neler olduğu muamma, çünkü araştırma yapılmasına izin verilmiyor.

14 günlük kısıtlama, 1978’de dünyanın ilk tüp bebeği Louise Brown’ın dünyaya gelmesinden çok da uzun olmayan bir süre sonra, 1984’te Warnock Komitesi tarafından önerilmişti.

14 günlük eşiğe, fiziksel bir dönüm noktası aşıldığında ulaşılıyor ve buna embriyolojide “başlangıç çizgisi” deniliyor. Bu noktada 1 milimetre boyuna ulaşan embriyo, bir hücreler topundan, üstü, altı, önü ve arkası olan bir yapıya dönüşüyor.

Bunun ardından daha karmaşık yapılar oluşmaya başlıyor.

Uzmanlar, hayvanlarla yaptıkları çalışmalar ve hamile kadınların görüntülemelerinden 4. haftada ya da 28 günde kalbin oluştuğunu ve atmaya başladığını biliyor.

O noktada embriyonun hala bir pirinç tanesinden küçük olduğu ve acı hissedecek fonksiyonel bir merkezi sinir sistemi olmadığı kaydediliyor.

Uzmanlar, embriyo araştırma süresinin 28 güne çıkartılmasıyla, başlıca doku yapı taşlarının oluştuğu “gastrulasyon” adlı bu yaşamsal önemdeki gelişim sürecini yakından izleyebileceklerini belirtiyor.

HDBI’dan Dr. Rud Gunn “İki haftadan sonrasıyla ilgili çok az şey biliyoruz. İki ila beş hafta arası bir kara kutu” dedi.

Gunn ayrıca, bu süreç hakkında daha fazla şey öğrenmenin, tüp bebek tedavisindeki başarı oranlarını ve spina bifida (ayrık omurga hastalığı) araştırmalarını geliştirebilceğini belirtti.

“Tüp bebek tedavilerinde başarı oranı dörtte bir. Sıklıkla gelişimin ikinci haftasında başarısız oluyor. Şu anda bu başarısızlığa neyin neden olduğu konusunda çok az şey biliyoruz.”

Embriyodaki bir diğer önemli erken yapı da, daha sonra bebeğin beynini ve omurgasını oluşturan ve dört hafta civarında kapanan nöral tüp. Bu süreç normal gelişmediğinde, bebeklerde aralarında spina bifidanın da bulunduğu nöral tüp kusurları görülüyor. Bu hastalığın en ağır hallerinde omurilik açıkta kalabiliyor ve zarar görebiliyor.

Uzmanlar nöral tüpün kapanışını gözlemlemenin, daha sonra imha edilmeleri gereken, 28 güne yaklaşmış embriyoları tespit etme yöntemi olarak da kullanılabileceğini söylüyor.

HDBI anketine katılanlara, bilim insanlarının yumurta ve spermden değil de, kök hücrelerden ürettiği sentetik embriyolar konusundaki fikirleri de soruldu.

Ankete katılanların bazıları insan embriyosu araştırmalarının tümüne etik nedenlerle karşı çıktı. Bazıları da vaka vaka bakılıp, öyle izin verilmesi gerektiğini söyledi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cd1d7prn45jo

Japonya’da volkanik hareketler sonrası yeni bir ada ortaya çıktı

Ilgın Yorulmaz, Tokyo

Japonya karasularında bulunan bir deniz altı yanardağının patlaması sonucu oluşan kara parçası, başkent Tokyo’nun bin 200 kilometre uzağında ve 2. Dünya Savaşı’nın en kanlı çarpışmalarının olduğu Iwoto adlı adanın açıklarında yer alıyor.

Pasifik’in batısında Japonya’ya bağlı Ogasawa ada zincirine eklenen 100 metre çapındaki yeni adanın oluşumu aslında geçen ay volkanik patlamalarla başladı.

Ada üzerinde keşif uçuşu yapan Japonya Meteoroloji Enstitüsü’ne ait helikopterin çektiği görüntülerde yoğun duman ve bir-iki dakikada bir gerçekleşen patlamalar eşliğinde 50 metre yukarıya çıkan lavlar gözlemleniyor.

Tokyo Üniversitesi deprem araştırma enstitüsünden Fukaşi Maeno ada üzerinde yaptığı gözlemlerde patlamayla havaya fırlayan kayalar ve denizde yüzen kahverengi ponza taşları gördüğünü söylüyor.

Maeno, bölgede geçen yıl Temmuz ayından beri volkanik aktivitenin yaşandığını belirtiyor. Yeni adanın altındaki yanardağın patlamaya devam etmesi durumunda adanın boyutlarının genişleyebileceği düşünülüyor.

Ada

Yanardağ patlamasıyla ada nasıl oluşur?

Aslında dünyada her yıl yer altından gelen lavların yüzde 75’ini okyanus altındaki yarıklardan gelenler oluşturuyor.

Bu volkanik patlamalar tektonik hareketlerin yoğun olduğu okyanuslarda kıta levhalarının olduğu bölgelerde gelişiyor.

Çoğu patlamalar okyanusun derinliklerindeki yarıklardan mağmanın taşması nedeniyle oluşmasına karşın sığ sularda oluştuğunda küçük adacıklar oluşturabiliyor.

ada
2013 yılı sonlarında Nishinoshima Adası’nın yakınlarında volkanik hareketler sonucu yeni bir ada doğmuş ve Niijima adı verilmişti. Ada çizgi film karakteri Snoopy’e benzetilmişti.

Lavın su ile temasının olduğu bu tür patlamalara “freatomagmatik patlama” adı veriliyor.

Yakın zamana dek Japonya’yı oluşturan takımadaların dört ana ada ve 6 bin civarında da çoğu üzerinde yaşam olmayan adadan oluştuğu düşünülüyordu. Ancak jeologlar bu yıl bu sayının iki katı olabileceğini açıkladı.

Japonya Jeouzaysal Enformasyon İdaresi’nin dijital haritalama teknolojisi kullanarak yaptığı araştırmalar sonucu 14 bin 125 adet ada olabileceği ortaya çıktı.

2013’te bir başka denizaltı yanardağının aynı şekilde patlamasıyla bir ada oluşmuş, şeklinden dolayı ada çizgi film karakteri Snoopy’e benzetilmişti.

Japonya’da uzmanlar zaman zaman adaların yok olduğuna da tanık oluyorlar. Kuzeyde Hokkaido adasının 500 metre uzağındaki Esanbe Hanakita Kojima adasının 2018 yılında sessiz sedasız yok olduğu ortaya çıkmıştı.

Iwoto’nun önemi

Iwoto

Yeni oluşan ada, Japonya’nın 111 aktif yanardağından biri olan ve eski adı Iwo Jima yeni adı Iwoto olan bir adanın yakınında oluştu.

Iwoto’nun İkinci Dünya Savaşı’nın Japonya için gidişatını değiştiren oldukça kanlı bir geçmişi var.

1945 yılının Şubat-Mart aylarında adaya çıkan ABD birliklerine karşı adada volkanik kayalara hendek kazıp gizlenen Japon birlikleri 36 gün ölümüne savaşmış, 7 bin Amerikan ve 18 bine yakın Japon askeri hayatını kaybetmişti.

Iwoto’da Amerikan askerinin Amerikan bayrağını diktiği fotoğraf ölümsüzleşmiş ve adada yaşananlar 2006 yılında Clint Eastwood tarafından “Iwo Jima’dan Mektuplar” adıyla filmleştirilmişti.

Adayı ele geçirip Pasifik’te egemenlik sağlayan Amerikan ordusu, sonrasında Okinawa’yı da ele geçirmiş ve Japonya’nın yenilgisine varan yol açılmıştı.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c3g2mdynzl8o

Endonezya’da 27 bin yıllık piramit bulunduğu iddiası gerçek mi?

Bilim insanları bölgede sondaj ve radar çalışmaları yürüttü
Bilim insanları bölgede sondaj ve radar çalışmaları yürüttü

Finanda Pratiwi, BBC Dünya Servisi

Bir grup bilim insanının “dünyanın en eski piramidini Endonezya’da bulduklarını” açıkladığı makalesini yayımlayan hakemli bilimsel dergi Archaeological Prospection, bu makalenin yayımlanmasına dair bir soruşturma başlattı.

20 Ekim’de yayımlanan makalede arkeologlar Java Adası’nda 27 bin yıl önce inşasına başlanmış olabilecek bir piramit bulduklarını yazmıştı.

Fakat bu iddiayı inandırıcı bulmayan bilim insanları da var.

Makalede ne var?

Java’da Gunung Padang (Aydınlanma Dağı) olarak bilinen yapıya dair yeni analizlerin ardından bilim insanları, bunun sönmüş bir volkanın üstüne inşa edildiğini düşünmeye başladı. Endonezya’daki Ulusal Araştırma ve İnovasyon Ajansı’ndan (BRIN) bilim insanları, bu yapının İngiltere’deki Stonehenge veya Mısır’daki Giza Piramitleri’nden daha eski olabileceğini düşünüyor.

Bu iki yapı da yaklaşık 5 bin yıl önce inşa edilmişti.

Bu teoriye göre bu yapı aynı zamanda en eski monolitik yapı.

Makalenin yazarları 2011-15 yılları arasında bölgede çalışmalar yürütürken toprağın altını incelemek için hem radarlar kullandı hem de sondajlar yaptı.

Onlara göre Aydınlanma Dağı’nın tarihi şöyle:

  • İnşaat son buz devrinin sonlarına doğru başladı. Bu en az 16 bin yıl önceye denk geliyor fakat bilim insanları inşaat başlangıcının 27 bin yıl kadar geriye götürülme ihtimali olduğunu söylüyor.
  • Yapının merkezindeki kısım muhtemelen 25 bin – 14 bin yıl önce arası bir dönemde inşa edildi fakat sonra binlerce yıl boyunca terk edildi.
  • 7 bin 900 ile 6 bin 100 önce bir tarihte inşaat tekrar başladı. Sonrasındaysa yapının bir kısmının bilinçli olarak üstü kapatıldı, toprağa gömüldü.
  • Piramit 2 bin ila 1.100 yıl önce arası bir dönemde tamamlandı ve günümüzde de görülen taş teraslar eklendi.

Katmanlı piramit

Bu yapının atalara tapma törenleri için inşa edildiği düşünülüyor
Bu yapının atalara tapma törenleri için inşa edildiği düşünülüyor

BRIN jeolojistlerinden Prof. Danny Hilman Natawidjaja bu tepenin doğal bir tepe olmadığını, katmanlı bir piramit olduğunu söylüyor.

Ekibiyle birlikte yaptıkları sondajlarda, yapının merkezinden toprak örnekleri alan Natawidjaja, bu örneklerin organik zenginliğinin buna bir kanıt olduğunu belirtiyor.

Yapının ortasında büyük ve birden fazla kata sahip bir oda keşfettiklerini ve bunun ardından bu yapının bir piramit olduğu sonucuna vardıklarını aktarıyor.

BBCYe konuşan Prof. Natawidjaja inşaat ve taş üzerindeki çizimlerin, yapının en azından son taş devrinden beri ayakta olduğunu gösterdiğini de ekliyor:

“Bu bulgular medeniyetin ve gelişmiş inşaat tekniklerinin erken holosen veya erken neolitik dönemde ortaya çıktığına dair yerleşik inanışları da sarsıyor.

“Gunung Padang’ın ikinci ve üçüncü katlarını inşa edenlerin sıra dışı taş işleme yetenekleri vardı. Bu, avcı toplayıcı kültüründen çok farklı bir şey.”

‘Zorlama bir çıkarım’

Fakat bu çıkarımlara itiraz eden arkeologlar da var.

Onlardan biri, yine Java Adası’dan Dr. Lutfi Yondri.

BBC’ye konuşan Dr. Yondri, ortada gömülü bir piramit olduğu iddiasının zorlama olduğunu ve buna dair yeterli kanıt olmadığını söylüyor:

“Endonezya’da piramit inşa etme geleneği yoktur.

“Esas soru: Bu adada bir dağın tepesine bir piramit gömen kimse olmuş mudur? Olduysa bu ne zaman oldu? İnsanlar o kadar malzemeyi dağın tepesine çıkarabilir mi?”

Dr. Yondri, bunun bir piramit değil, Endonezya’ya özgü başka bir yapı olabileceğini aktarıyor:

“Endonezya hiç piramit kültürüne sahip oldu mu? Uydurmayın.

“Bu adada taş teras kültürü vardır.”

Taş teras, atalara tapma törenlerinde kullanılan masa şeklindeki kayalardan oluşan bir yapı.

Dr. Yondri, Aydınlanma Dağı’nın da bu amaçla kullanıldığını ve bu yüzden bunun bir piramittense taş teras olma ihtimalinin daha fazla olduğunu belirtiyor.

Araştırmada kullanılan toprak örneklerini de sorgulayan Dr. Yondri, kültürel bağlamdan kopuk çıkarımlarda bulunmamak gerektiğini savunuyor.

Gunung Padang
Gunung Padang

BBC, Archealogical Prospection dergisiyle iletişime geçmek için birden fazla girişimde bulundu fakat herhangi bir yanıt alamadı.

Öte yandan hakemli bilimsel dergi Nature’a bir e-posta gönderen Archeological Prospection Eş Editörü, Tennessee Devlet Üniversitesi’nden arkeolojik jeofizikçi Eileen Ernenwein, Yayım Etiği Komitesi’nin yönergeleri uyarınca bir soruşturma başlatıldığını söyledi.

Prof. Natawidjaja ise bir soruşturmaya gerek olmadığını, ekibinin tüm etik standartlara uyduğunu ve bulgularının yayımlanmadan önce dokuz ay boyunca her türlü teste tabi tutulduğunu belirtti.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c3g2gld0g22o

Kişiye özel ilk cilt kanseri aşısı İngiltere’de test ediliyor: ‘Heyecan verici’

UCLH cilt kanseri aşısı Steve Young
Steve Young kişiselleştirilmiş mRNA melanom aşısını deneyen ilk hasta

Cilt kanserinin en ölümcül türü olan melanoma karşı dünyanın ilk “kişiselleştirilmiş” mRNA aşısının denemesi İngiltere’de yapılıyor.

Geçtiğimiz Ağustos ayında kafa derisindeki melanom büyümesi ameliyatla alınan 52 yaşındaki Steve Young, aşıyı deneyecek ilk hastalardan biri.

Aşı, bağışıklık sisteminin kalan kanserli hücreleri tanımasına ve yok etmesine yardımcı olmak üzere tasarlandı.

Bu şekilde kanserin geri dönmeyeceği umuluyor. Aşı, mRNA-4157 (V940), mevcut Covid aşılarıyla aynı teknolojiyi kullanıyor ve son aşama Faz 3 denemelerinde test ediliyor.

University College London Hospitals’da (UCLH) yapılan denemede doktorlar bu aşıyı, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini öldürmesine yardımcı olan pembrolizumab ya da Keytruda adlı ilaçla birlikte veriyorlar.

Genetik imza

Moderna ve Merck Sharp and Dohme (MSD) tarafından üretilen kombine tedavi, klinik deneyler dışında henüz sağlık sisteminde rutin kullanıma sunulmuş değil.

Avustralya da dahil diğer bazı ülkelerde de daha fazla kanıt toplamak ve daha yaygın uygulanıp uygulanmayacağını görmek için hastalar üzerinde denemeler yapılıyor.

Aşı, kişiselleştirilmiş olarak, yani yapısı her bir hastaya uyacak şekilde değiştirilerek sunuluyor.

Hastanın kendi tümörünün genetik yapısına uyumlu şekilde oluşturuluyor. Vücuda yalnızca bu kanser hücrelerinde bulunan belirteçlere veya antijenlere saldıran proteinler veya antikorlar üretmesi için talimat veriyor.

‘Heyecan verici’

UCLH araştırmacısı Dr. Heather Shaw, aşının melanomlu hastaları tedavi etme potansiyeline sahip olduğunu ve akciğer, mesane ve böbrek tümörleri gibi diğer kanserlerde de test edildiğini söyledi.

“Bu gerçekten uzun zamandır gördüğümüz en heyecan verici şeylerden biri” diyen Shaw şu bilgiyi verdi:

“Kesinlikle hasta için özel olarak üretildi – bunu başka bir hastaya veremezsiniz çünkü işe yaramaz. Bu tür şeyler son derece teknik ve hasta için özel olarak üretiliyor.”

Uluslararası araştırmanın İngiltere ayağı, Londra, Manchester, Edinburgh ve Leeds dahil olmak üzere sekiz merkezde en az 60-70 hasta toplamayı hedefliyor.

Londra’da tedavi gören Young, “Gerçekten çok heyecanlıyım. Kanseri durdurmak için en iyi şansım bu” dedi.

Melanomun yaygın belirtileri şunlardır:

  • yeni bir anormal ben
  • büyüyen veya değişen bir mevcut ben
  • önceki normal deri dokusunda değişiklik

Güneşten korunmak ve ciltte değişiklik olup olmadığını düzenli şekilde kontrol etmek önemli.

Bir melanom ne kadar erken teşhis edilirse, tedavisi o kadar kolay ve tedavinin başarılı olma olasılığı o kadar yüksek oluyor.

Aralık ayında yayınlanan Faz 2 deneme verileri, immünoterapi Keytruda ile birlikte aşı alan ciddi yüksek riskli melanomlu kişilerin üç yıl sonra ölme veya kanserlerinin geri gelme olasılığının, sadece ilaç alanlara göre neredeyse yarısı (%49) olduğunu ortaya koymuştu.

Dr. Shaw, özellikle “nispeten tolere edilebilir yan etkileri” olduğu için tedavinin “oyun değiştirici” olabileceğine dair umutlu olduklarını söyledi.

Bu yan etkilerin yorgunluk ve aşı yapıldığında kolda ağrı olduğunu belirten Shaw, hastaların çoğu için bunun grip ya da Covid aşısı olmaktan daha kötü görünmediğini söyledi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cg3l2deeppdo

Gen tedavisi: ‘Çığır açıcı’ yöntemle bir çocuk cihazsız duymaya başladı

Opal Sandy evinin salonunda oynuyor
Opal Sandy evinin salonunda oynuyor

İngiltere’de sağır doğan bir kız çocuğu, çığır açıcı nitelikte bir gen tedavisi ile işitme cihazı olmadan duymaya başladı.

Opal Sandy’ye birinci yaş günü öncesinde başlayan tedavi altı ay sonra sonuç vermeye başladı.

Sandy artık fısıltıları dahi duyuyor ve “Anne”, “Baba” ve “uh-oh” gibi kelimeleri söyleyebiliyor.

Kulak içine gen infüzyonu uygulanarak, Sandy’nin kalıtsal sağırlığa yol açan hasarlı DNA’sı değiştirildi

İspanya, İngiltere ve ABD’de Opal’in de aralarında olduğu bir grup hasta, test aşamasındaki tedavi için seçildi.

18 aylık olan Sandy’nin anne ve babası, kızlarındaki ilerlemenin akıllara durgunluk verici olduğunu söylüyor.

Küçük kızın beş yaşındaki ablası Nora da kalıtsal sağırlık hastalığı ile dünyaya geldi ve koklear implant cihazı kullanıyor.

Bu cihazlar, iç kulağın içinde yer alan sinirlere elektriksel olarak işitme “hissi” veriyor.

Cihaz, kulak zarı olarak bilinen kısımdaki hasarlı ses algılayıcı tüy hücrelerini atlayarak doğrudan işitme sinirini uyarıyor.

Gen tedavisinde ise, Otof geninin çalışan bir kopyası, geliştirilmiş, zararsız bir virüs kullanılarak hücreye iletiliyor.

Küçük kızın sağ kulağına genel anestezi altında bu yeni tedavi uygulandı. Sol kulağına ise koklear implant yerleştirildi.

Opal, birkaç hafta içinde sağ kulağında alkış gibi yüksek sesleri duyabilmeye başladı.

Altı ay sonra, Cambridge’deki Addenbrooke Hastanesi’ndeki doktorları, gen tedavisi uygulanan sağ kulağın kısık sesleri, hatta fısıltıları bile neredeyse normal şekilde işitebildiğini tespit etti.

BBC’ye tedaviyle ilgili konuşan araştırma direktörü ve kulak cerrahı Profesör Manohar Bance, “Onun sese tepki verdiğini görmek harikaydı” dedi.

Uzmanlar, terapinin diğer ileri derece işitme kaybı türlerinde de işe yarayacağını umuyor.

İşitme cihazı takan bir çocuk
İşitme sorunu yaşayan çocuklar küçük yaştan itibaren implantlarla yaşamak zorunda kalıyor

Çocuklardaki işitme kaybı vakalarının yarısından fazlasında genetik nedenler rol oynuyor.

Profesör Bance, deneyin gen terapisinin daha yaygın işitme kaybı türlerinde kullanılmasının önünü açmasını umuyor:

“Küçük çocuklarda gen terapisini kullanmaya başlayabilmeyi umuyorum. Böylece işitme duyusunu gerçekten geri kazanabiliriz. Onların koklear implantlar gibi yenilenmesi gereken cihazlar takmalarına da gerek kalmaz”

Otof genindeki bir varyasyonun neden olduğu işitme kaybı, konuşma gecikmesi gibi olasılıklar nedeniyle bazen çocuk iki veya üç yaşına gelene kadar tespit edilemeyebiliyor.

Ancak risk grubundaki aileler için İngiliz Sağlık Servisi’nde testler bulunuyor.

Profesör Bance işitmenin erken kazandırılmasının beynin gelişimi anlamında önemli olduğunu söylüyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cn40926rqm3o

AB, ‘tarihi’ Alzheimer ilacına ruhsat vermedi: ‘Faydası, yan etkilerini görmezden gelecek kadar değil’

Lecanemab Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlatıyor
Lecanemab adlı ilacın Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlattığı tespit edildi.

Avrupa İlaç Ajansı (EMA), Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlatan lecanemab adlı ilaca ruhsat vermeyi reddetti. Kararda, ilacın faydalarına karşın beyinde kanama ve şişme gibi tehlikeli yan etkilere yol açma riski vurgulandı.

İlaç, ABD’de geçtiğimiz yıl onaylandı. İngiltere’nin İlaç Düzenleme Kurumu (MHRA) ise henüz nihai karar vermedi. Bu kararın yakında açıklanması bekleniyor.

Deneylerde ilacın erken dönem Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yüzde 25 oranında yavaşlattığı görüldü.

Alzheimer üzerine çalışan uzmanlar bunu “tarihi” bir gelişme olarak niteledi. Daha önce hiçbir ilacın, hastalığın temelindeki mekanizma olan bilişsel zayıflamayı yavaşlatamadığını söyledi. Lecanemab, Alzheimer hastalarının beyninde biriken amiloid adlı zararlı proteinleri temizliyor.

İlacın ABD’de hasta başına yıllık maliyeti 25 bin doları (yaklaşık 830 bin lira) buluyor.

Sağlık riskleri

Avrupa İlaç Ajansı (EMA), raf adı Leqembi olan ilacın Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlatmasına karşın, bunun etkisinin az olduğunu savundu.

EMA, ilacın beyinde ödem ve kanamaya neden olan amiloid bağlantılı bir rahatsızlığa yol açabileceğini ve bunun da büyük sağlık riski yarattığını açıkladı:

“Ana çalışmadaki [hastalık] vakalarının çoğu ciddi olmasa ve semptom içermese de bazı hastalar, beyinde büyük kanamalar gibi hastanede tedavi gerektiren ciddi durumlar yaşadı.”

Ajans genel olarak ilacın faydalarının, yan etki risklerini bertaraf etmediğine karar verdi.

BBC’ye konuşan İngiliz Nörobilim Derneği Başkanı Profesör Tara Spires-Jones, Avrupa İlaç Ajansı’nın kararının “birçok kişi için hayal kırıklığı olacağını” söyledi.

Spires-Jones, buna rağmen hala umut olduğunu vurguladı.

“Lecanemab, hastalığın ilerleyişinin yavaşlatılmasının mümkün olduğunu gösterdi, [arkasındaki bilimsel] çalışma da işe yarıyor. Şimdi daha yeni ve güvenli tedaviler keşfetmek için daha fazla çaba sarfetmeliyiz” dedi.

University College London İngiltere Demans Araştırmaları Enstitüsü’nden nörobilimci Profesör John Hardy ise ilaç ajansının kararının beklenmedik sonuçlar doğurabileceği uyarısını yaptı.

Hardy, “eminim ki zengin erken dönem Alzheimer hastalarının tedavi için ABD ve diğer ülkelere gittiğini göreceğiz” dedi.

‘Dönüm noktası’

BBC’nin Panaroma programı bir bölümünde, lecanemab ve donanemab adlı yeni bir ilacı kullanan hastaları takip etti.

Bu yılın başlarında yayınlanan programda konuşan University College London Demans Araştırmaları Merkezi’nden nörolog Profesör Cath Mummery, ilaçların faydalarının az olmasına karşın bir “dönüm noktası” teşkil ettiklerini söyledi.

Mummery, “bunların boş yere umut verdiğini düşünmüyorum. İlk defa Alzheimer hastalığının gidişatının değiştirilebildiğini ortaya koyan ilaçlar gördük, bu inanılmaz bir şey” dedi.

İngiltere merkezli Alzheimer Topluluğu adlı hayır kuruluşu da ilaçla ilgili verilen karara saygı göstereceklerini, ancak bunun “Avrupa’da bu ilacı kullanabilecek insanlar için duyması çok zor bir haber olacağını” söyledi.

Kuruluştan Mark MacDonald, “düzenleyiciler ne karar verirse versin, önemli ve heyecan verici bir noktadayız” dedi ve ekledi:

“Şu anda Alzheimer için 164 aktif klinik deney var ve gelecekte daha fazla tedavinin İlaç Düzenleme Kurumu’nun onayına sunulmasını bekliyoruz.”

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cw8yz188y9vo

Hindistan’da beyin yiyen amip bulaşan 14 yaşındaki genç hayatta kalmayı başardı

Kerala boy who survived brain-eating amoeba
Afnan (sağda) ve babası MK Siddiqui

Imran Qureshi, BBC Hint Servisi, Bangalore, 31 Temmuz 2024

Hindistan’da bir genç, beyin yiyen amip nedeniyle hastalanan ama hayatta kalmayı başaran dünyadaki birkaç insandan biri oldu.

14 yaşındaki Afnan Jasim, babasının sosyal medyada hastalıkla ilgili bir kampanyaya denk gelmesi sonucu zamanında tedavi olarak ölümcül hastalıktan kurtulmayı başardı.

“Naegleria fowleri” isimli amip, burundan beyne geçerek primer amipli meningoensefalit (PAM) adı verilen ölümcül enfeksiyona neden oluyor.

PAM hastalığına yakalananların yüzde 97’si hayatını kaybediyor. Afnan’ın, Haziran ayında Hindistan’ın güneybatısındaki Kerala eyaletinde bir gölde yüzdükten sonra, suyun vücuduna girmesi sonucu enfeksiyona yakalandığı düşünülüyor.

Afnan nasıl kurtuldu?

ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC) verilerine göre, 1971-2023 yılları arasında Avustralya, ABD, Meksika ve Pakistan’da hastalığa yakalananlardan yalnızca sekizi hayatta kaldı.

Bu vakaların hepsinde hastalık, semptomların ortaya çıkmasından 9 saat ile 5 gün arasında bir süre sonra teşhis edilebilmişti.

Teşhisin ve tedavinin zamanlaması, bu hastalıkla mücadelede kritik bir rol oynuyor.

Hastalığın semptomlarından bazıları; baş ağrısı, ateş, bulantı, kusma, boyun tutulması, yönelim bozukluğu, denge kaybı, nöbet geçirme ve/ya da halüsinasyon.

Afnan’ın semptomları, evi yakınlarındaki gölde yüzmeye gitmesinden beş gün sonra ortaya çıktı. Ailesi, nöbetler geçirmeye başlayan ve kuvvetli baş ağrısı yaşayan genci doktora götürdü ama iyileşme görülemedi.

Neyse ki 46 yaşındaki mandıra çiftçisi babası MK Siddiqui, sosyal medyada okuduğu bir paylaşımı hatırlayıp, oğlu Afnan’ın semptomları ile beyin yiyen amip arasındaki bağlantıyı kurmayı başardı.

Naegleriasis (or amoebic meningoencephalitis or AMP) is a fatal infection of the brain by the single-celled, free-living eukaryote Naegleria fowleri.
Naegleria fowleri isimli amip, geniz yolundan vücuda giriyor.

Kerala’da bir çocuğun başka bir virüs olan Nipah’a yakalanarak ölmesi üzerine araştırma yapıp, sosyal medyada ölümcül beyin yiyen amip hakkındaki bilgileri inceledi.

Siddiqui, Afnan’ın da Nipah’tan ölen çocuğa benzer şekilde nöbetler geçirmesi üzerine bu paylaşımları hatırlayıp oğlunu hastaneye yetiştirdi.

Nöbetlerinin devam etmesi üzerine Siddiqui, Afnan’ı başka bir hastaneye götürdü ancak burada hiç nöroloji uzmanı olmadığı için, yine sonuç alınamadı.

En sonunda babasının Kozhikode şehrindeki Baby Memorial Hastanesi’ne götürdüğü Afnan’ı tedavi edebilecek bir doktor bulundu.

Hastanenin çocuk cerrahisi uzmanı Dr. Abdül Rauf, “Afnan’ın hastalığını semptomların ortaya çıkmasından sonraki 24 saat içinde teşhis ettiğini” söyledi.

BBC’ye konuşan Dr. Rauf, babasının Afnan’ın daha önce gölde yüzmüş olduğuna dair bilgiyi, aynı zamanda ortaya çıkan semptomları doktorlarla paylaşmasının teşhisi kolaylaştırdığını vurguladı.

‘Yüzme havuzlarına atlamayın ve dalmayın’

Tek hücreli bu canlı, insan bedenine geniz yolundan giriyor, kafatasında bulunan etmoid kemiğin (kalbursu kemik) delikli kısmından geçiyor ve beyne ulaşıyor.

Dr Rauf, parazitin daha sonra “farkı kimyasallar yayarak beyni yok ettiğini” söyledi.

Hastaların çoğu, kafatası içindeki ve beyin dokusundaki sıvıların yol açtığı basınç nedeniyle ölüyor.

Bu amip türünün tatlı su göllerinde, özellikle de ılık sularda bulunduğuna dikkat çeken Dr. Rauf, “İnsanlar suya atlamamalı ve dalmamalı. Amipin vücuda girmesini engellemenin en güvenilir yolu bu. Eğer su kontamine olmuşsa, amip burundan vücuda girmeyi başaracaktır” dedi.

Dr Rauf, özellikle yüzme havuzlarında insanların ağızlarını su yüzeyinin dışında tutmalarını öneriyor ve “su kaynaklarını klorlamanın çok önemli olduğunu” vurguladı.

Dünyada 1965’ten bu yana yaklaşık 400 PAM vakası görüldü.

Hindistan’da bu zaman aralığında yalnız 30 vaka görülmüştü.

Kerala’da 2018-2020 yılları arasında ise sadece bir PAM vakası görüldü.

Ancak bu yıl eyalette toplam altı vaka kaydedildi.

Hastalardan üçü öldü, birinin durumu ise hala kritik.

Afnan hastaneden taburcu olurken, hastalığa yakalanan altıncı kişinin tedaviye yanıt verdiği ve iyileşmekte olduğu öğrenildi.

Afnan ve doktoru Abdul Rauf (sağda)
Afnan ve doktoru Abdül Rauf (sağda)

Dr Rauf, Kerala’da çalıştığı hastanede iki kişinin bu hastalık sonucu ölmesi üzerine amipin bir halk sağlığı meselesi olduğu konusunda hükümeti bilgilendirdiklerini, ardından bir farkındalık kampanyası başlatıldığını söyledi.

Afnan’ın babasının denk geldiği içerikler de, aynı kampanyanın ürünüydü.

Doktorlar, Afnan’ın beyin omuriliği sıvısında amip teşhis ederek çocuğun omurgasına mikrop öldürücü bazı ilaçlar enjekte ettiler.

Afnan’a, eyalet hükümetinin Almanya’dan ihraç ettiği ve amip enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan Miltefosin ilacı da verildi.

Dr Rauf, “Hindistan’da bu ilaç nadir görülen hastalıklarda kullanılıyor ve fazla masraflı değil. Geçirdiği nöbetler sonucu ilk gün Afnan’ın bilinci pek yerinde değildi ancak üç gün içinde Afnan’ın durumunda iyileşme gözlemledik” diye açıkladı.

Bir hafta sonra tekrarlanan testlerde, amipin artık Afnan’ın vücudunda olmadığı görüldü.

Ancak çocuğun bu ilaçlara bir ay daha devam etmesi istendi.

Bu deneyim Afnan’ın üzerinde de büyük bir etki bıraktı.

Tedavisi bittikten sonra okula dönmeyi amaçlayan Afnan, hastanede yaşadığı deneyimden esinlenerek, hemşirelik okumaya karar verdiğini söyledi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c8vd352pg0go

Bilim insanları Alzheimer hastalarında beyin hücrelerinin neden öldüğünü keşfetti

demans araştırmaları

İngiltere ve Belçika’da bilim insanları tarafından yapılan yeni bir araştırma, Alzheimer hastalarında beyin hücrelerinin ölüm nedenine ışık tutuyor.

Bu konu bilim insanları arasında uzunca bir süredir tartışılıyor.

Science dergisinde yayımlanan araştırma, hastaların beyninde anormal bir şekilde birikmeye başlayan proteinlerle “nekroptoz” adı verilen hücresel intihar süreci arasında ilişki kuruyor.

Alzheimer’ın, hafıza kaybı gibi temel semptomlarına, nöron adı verilen sinir hücrelerinin kaybı neden oluyor. Bedenimiz normal koşullarda nekroptoz ile istenmeyen hücreleri yok edip yeni hücrelere yer açıyor.

Hasta insanların beynine yakından bakıldığında amiloid ve tau adlı proteinlerin anormal bir biçimde birikmeye başladığı görülüyor.

Ancak hastalığın temel semptomlarıyla bu proteinlerin ilişkisi daha önce bulunamamıştı.

İngiltere’de London’daki University College’a bağlı İngiltere Demans Araştırmaları Enstitüsü ve Belçika’daki KU Luven üniversitesinden araştırmacılar bu ilişkiyi ortaya çıkardıklarını söylüyorlar.

Bulgularına göre Alzheimer hastalarının beynindeki nöronların arasında anormal miktarda amiloid plakları ve tau düğümleri oluşuyor. Bu da beyin ödemine neden oluyor. Ödem, nöronların içindeki kimyasal dengeyi bozuyor.

alzheimer

Plak ve düğümlerin oluşumuyla birlikte beyin hücreleri MEG3 adlı bir özel bir molekül üretiyor. MEG3 molekülü nekroptoz yani hücre intiharlarını tetiklediği için süreçte kilit rol oynuyor.

Bilim insanları MEG3’ün baskılanması ya da sinyallerinin engellenmesi durumunda hücrelerin intiharının durduğunu buldu.

BBC’ye konuşan Birleşik Krallık Demans Araştırmaları Enstitüsü’nden Prof. Bart De Strooper, “Bu çok önemli ve ilginç bir buluş” dedi ve ekledi:

“İlk kez nöronların Alzheimer hastalığı yüzünden nasıl ve neden öldüğüne dair bir ipucu elde ettik. Son 30-40 yıldır bu konuda çok fazla spekülasyon yapılmıştı ancak kimse bu mekanizmanın nasıl çalıştığını tam olarak saptayamamıştı.

“Sorunun, bu özel intihar patikası olduğuna dair güçlü kanıt sunuyor.”

Araştırma için insan beyin hücreleri genetiği değiştirilmiş farelerin beyinlerine nakledildi. Hayvanların genetiği değiştirilerek beyinlerinin büyük miktarlarda amiloid üretmesi sağlandı.

Amiloidi beyinden uzaklaştıran ilaçların geliştirilmesinde yakın zamanda başarı elde edildi ve bunlar, beyin hücrelerinin tahribatını yavaşlatan ilk tedaviyi sunmaya yakın olabilir.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cxxd34p9lz5o

Demans ve Alzheimer: Belirtileri neler, hangi tedaviler uygulanıyor?

Demans ve Alzheimer

İngiltere, kan testleri yoluyla Alzheimer hastalığı ve diğer demans türlerinin daha erken teşhis edilip edilemeyeceğini anlamak için denemeler yapıyor.

Bu sayede daha fazla insanın bakım, destek ve yeni ilaç tedavilerine daha erken aşamada başlanması umuluyor.

İngiltere’deki Alzheimer Society (Alzheimer Derneği) verilerine göre bugün dünyada 55 milyon insan demansla yaşıyor ve 2050’de bu rakamın 139 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor.

Demans ve Alzheimer aynı şey mi?

Demans, beynin birçok hastalığında görülen bir semptomdur. Hafıza kaybı söz konusudur ve özellikle yakın zamandaki olayları hatırlamakta zorluk çekilir.

Diğer belirtiler arasında davranış, ruh hali ve kişilik değişiklikleri, tanıdık yerlerde kaybolma veya konuşmada doğru kelimeyi bulamama sayılabilir.

Bu durum, insanların yemek yeme ve su içme gibi ihtiyaçlarının farkında olmadıkları bir noktaya ulaşabilir.

Alzheimer, demansa neden olan hastalıklar arasında en yaygın olanıdır.

Diğer demans türleri ve yol açan unsurlar ise şunlar:

  • Vasküler demans: Beyindeki kan dolaşım bozukluğu
  • Lewy cisimcikli demans: Lewy cisimciklerinin sinir hücrelerinde birikmesi
  • Frontotemporal demans: Fontal ve/veya temporal loblardaki sinir hücresi hasarına bağlı ortaya çıkan beyin fonksiyonlarındaki bozulma
  • Parkinson hastalığı demansı
  • Amyotrofik lateral skleroz (ALS – motor nöron hastalığı): İstemli kasların kontrolünden sorumlu sinir hücrelerinin zamanla tahrip olduğu ve dejeneratif hastalık
  • Ve yeni keşfedilen LATE: beyin hücrelerinde TDP-43 protein birikmesi

Alzheimer’ın erken belirtileri neler?

Alzheimer hastalığının ilk belirtileri genellikle hafıza kaybı olarak ortaya çıkar.

Bu, son konuşmaları unutmayı, eşya kaybetmeyi, isimleri unutmayı veya aynı soruyu tekrar tekrar sormayı içerebilir.

Ruh halinde de daha fazla endişe veya kafa karışıklığı gibi değişiklikler olabilir.

Gençler Alzheimer’a yakalanır mı?

Alzheimer çoğunlukla bir yaşlılık hastalığıdır. 80 yaşın üzerindeki her altı kişiden birinde görülür.

Erken (genç) başlangıçlı Alzheimer nispeten nadirdir. Yine de Alzheimer vakalarının yüzde 5’i 65 yaşın altındaki kişilerde ortaya çıkar.

Çok daha az sayıda insan ise 30’lu ve 40’lı yaşlarında etkilenebilir.

Genç yaşta Alzheimer’a yakalanmak için bilinen tek risk faktörü, yakın akrabaların da erken başlangıçlı hastalığa sahip olmasıdır. Hastalığı önlemenin bilinen bir yolu yoktur.

Demans engellenebilir mi?

Demansa yakalanmayı engellemenin kanıtlanmış bir yolu yok.

Ancak araştırmalar, her üç vakadan birinin yaşam tarzı değişiklikleri ile önlenebileceğini gösteriyor:

  • Orta yaşlarda işitme kaybını tedavi etmek
  • Eğitimde daha uzun süre geçirmek
  • Sigarayı bırakmak
  • Depresyon için erken tedavi
  • Fiziksel olarak aktif olmak
  • Sosyal izolasyondan kaçınmak
  • Yüksek tansi̇yondan kaçınmak
  • Obez olmamak
  • Tip 2 diyabet geliştirmemek

Bunları yapmanın beyni korumaya nasıl yardımcı olabileceği tam olarak bilinmiyor.

Peki, bu yaşam tarzı faktörleri beyindeki bunama sürecini gerçekten durduruyor mu? Yoksa beyni bunamaya hazırlayıp böylece daha uzun süre idare edilmesini sağlayarak semptomların ortaya çıkması mı erteleniyor?

Alzheimer kalıtsal mı?

Alzheimer kalıtsal olabilir, ama olay bundan ibaret değil.

Alzheimer’lı bir ebeveyne veya kardeşe sahip olmak hastalığa yakalanma riskini artırır.

Ancak hastalığa yakalanmış bir akrabanızın olması, kaderinizde bu hastalığa yakalanmak olduğu anlamına gelmez.

Alzheimer’dan etkilenmemiş bir ailede olmak da hastalığa yakalanmayacağınız anlamına gelmez.

Alzheimer tedavisinde hangi ilaçlar kullanılıyor?

İlk kez klinik deneylerde ilaçların Alzheimer hastalığının hızını yavaşlattığı kanıtlandı.

Donanemab ve lecanemab, hastalığın erken evrelerinde beyindeki amiloid adlı proteini hedef alıyor.

Amiloid, beyin hücreleri arasındaki boşluklarda birikerek hastalığın özelliklerinden biri olan plakları oluşturuyor.

Ancak bu ilaçların faydası çok büyük görünmüyor; hastalığı durdurmuyor ya da tersine çevirmiyorlar.

Bu ilaçlar henüz bilimsel çalışma aşamasını geçip rutin hastane kullanımına sunulmuş değil.

Londra’daki University College Hastanesi’nde miridesap adlı bir ilacın denemeleri yapılıyor.

Deneme, en fazla 12 ay boyunca ilacın her gün mideye enjekte edilmesini içeriyor ve SAP (serum amiloid P bileşeni) adı verilen proteini beyinden uzaklaştıran ilacın, amiloid plakların beyin hücrelerine zarar vermesini durdurup durduramayacağını öğrenmeyi amaçlıyor.

Araştırmacılar bunun Alzheimer hastalığının gelişim sürecinin bir parçası olabileceğini düşünüyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cx0z3429jn2o

‘Demans riskini artıran 14 sağlık sorunu tedavi edilirse vakaların yarıya yakını önlenebilir’

göz testi

Yeni yayımlanan bir rapora göre, demans (bunama) riskini azaltmanın iki yeni yolu tespit edildi. Uzmanlara göre görme bozukluğu ve yüksek kolesterolün tedavi edilmesi bu riski azaltıyor.

Bilim insanları, demans riskini artıran 14 sağlık sorunu belirledi. Bu sorunların azaltılması ya da ortadan kaldırılması halinde teorik olarak dünyadaki demans vakalarının neredeyse yarısının önlenebileceği belirtiliyor.

Hakemli Lancet tıp dergisinin Demans Komisyonu’nun konuyla ilgili son raporuna göre, bu risk faktörlerinin hedef alınmasından en çok orta yaşlı insanlar ve yoksul ülkeler kazançlı çıkacak.

Demansla yaşayan insan sayısının 2050 yılına kadar neredeyse üç katına çıkarak 153 milyona ulaşabileceği öngörülüyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre dünyada toplam 55 milyon insan demansla yaşıyor ve vakaların yüzde 60’ı düşük ve orta gelirli ülkelerde yoğunlaşıyor.

Demans, Alzheimer gibi bir hastalık beyindeki sinir hücrelerine zarar verip kafa karışıklığına ve hafıza kaybına yol açtığında ortaya çıkar; ancak yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu değildir.

Demansın nedenlerinin çoğu, aileden miras aldığımız genetik faktörler gibi kontrol edemediğimiz şeylere bağlıdır.

Ancak uzmanlara göre riskimizin yüzde 45’i değiştirilebilir ve dolayısıyla azaltılabilir.

University College London’dan raporun başyazarı Profesör Gill Livingston’a göre “Harekete geçmek için hiçbir zaman çok erken ya da çok geç değil”.

“Hükümetler, sağlıklı yaşam tarzlarını herkes için mümkün olduğunca ulaşılabilir hale getirerek risk eşitsizliklerini azaltmalı.”

Araştırmacılar, bu konuda odaklanılması gereken bir öneri listesi hazırladılar:

  • İşitme kaybı olanlar için işitme cihazlarının erişilebilir olması
  • Herkes için kaliteli eğitim sağlanması
  • Sigarayı bırakmak için destek sunulması
  • Egzersiz ve sporun teşvik edilmesi
  • Yüksek tansiyonun 40 yaşından itibaren düşürülmesi
  • Orta yaştan itibaren yüksek kolesterol tedavisi
  • Obezitenin erken yaşlarda tedavi edilmesi
  • Sorunlu alkol alımının azaltılması
  • İnsanların sosyal olarak izole veya yalnız olmadıklarından emin olunması
  • Görme problemlerinin taranması ve ihtiyacı olanlara gözlük verilmesi
  • İnsanların hava kirliliğine maruz kalmasının azaltılması
demans

Rapora göre bazı faktörler diğerlerine göre daha fazla risk oluşturuyor.

Örneğin, işitme kaybı ve yüksek kolesterolün giderilmesi halinde her biri demans vakalarının yüzde 7’sini önleyebilir.

Yaşamın erken dönemlerinde eğitimsizlik, yaşamın ilerleyen dönemlerinde sosyal izolasyon ve görme yetisinin azalması demansta büyük risk oluşturuyor.

Bazı uzmanlar verilere daha temkinli yaklaşıyor.

Edinburgh Üniversitesi Beyin Bilimleri Keşif Merkezi Direktörü Profesör Tara Spires-Jones’a göre, bu tür bir araştırma bu faktörlerden herhangi birini doğrudan demansla kesin olarak ilişkilendiremez.

Bununla birlikte, sağlıklı bir yaşam tarzının “beyin direncini artırabileceği ve bunamayı önleyebileceği” yönündeki kanıtların artmasına katkıda bulunacaktır.

Londra Queen Mary Üniversitesi’nden Profesör Charles Marshall, “Demans hastalarının farklı yaşam tarzı tercihleri yapmaları halinde demansı önleyebileceklerini ima etmeme konusunda dikkatli olmak gerektiğini” söylüyor.

Bir bireyin demansa yakalanma riskinin büyük bir kısmı kendi kontrolü dışındadır.

İngiltere’deki Alzheimer’s Research’ten Samantha Benham-Hermetz ise raporun bulgularını “çığır açıcı” olarak nitelendirdi.

“Pek çok insan demansı yaşamın ilerleyen dönemlerinde insanların başına gelen bir şey olarak düşünür, ancak demans yaşlanmanın kaçınılmaz bir parçası değildir.”

Peki görme kaybı bunama ile nasıl bağlantılı olabilir?

Bilim insanları bunu tam olarak bilmemekle birlikte, yaşamın ilerleyen dönemlerinde görmenin belirli yönlerini işlemeye ihtiyaç duymaması nedeniyle beynin küçülmesinden kaynaklanabileceğini söylüyor.

Profesör Livingston, görme kaybının aynı zamanda “insanların hayatlarını kısıtlayabileceğini, daha az dışarı çıkmalarına, daha fazla izole olmalarına ve daha az yeni deneyime sahip olmalarına neden olabileceğini” söylüyor.

Bu nedenle görme bozukluklarının tedavi edilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

Bazı pozitif veriler de var. İnsanların daha uzun yaşamasına rağmen, yüksek gelirli ülkelerde demansta bir azalma olduğu görülüyor ve bunun sigara içenlerin sayısının azalması gibi yaşam tarzı değişikliklerinden kaynaklandığı düşünülüyor.

Ancak ortalama yaşam süresinin uzaması, düşük gelirli ülkelerde demans vakalarının artmasına neden oluyor.

Prof Livingston, “12 yıl önce demans konusunda yapabileceğiniz hiçbir şey olmadığını söyleyebilirdiniz, ama durum gerçekten böyle değil” diyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c28e928lmr2o