Zebra Balıkları Omuriliklerini Şaşırtıcı Şekilde Yeniliyor

Paris’teki Pasteur Enstitüsünde bulunan bir laboratuvardaki tankta şeffaf bir zebra balığı, 20 Haziran 2023. Fotoğraf: Christophe Archambault/AFP, Getty Images aracılığıyla

Bu balıkların nöronlarının nasıl çalıştığını çözmek, omurilik zedelenmelerinde daha iyi tedavilere yol açabilir.

Bilim insanları ilk defa bir zebra balığının sinir hücrelerinin detaylı atlasını oluşturdu. Bu özel balıkların kopan bir omuriliği nasıl tamamen iyileştirebildiğini gösteren bu atlas, insanlardaki omurilik zedelenmelerinde iyileştirme stratejilerinin nasıl geliştirilebileceğine yönelik ipuçları sağlayabilir. Bulgular, 15 Ağustos’ta Nature Communications bülteninde yayımlanan bir çalışmada detaylarıyla aktarılıyor.

Kök hücreler yalnız değil

Ufak ve şeffaf zebra balıkları, kopmuş bir omuriliği tamamen iyileştiren elit bir omurgalı grubuna ait. Bu grubun diğer üyeleri arasında semenderler, aksolotlar ve yılanbalığı benzeri bofa balıkları gibi kuyruklu yüzergezerler bulunuyor. İnsanlarda bir omurilik zedelenmesi hayatı tümüyle değiştirebiliyor ve kalıcı his ya da hareket kaybına sebep olabiliyor. Bunun bir sebebi de hasar gören nöronların her zaman ölmesi.

Bir zebra balığının omuriliği hasar gördüğünde, hasarlı nöronlar hücresel işlevlerini değiştirerek çarpıcı bir yanıt veriyor. İyileşmelerini mümkün kılan faaliyetleri yönetmede yeni ve merkezi bir rol üstleniyorlar. Bilim insanları zebra balığı nöronlarının omurilik hasarından canlı kurtulabildiğini bilse de yeni araştırma bunun nasıl olduğunu gösteriyor.

Kopan nöronların hayatta kalması ve uyum sağlayabilmesi, omuriliğin tamamen yeniden oluşması için bir zorunluluk. Bir diğer şaşırtıcı durum ise yeni nöronlar oluşturabilen ve genellikle yenilenmede merkezi rol oynadığı düşünülen kök hücrelerin burada daha tamamlayıcı bir rol oynaması. Burada hasar önleyen farklı bir nöron takımı başı çekiyor.

St. Louis – Washington Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalışan makale yazarı ve gelişimsel biyolog Mayssa Mokalled, “İnsanlarda ulaşmaya çalıştığımız nöral onarımın tümü olmasa bile çoğunun zebra balıklarında doğal şekilde gerçekleştiğini keşfettik” diyor bir açıklamada. “Yaptığımız şaşırtıcı gözlem, hasarın hemen sonrasında nöronsal açıdan kuvvetli koruma ve onarım mekanizmalarının gerçekleştiği yönündeydi.”

Araştırma takımı bu koruyucu mekanizmaların, nöronların ilk olarak hasardan sağ çıkmasına olanak sağladığını düşünüyor. Ardından ise bir “spontane plastisite” veya işlevlerinde esneklik sahneliyorlar. Bu durum zebra balıklarına tam iyileşme için gereken yeni nöronları tekrar oluşturması için zaman sağlıyor.

“Çalışmamızda, insanlar ve diğer memelilerde bu tip bir plastisiteyi teşvik etmeye yardımcı olacak genetik hedefler belirledik” diyor.

Yenilenmede görev alan çeşitli hücre tiplerinin evrimleşen rollerini detaylarıyla gösteren araştırma takımı, hasar gören nöronların esnekliği ve hasardan sonra hemen tekrar yeniden programlanma kabiliyetlerinin, bir omuriliğin tümüyle yeniden oluşması için gereken olay zincirini başlattığını keşfetmiş. Hasardan kurtulan nöronlar devre dışı kalırsa, yenileyici kök hücreler hâlâ orada olsalar bile balıklar normal yüzme kabiliyetlerini yeniden kazanmıyor.

Toksik nöronlar

İnsanlar ve diğer memelilerde omuriliği meydana getiren uzun hat kesilir veya ezilirse, nöronları öldüren bir toksisite olayları zinciri başlıyor ve omurilik ortamı, onarım mekanizmalarına karşı toksik ve düşman hale geliyor. Bu nöronsal toksisite, insanlardaki omurilik zedelenmelerine tedavi uygulamak amacıyla kök hücrelerden faydalanma girişimlerinin neden çok iyi sonuç vermemesinin bazı sebeplerini açıklayabilir. Yeni makalede insanlardaki omurilik zedelenmelerini iyileştirmede uygulanacak yeni yöntemlerin kök hücrelerle yenilenmeye odaklanmak yerine, hasar gören nöronları ölmekten kurtarmakla başlaması gerektiği ileri sürülüyor.

Üstteki görüntü, yaralanmadan bir hafta sonra iyileşmekte olan bir zebrabalığının flüorışıl şekilde işaretlenen hücrelerini gösteriyor. Alttaki görüntü ise yaralanmadan dört hafta sonraki iyileşmeyi gösteriyor. Fotoğraf: Mokalled Laboratuvarı

“Diğer hücrelere bağlantıları olmayan nöronlar hayatta kalmıyor” diyor Mokalled. “Zebra balıklarında kopan nöronların hasar stresinin üstesinden, esneklikleri sayesinde hasarın hemen sonrasında yeni bölgesel bağlantılar kurabilmeleri sayesinde gelebildiklerini düşünüyoruz. Araştırmamız, bunun zaman kazandıran ve nöronları ölümden koruyup, sistemin nöronsal devreyi korumasına olanak sağlarken ana omuriliği inşa eden ve yeniden oluşturan geçici bir mekanizma olduğunu akla getiriyor.”

Memeli nöronlarında bu iyileşme kapasitesinin mevcut olduğu ancak etkin olmadığını gösteren bazı bulgular var. Araştırma takımına göre yeni terapilere giden yol, bunların bulunması olabilir.

“Zebra balıklarındaki bu koruyucu süreci yöneten genleri belirlemenin, insanlardaki nöronları omurilik zedelenmelerinden sonra gördüğümüz hücre ölümü dalgalarından korumanın yollarını bulmamıza yardımcı olacağını ümit ediyoruz. Bu genlerin versiyonları insan genomunda da mevcut” diyor Mokalled.

Çalışmada nöronlara odaklanılmışsa da omurilik yenilenmesi son derece karmaşık bir süreç. Gelecekteki çalışmalarda muhtemelen bu yeni hücre atlasına dalınıp, diğer hücre tiplerinin omurilik yenilenmesinde ne yaptığı anlaşılmaya çalışılacak. Araştırma takımı, omuriliğin yeniden oluşması sırasında bağışıklık hücrelerine ek olarak glia adı verilen ve nöronsal olmayan bazı hücre tiplerinin de neler yaptığına özel ilgi gösteriyor. Zebra balıklarındaki bulguların fare ve insanlardaki sinir dokularında gerçekleşen olaylarla karşılaştırıldığı çalışmalar da devam ediyor.

Yazar: Laura Baisas/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Popular Scıence

Bu Kan, Dünyada En Nadir Bulunan Kan Tipi

Dünyada en nadir bulunan kan tipi hangisi? Popular Science arşivinden dünyanın en nadir kan tipi: İnsanlarda sekiz ortak kan grubu bulunuyor. Buradaki anahtar kelime, ortak. Eğer kan hakkında bildiğiniz her şey burada bitiyorsa, işler şimdi daha karmaşık bir hale gelecek. Kelimenin tam anlamıyla milyonlarca kan tipi bulunuyor. Dünya üzerinde en nadir olan kan grubuysa 45 kişide var.

Kan gruplarının detayları, zannettiğinizden çok daha karmaşık. Vücudumuz, oksijen taşıyan kırmızı kan hücreleriyle dolu. Bu hücrelerin üzerinde, pasta süsüne benzeyen antijenler bulunuyor. Kırmızı kan hücrelerinizde bulunan antijenlerin görüntüsü, vücudunuzun onları tanımasını ve antikorların bunlara saldırmamasını sağlıyor. Beyaz kan hücreleriniz bu antijenlere tutunarak, enfeksiyona karşı bir kalkan görevi görüyor.

A ve B olmak üzere iki temel antijen bulunuyor. Sizdekiler ise ebeveynlerinizden aldığınız gen çeşitleriyle belirleniyor. A ve B’ler baskın iken, karşılığı olan bir antijenin bulunmadığı 0 ise çekinik özellik taşıyor. Farklı bir grupta da Rh etmeni şeklinde adlandırılan Rhesus D antijeni bulunuyor ve kanın potizif/negatif özelliklerini sağlıyor. Rh etmeni pozitif kanda bulunurken (D antijeni içeriyor), negatifte bulunmuyor. Uluslararası Kan Nakli Derneği‘nin tanıdığı 35 kan grubu mevcut. Fakat kolaylık olması açısından, çoğu kişinin sadece en önemli iki tanesini bilmesi gerekiyor (AB0 ve Rh sistemi).

Eğer bu 35 kan grubu sizi afallatmadıysa, şimdi işler daha da zorlaşacak. Bunlardan fazla bahsedilmemesinin sebebi, insanların yüzde 99,9’undan fazlasının Vel antijeni taşıması. Kan grubunuzun sonuna Vel eklemek (ör. ABVel+) muhtemelen gereksiz olurdu…

342 kan grubu antijeninden 160 kadarı ise çok yaygın. Eğer insanların yüzde 99’unun sahip olduğu bir antijen sizde yoksa, kanınızın nadir olduğu düşünülüyor. Var olan en nadir kan tipi ise Rhnull kanı. Bu tipin Rh sisteminde (ki bu en geniş kan grubu sistemi) hiç antijen bulunmuyor. Bu tip o kadar nadir ki, dünyada sadece 43 kişide tespit edilmiş ve yalnızca dokuz aktif bağışçısı var. Bu yüzden bazıları bunun altın kan olduğunu söylüyor.

1961 yılına kadar doktorlar, hiçbir Rh antijeni bulunmayan bir bebeğin rahimden canlı çıkmayı başaramayacağını sanıyormuş. Rhnull ve diğer nadir kanlar, kişiyi çok özel hissettirmenin yanısıra son derece değerliler. Rhnull kanı, Rh sistemi içerisinde nadir kan tipine sahip biri için ‘evrensel’ kan tipi şeklinde düşünülebilir. Bu yüzden muazzam bir yaşam kurtarma kabiliyeti bulunuyor. Hal böyle olunca, bu kan tipi çok değer görüyor ancak hastalara sadece olağanüstü şartlarda ve çok titiz biçimde düşünüldükten sonra veriliyor; çünkü yenisini bulmak neredeyse imkansız olabilir.

Yazar: Joanie Faletto/Curiosity. Çeviri: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Popular Scıence

Maymun çiçeği ‘yeni Covid’ olabilir mi, iki hastalık arasındaki farklar neler?

Çocuk mpox için tedavi görüyor.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde tedavi gören bir çocuk.
  • Yazan: Dorcas Wangira & Carolyne Kiambo, BBC Afrika
  • Bildirdiği yer: Nairobi

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), maymun çiçeği olarak da bilinen mpox virüsü hakkında iki yılda ikinci kez küresel acil durum ilan ettiğinde birçok kişi “Bu yeni Covid-19 mu?” diye sordu.

Bilim insanları ve uzmanlar bu soruyu sormanın makul olduğunu ancak cevabın “Hayır” olduğunu söylüyor.

WHO Avrupa Direktörü Doktor Hans Kluge, “Mpox, yeni Covid değil. Genel nüfusa yönelik risk düşük” diyor ve ekliyor:

“Mpox’u nasıl kontrol edeceğimizi biliyoruz. Avrupa bölgesinde yayılmasını tamamen önlemek için hangi adımları atmamız gerektiğini biliyoruz.”

Hem maymun çiçeği hem de koronavirüs salgınının arkasında virüsler var, ancak bu virüsler farklı yollarla yayılıyor ve çok farklı semptomlara neden oluyor.

Kenya’daki Aga Khan Üniversitesi Hastanesi’nden Profesör Rodney Adam, “[iki virüs arasındaki] farklar, benzerliklerden daha fazla” diyor.

O farklardan beşini inceledik.

1. Mpox yeni bir virüs değil

Önceden maymun çiçeği olarak bilinen mpox, 1958’de ilk defa Danimarka’da tutulan bazı maymunlarda görüldü.

İlk insana bulaşma vakası, 1970’de Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde kaydedildi.

Bunun ardından Batı ve Orta Afrika’da salgınlar görüldü. Virüs hakkında 2022’de ilk küresel acil durum ilan edildiğinde 70’ten fazla ülkeye yayılmıştı.

Buna karşın 2019’da Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan ve hızla küresel salgına dönüşen Covid-19’un arkasında, daha önce insanlarda görülmeyen SARS-Cov2 virüsü vardı.

Bilim insanlarına göre şu an mpox hakkında, koronavirüs’ün ilk döneminde Covid-19 hakkında bildiklerimizden daha fazlasını biliyoruz.

2. Mpox Covid-19 kadar bulaşıcı değil

Her ne kadar iki hastalık da yakın temas ile yayılsa da Covid-19 solunum ile bulaştığı için mpox’a kıyasla daha hızlı bulaşıyor.

WHO’ya göre Covid-19, enfekte bir kişinin öksürmesi, aksırması, konuşması, şarkı söylemesi ya da nefes alması gibi eylemlerle çıkan ufak damlacıkların solunmasıyla bulaşıyor.

Birinin mpox kapması içinse enfekte bir kişiyle ten tene değmesi, sevişmeşi, mikroplu nevresim ya da kıyafetlere temas etmesi, uzun süre yüz yüze görüşmesi gibi çok yakın ve uzun süreli temasta olması gerekiyor.

WHO’ya göre Aralık 2019-Ağustos 2023 tarihleri arasında dünya çapında 760 milyonu aşkın Covid-19 vakası kaydedildi.

Ancak mpox virüsü, dünya çapında 100 bin vaka eşiğini ancak iki yl sonra aşabildi.

Afrika Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezleri, 2024’te 18 bin 900 mpox vakası ve 600 ölüm kaydetti.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde yerinde edilmiş kişiler için kampta yaşayan bir mpox hastası.
Mpox deride lezyon oluşumuna da yol açabiliyor.

3. Mpox için halihazırda aşılar mevcut

Covid-19 salgını ilk başladığında, virüse karşı aşı geliştirmek için bir yarış da başlamıştı. Ancak mpox’a karşı koruma sağlayan aşılar halihazırda mevcut.

Mpox, dünya çapında aşılar yardımıyla 1980’de ortadan kaldırılan çiçek hastalığı ile bağlantılı. Çiçek hastalığına karşı koruma sağlayan aşılar, özellikle 2022’de yayılan maymun çiçeği varyantına karşı da koruma sağlıyor.

Prof. Adam, “[Aşılar] yüzde yüz koruma sağlamıyor, ancak Avrupa ve Kuzey Amerika’da 2022’de görülen büyük salgında yaşlılara yönelik risk daha azdı, bunun da onların çiçek hastalığı aşısı sayesinde korunmasından kaynaklı olduğu düşünülüyor” diye konuştu.

Danimarka merkezli biyoteknoloji firması Bavarian Nordic, 2022’deki salgın sürecinde 76’dan fazla ülkeye 15 milyon dozdan fazla çiçek aşısını temel alan “MVA-BN” aşısı tedarik etti.

4. Maymun çiçeği, koronavirüse göre daha uzun sürede mutasyona uğruyor

Virüsler zaman içinde evriliyor, ancak bazıları diğerlerine kıyasla daha hızlı değişiyor.

Mpox bir DNA virüsü olduğu için, mutasyona uğraması bir RNA virüsü olan Covid-19’a kıyasla daha fazla vakit alıyor.

Amerikan Mikrobiyoloji Topluluğu’na göre DNA virüsleri, RNA virüsleri kadar mutasyona uğramıyor.

Mpox’un şu ana kadar tespit edilen iki türü var: klad 1 ve klad 2. Koronavirüse yol açan SARS-CoV2’nin ise bilinen 20’den fazla türü var.

Mevcut maymun çiçeği salgını, ağırlıklı olarak klad 1 virüsünün “klad 1b” olarak bilinen alt türünden kaynaklanıyor.

Oxford Üniversitesi’nden küresel sağlık araştırmaları profesörü Trudie Lang, “klad 1b’nin sıklıkla cinsel yolla bulaştığını görüyoruz, ancak hane [içinde] de insandan insana bulaş söz konusu: Anneden çocuğa, çocuktan çocuğa, bakıcıdan çocuğa” diyor.

Hindistan maymun çiçeği afişi.
Hindistan’da yolcuları bilgilendirmek için havalimanına koyulan afiş.

WHO’da çalışan bilim insanları, 1b varyantının diğerlerine kıyasla daha hızlı yayılıp yayılmadığını bilmediklerini söylüyor.

Ancak WHO’ya göre son maymun çiçeği salgınında hastalar, hastalandıklarını bildirdikleri noktada daha ağır semptomlar gösteriyor.

5. Maymun çiçeği salgınında kapanma ya da aşı zorunluluğu ihtimali düşük

Birçok kişi, tıpkı koronavirüs salgınında olduğu gibi mpox’un da dünyayı durma noktasına getirecek kapanmalara yol açmasından endişe ediyor.

Ancak hastalığın son iki yılda 16 Afrika ülkesine yayılmasına karşın yetkililer, sınırların kapatılmasını önermiyor.

Afrika Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezleri Genel Direktörü Doktor Jean Kaseya, “Afrika Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezleri, mevcut delillerden yola çıkarak asla insan ve ürünlerin akışının aksatılması yönünde tavsiye vermeyecek” diyor ve devam ediyor:

“Kendimizi bu salgınla mücadele etmek için gereken araçlarla donatırken, insan ve ürünlerin akışı geçmişte olduğu gibi sürecek.”

WHO Sağlık Acil Durumları programı İcra Direktörü Doktor Mike Ryan da aynı görüşte.

Ryan, “Mpox, tıpkı Covid’de olduğu gibi doğru şeyleri doğru zamanda yaparak ve akıllarımızı birleştirerek kontrol altına alabileceğimiz bir virüs” diyor.

Mpox genelde hafif geçiyor, birçok insan iki ila dört hafta içinde iyileşiyor. Ancak bazı insanlar hastalığı ağır geçiriyor ve tedavi olmak için hastaneye kaldırılıyor.

Enfekte kişi, eşya ve hayvanlar ile yakın temastan kaçınarak hastalıktan korunmak mümkün. Yaralara dokunduktan sonra ellerin yıkanması ya da dezenfektan kullanılması da tavsiye ediliyor.

Prof. Rodney, “Aşıların oldukça koruma sağladığını biliyoruz. Yani elimizde şu anda [koronavirüs dönemine] kıyasla daha iyi araçlar ve daha az bulaşıcı bir virüs var… dolayısıyla Covid gibi bir pandemi [çıkma] ihtimali bence düşük” diyor.

Harita
Mpox
mpox

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cvgdjxlnqkvo

Oropouche virüsü nedir ve nasıl tedavi edilir?

Oropouche virüsü nedir ve nasıl tedavi edilir?

Oropouche virüsü, Amerika kıtasında görülen bir virüs olarak en son Brezilya’da iki genç kadının hayatını kaybetmesine yol açtı.

Tembel hayvan ateşi olarak da bilinen virüse dair ilk vakalar Haziran ve Temmuz aylarında Avrupa’da da görüldü.

Bu aylarda İspanya, İtalya ve Almanya’da görülen 19 vakanın Küba ve Brezilya’ya seyahat eden kişiler olduğu ifade edildi.

Brezilya’da Temmuz ayı sonunda ülkenin kuzeydoğusunda yer alan Bahia eyaletinden iki genç kadının Oropouche nedeniyle hayatını kaybettiği açıklanmıştı.

Oropouche virüsü, sivrisinek ve küçük sineklerin ısırıklarıyla yayılıyor.

Oropouche, yaygın olarak Culicoides paraensis adlı minik sinek türü tarafından bulaştırılan bir virüs.

Bu sinek türü, Amerika’nın geniş bölgelerinde bol miktarda yer alıyor.

Kaç vaka kaydedildi?

İlk vakalar, 1955 yılında Karayipler’de bulunan Trinidad ve Tobago’daki Vega de Oropouche köyünde kaydedildi.

Virüs de ismini bu köyden aldı.

Son altmış yılda, araştırmacılar Brezilya’da bu virüsün neden olduğu hastalığın 500 binden fazla kişide görüldüğünü tahmin ediyor.

Ancak bu sayının düşük bir tahmin olduğu kabul ediliyor.

Bu yıl Brezilya’da yaklaşık 10 bin vaka kaydedildi; bu sayı 2023’te 800 olarak kayıtlara geçmişti.

Bu vakaların çoğu, Oropouche’un endemik olarak kabul edildiği Amazon bölgesinde gerçekleşti.

Brezilya dışında son yıllarda Oropouche virüsü, Peru, Kolombiya, Ekvador, Arjantin, Fransız Guyanası, Panama, Trinidad ve Tobago, Bolivya ve Küba’da da bir halk sağlığı sorunu haline geldi.

Oropouche nasıl bulaşıyor?

Virüs, enfekte bir kişiden başkalarına böcek ısırıkları yoluyla geçiyor.

Cilt teması veya hava yoluyla bulaştığına dair henüz bir kanıt yok.

Ancak Brezilya Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan bir raporda virüsün hamile kadınlardan bebeklerine geçebileceğine dair kanıtlar olduğu belirtildi.

Oropouche virüsünün gebelikler ve doğmamış çocuklar üzerindeki etkileri halen araştırılıyor.

Bu virüsün insanlarda daha çok görülmesinin nedenlerinin kentleşme, ormansızlaşma ve iklim değişikliğinin olduğu düşünülüyor.

Oropouche ayrıca maymunlar gibi primatlar ve tembel hayvanlarda da görülüyor.

Bilim insanları, bazı kuşları da etkileyebileceğinden şüpheleniyor.

Oropouche virüsünün belirtileri nedir?

Oropouche, enfekte olan insanlarda grip benzeri bir hastalığa neden oluyor, sivrisineklerle yayılan ve şiddetli grip benzeri semptomlara neden olan viral dang hummasına benzetilebilir.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre belirtiler şöyle:

  • Aniden başlayan yüksek ateş
  • Baş ağrısı
  • Gözlerin arkasında ağrı
  • Eklem sertliği veya ağrısı
  • Titreme
  • Mide bulantısı
  • Kusma

Bu belirtiler genellikle beş ila yedi gün arasında sürüyor.

Ancak Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’ne göre (CDC) hastaların % 60’ında belirtiler birkaç gün veya haftalar sonra yeniden ortaya çıkabiliyor.

Oropouche virüsü ne kadar ölümcül?

25 Temmuz’da Brezilyalı yetkililer, Oropouche virüsünden ilk ölümlerin yaşandığını kaydetti.

İkisinin de önceden sağlık sorunu olmayan yirmili yaşlarındaki kadınlar olduğu belirtildi.

Brezilya Sağlık Bakanlığı, virüsün anne karnındaki bebeklerde beyin kusurlarıyla da ilişkili olabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Virüsün bulaştığı annelerden çocuğu olan dört bebekte, genelde Zika virüsü ile ilişkilendirilen, bebeğin beyninin gelişimini durdurması, bu yüzden kafasının küçük olması anlamına gelen mikrosefali vakası görüldü.

Bir ölü doğum vakasının da Oropouche ile ilişkili olduğu düşünülüyor.

Ancak bu konuyla ilgili daha çok araştırmanın yapılması gerekiyor.

Oropouche virüsünün neden olduğu diğer olası ciddi sorunlar arasında, beyin ve omuriliği çevreleyen zarların iltihaplanmasıyla oluşan beyin iltihabı ve menenjit yer alıyor.

Ancak iki ölümün kaydedilmesi beklenmiyordu. Daha önce gerçekleşen ölümlerin gözden kaçırılması ya da dang humması ile karıştırılması ihtimalleri üzerinde duruluyor.

Tedavisi nasıl?

Oropouche’un bir tedavisi yok.

Akademik tıp dergisi The Lancet Microbe’de yayımlanan bir makale, Oropouche salgınlarını “küresel sağlık için yeni bir tehdit” olarak sınıflandırıyor ve yeni tedaviler için yeterli araştırma yapılmadığını vurguluyor.

Brezilya Sağlık Bakanlığı, “hastaların dinlenmesi, semptomatik tedavi ve tıbbi izlenim yapılması gerektiğini” belirtiyor.

Doktorlar, ateş, ağrı ve bulantı gibi belirtileri hafifletmek için belirli ilaçlar verebiliyor.

Enfekte olanların böcek kovucu maddeleri kullanması, virüsün başkalarına yayılmasını önlemeye yardımcı olabilir.

Oropouche virüsü nedir ve nasıl tedavi edilir?

Oropouche nasıl önlenebilir?

Oropouche’a karşı koruyucu bir aşı yok.

İnsanların kendilerini Oropouche’tan koruyabilmelerinin en iyi yolu, sinek ve sivrisinek ısırıklarından kaçınmak.

Uzmanlara göre aşağıdaki koruyucu tedbirler alınabilir:

  • Sivrisineklerin, özellikle sineklerin yoğun olduğu bölgelerden kaçınmak
  • Kapı ve pencerelere ince örgüler takmak
  • Isırıkları önlemek için vücudun büyük kısmını kaplayan giysiler giymek
  • Açıkta kalan cilde böcek kovucu sürmek
  • Ev ve çevresini temiz tutmak, özellikle bitki veya hayvan bulunan dış mekanları temiz tutmak
  • Böceklerin üreyebileceği durgun su ve ölü bitki örtüsü bulunan alanları boşaltmak

Deltametrin ve N,N-dietil-meta-toluamid (DEET) gibi belirli böcek öldürücülerin hastalığı taşıyan türlerin kontrolünde etkili olduğunu kanıtlandı.

Ormansızlaşma ve iklim değişikliği, Oropouche’un daha geniş bir alanda yayılma riskini artırıyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c86l02886d5o

Batı Nil Virüsü nedir, belirtileri neler, tedavisi var mı?

Sağlık Bakanlığı, Batı Nil Virüsü enfeksiyonunun Türkiye’de bu yıl 6 kişide tespit edildiğini açıkladı. Bakanlık 22 Ağustos’ta sosyal medya platformu X hesabından yaptığı açıklamada, “Ülkemizde 2010 yılından itibaren görülen Batı Nil Virüsü Enfeksiyonu 2024 yılında 6 kişide tespit edilmiştir. Hastalarımızın takip ve tedavilerine devam edilmektedir” denildi.

Açıklamada, Batı Nil Virüsü’nün sivrisinekler aracılığıyla yayılan bir hastalık olduğu, hastalığın mevsimsel olduğu da vurgulandı.

Hastalık insanlar için ölümcül olabiliyor.

Uzmanlar sıcak hava dalgaları ve sel gibi aşırı hava olaylarının sıklığının artması ve yaz mevsiminin ısınıp, süresinin uzaması gibi faktörlerin sivrisinekler için daha elverişli koşullar oluşturduğu konusunda uyarıyor.

Peki Batı Nil Virüsü nedir, nasıl bulaşır, tedavi edilebilir mi?

Sivrisinek ısırıklarıyla bulaşıyor

İnsanlara sivrisinek ısırıklarıyla bulaşan bir Batı Nil Virüsü (WNV) vakası ilk kez 1937 yılında Uganda’nın Batı Nil bölgesinde bir kadında görüldü.

Virüs son 50 yıldır insanlarda görülmeye devam ediyor. Doğada sivrisinek-kuş-sivrisinek bulaşım döngüsünü izleyen hastalığın yayılmasında kuşlar önemli rol oynuyor.

Sivrisinekler, hastalığı taşıyan kuşların kanını emerek enfekte olurken virüs birkaç gün boyunca kuş kanında dolaşabiliyor.

Sivrisineğin tükürük bezlerine giren virüs, bu vektörler tarafından ısırılan insanlara ve at gibi hayvanlara geçip, vücutlarında çoğalarak hastalığa neden oluyor.

Hastalık doğrudan temas yoluyla bulaşmıyor. Kuluçka süresi 3 ile 14 gün arasında.

Sevilla'da sivrisineklerle mücadele
İki kişinin öldüğü bildirilen İspanya’nın güneyindeki Sevilla’da virüse karşı önlemler alındı.

Ancak virüs enfekte hayvanların kanlarıyla veya diğer dokularıyla temas edildiğinde bulaşabiliyor.

Bugüne kadar insanlardaki enfeksiyonların çok küçük bir kısmı organ ya da kan nakli ve anne sütü üzerinden gerçekleşti.

1999’da İsrail ve Tunus’ta salgına yol açan hastalık kuşlarla Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) yayıldı. Burada 2010 yılına kadar ciddi bir salgına neden oldu.

Bunun dışında bugüne kadarki en büyük salgınlar kuş göç yolları üzerinde olan Yunanistan, İsrail, Romanya ve Rusya’da meydana geldi.

Virüs, sivrisineklerle bulaşan diğer hastalıklar gibi, iklim değişikliğinin de etkisiyle Avrupa’da ve Amerika kıtasında olmadığı kadar yaygın hale geldi.

Avrupa Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC) 22 Ağustos’ta Batı Nil Virüsü vakalarının 2024’te Avusturya, Hırvatistan, Fransa, Yunanistan, Macaristan, İtalya, Romanya, Sırbistan ve İspanya olmak üzere 9 ülkede görüldüğünü açıkladı.

ECDC daha önce yılın başından beri Avrupa’da 69 kişinin hastalıkla enfekte olduğunu ve 8 kişinin öldüğünü duyurmuştu.

Avrupalı bilim insanları ve uzmanlar, sıcak hava dalgaları ve sel gibi aşırı hava olaylarının sıklığının artması ve yaz mevsiminin ısınıp, süresinin uzaması gibi faktörlerin sivrisinekler için daha elverişli koşullar oluşturduğunu söylüyor.

WHO: Belirti görülmeme oranı yüzde 80

Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre virüsün bulaştığı insanların yaklaşık yüzde 80’inde herhangi bir belirti görülmüyor.

Virüsün bulaştığı kişilerin yüzde 20’sindeyse Batı Nil ateşi gözlemleniyor.

Belirtileri arasında ateş, baş ağrısı, yorgunluk ve vücut ağrıları, mide bulanması, kusma ve nadiren vücutte döküntü ve lenf bezlerinde şişlik var.

Enfekte 150 kişiden birinde hastalık daha ağır seyrediyor. Bu vakalarda koma ve felç gibi semptomlar görülebiliyor.

Ağır hastalık her yaştan kişide görülebilse de çoğunlukla 50 yaş üstü ya da bağışıklık sistemi zayıf insanlarda daha sık rastlanıyor.

Korunma yöntemleri neler?

sprey
Sivrisinek kovucu spreyler kullanılması koruyucu yöntemler arasında.

Hastalığın insanlar için doğrudan tedavisi yok. Ancak enfekte olan kişiler, hastaneye kaldırılarak solunum desteği ve diğer hastalıkların gelişiminin engellenmesi gibi önlemlerle destekleniyor.

Batı Nil Virüsü için bir aşı da bulunmuyor. Bu nedenle enfeksiyonu azaltmanın en önemli yolu farkındalık ve eğitim.

Uzmanlar, sivrisinek ve vektörlerle bulaşan diğer hastalıklarda olduğu gibi bu canlılardan, sineklikler ve spreyler gibi yöntemlerle korunmayı öneriyorlar.

Klimalı odalarda uyumak ve vücudun açık bölümlerini kapatan kıyafetler giyinmek sivrisineklerden korunmak için yapılabilecekler arasında.

Hasta hayvanlarla temas sırasında eldivenlerin giyilmesi gibi hayvandan insana geçişi önleyecek tedbirlerin alınması da tavsiye ediliyor.

Bunun yanında hastalığın görüldüğü bölgelerde sivrisinek türlerinin izlenmesi ve kontrol edilmesi de önemli görülüyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cyvp6817vd3o

Bilim insanları sadece tek cinsiyette fareler doğurtmayı başardı!

Bilim insanları gen düzenleme teknolojisiyle sadece dişi veya sadece erkek fareler doğurtmayı başardı.

Bu teknik, her yıl dünya çapında milyarlarca hayvanın istenen cinsiyette doğmadıkları için öldürülmesini sonlandırabilir.

Yeni yöntemi geliştiren ekip, İngiltere’de her yıl milyonlarca erkek civcivin yumurtlamadıkları için doğduktan hemen sonra öldürüldüğünü ve artık buna gerek olmayabileceğini belirtti.


İngiliz hükümeti de, gen düzenleme teknolojisinin hayvancılık sektöründe kullanımını inceleyecek.

Bilim insanlarının sadece tek cinsiyette fareler doğurtmayı başarması, gen düzenleme teknolojilerinin potansiyelini ve etik sonuçlarını gözler önüne seren önemli bir gelişmedir. Bu araştırma, özellikle hayvancılık sektöründe istenmeyen cinsiyette doğan hayvanların öldürülmesi sorununa çözüm sunmayı hedefliyor.

Teknik Nasıl Çalışıyor?

Araştırmacılar, bu başarıyı CRISPR-Cas9 gibi gen düzenleme araçlarıyla elde etti. Bu teknolojide, embriyo gelişiminin erken aşamalarında belirli bir cinsiyetin oluşumunu engelleyen genetik değişiklikler yapılıyor. Örneğin, sadece dişi farelerin doğması isteniyorsa, erkek cinsiyet kromozomunu taşıyan embriyoların gelişimi durduruluyor. Bu sayede, sadece istenen cinsiyetin doğması sağlanıyor.

Hayvancılık Sektörüne Etkileri

Bu teknik, özellikle yumurta üretiminde erkek civcivlerin büyük bir sorun teşkil ettiği tavukçuluk sektöründe devrim yaratabilir. İngiltere gibi birçok ülkede, her yıl milyonlarca erkek civciv, yumurta veremedikleri için doğar doğmaz öldürülüyor. Sadece dişi civcivlerin doğmasının sağlanması, bu uygulamanın sona ermesine yol açabilir ve hayvancılık sektöründe daha etik bir üretim modeli oluşturabilir.

Etik ve Toplumsal Tartışmalar

Bu gelişme, aynı zamanda genetik mühendisliğin etik sınırlarını da gündeme getiriyor. Hayvanların cinsiyetlerinin önceden belirlenmesi, biyolojik çeşitlilik ve doğal evrim süreçleri açısından ne tür sonuçlar doğurabilir? Ayrıca, bu tür bir teknolojinin insanlar üzerinde uygulanmasının tartışılması da kaçınılmaz olacaktır.

Hükümetlerin Rolü ve Düzenlemeler

İngiliz hükümeti, bu tür gen düzenleme teknolojilerinin hayvancılık sektöründe kullanımını incelemeye başladı. Eğer bu teknoloji onaylanır ve yaygınlaşırsa, tarım ve hayvancılık uygulamalarında köklü değişikliklere yol açabilir. Ancak, bu teknolojinin sorumlu ve etik bir şekilde kullanılması, uzun vadeli sonuçlarının dikkatle değerlendirilmesini gerektiriyor.

Gelecek Perspektifleri

Bu tür teknolojiler, dünya genelinde gıda üretiminde verimliliği artırabilir ve kaynak kullanımını optimize edebilir. Ancak, genetik manipülasyonun yaratabileceği potansiyel riskler ve etik sorular da göz ardı edilmemelidir. Bilim insanları, bu tür yeniliklerin hem faydalarını hem de olası zararlarını dikkatle tartışmak zorunda.

Bu gelişme, genetik mühendislik alanında atılan adımların ne kadar hızlı ilerlediğini ve gelecekte bu teknolojilerin hayatımızı nasıl şekillendirebileceğini gösteriyor.

Jeologlar “Kartopu Dünya” Dönemine Dair Güçlü Kanıtlar Buldu!

Uluslararası bir araştırma ekibi, İskoçya ve İrlanda’daki Port Askaig Formasyonu’nda “kartopu Dünya” döneminin kapsamlı bir jeolojik kaydını buldu. 662-720 milyon yıl öncesine tarihlenen bu kayalar, Dünya’nın tamamen buzla kaplı olduğu dönemi belgeliyor ve karmaşık yaşamın başlangıcına ışık tutuyor. Bulgular, aşırı soğuk koşulların çok hücreli yaşamın evrimine katkıda bulunmuş olabileceğini gösteriyor. Bu keşif, Kriyojeniyen Dönemi’nin başlangıcını gösteren resmi bir jeolojik işaret olarak değerlendirilebilir.

“Kartopu Dünya” olarak bilinen dönem, Dünya tarihinin en dramatik iklim olaylarından biridir. Bu dönemde, gezegenin büyük bir kısmının, hatta bazı teorilere göre tamamının, kalın buz tabakalarıyla kaplı olduğu düşünülmektedir. Bu dönem, yaklaşık 720 ila 635 milyon yıl önce gerçekleşti ve Kriyojeniyen Dönemi olarak adlandırılan buzul çağlarının bir parçasıydı.

Port Askaig Formasyonu ve Bulunan Kanıtlar

İskoçya ve İrlanda’daki Port Askaig Formasyonu’nda bulunan jeolojik kanıtlar, Kartopu Dünya hipotezini destekleyen önemli veriler sunuyor. Bu formasyondaki kayalar, Dünya’nın yüzeyinin tamamına yakınının kalın bir buz tabakasıyla kaplı olduğu döneme işaret ediyor. Kayalarda bulunan jeolojik katmanlar, buzul hareketleri, glasyal tortular ve soğuk iklimin izlerini taşıyor.

Kartopu Dünya Teorisi

Kartopu Dünya teorisine göre, bu aşırı buzul dönemi, Güneş’ten gelen enerji miktarındaki azalma, atmosferdeki karbondioksit seviyesinin düşmesi gibi çeşitli faktörler nedeniyle ortaya çıktı. Dünya’nın yüzeyi neredeyse tamamen buzla kaplandığında, bu durum iklimin daha da soğumasına neden oldu, çünkü beyaz buz tabakaları Güneş ışığını uzaya geri yansıtarak, gezegenin daha da soğumasına yol açtı.

Karmaşık Yaşamın Evrimi

Bu zorlu çevre koşullarına rağmen, Kartopu Dünya dönemi, çok hücreli yaşamın evriminde kritik bir rol oynamış olabilir. Aşırı koşullar, yaşamın adaptasyon ve dayanıklılık mekanizmalarını geliştirmesine neden olmuş olabilir. Bu dönemin sonunda, volkanik aktiviteler nedeniyle atmosfere salınan büyük miktarda karbondioksit, buzların erimesine ve daha sıcak bir iklimin geri dönmesine yol açtı. Buzların erimesiyle birlikte, okyanuslara büyük miktarda besin maddesi salındı ve bu, oksijen seviyelerinin artmasına ve karmaşık yaşamın gelişmesine zemin hazırladı.

Jeolojik İşaretlerin Önemi

Port Askaig Formasyonu’nda bulunan kayalar, Kriyojeniyen Dönemi’nin başlangıcını işaret eden bir jeolojik sınır olarak değerlendirilebilir. Bu bulgular, gezegenimizin geçmiş iklim değişikliklerini ve bu değişimlerin yaşamın evrimi üzerindeki etkilerini anlamak açısından büyük önem taşıyor. Ayrıca, Dünya’nın iklim sistemlerinin ne kadar kırılgan olabileceğini ve buzul çağlarının gezegen üzerindeki etkilerini anlamamız açısından da kritik bir yer tutuyor.

Kartopu Dünya’nın Mirası

Kartopu Dünya teorisi, modern bilimde geniş bir kabul görse de, buzul döneminin kapsamı ve etkileri hâlâ tartışma konusu. Yine de, bu dönemden alınan dersler, Dünya’nın iklim sistemleri, küresel soğuma ve ısınma süreçleri, biyosferin dayanıklılığı ve evrimi konularında önemli ipuçları sunuyor.

Kaynak: Sıradışı Bilim

Akrepler Neden Mor Ötesi Işın Altında Parlayacak Şekilde Evrimleşti?

Bilim insanları uzun bir süredir mor ötesi ışın altında akreplerin neden parlak yeşil olacak şekilde parladıklarını biliyorlardı; ancak bunun gizemini ancak 2011 senesinde çözebildiler. Yani bu yetenek, uzun süredir biliniyor olmasına rağmen, evrimsel sebepleri uzun bir süre karanlıkta kalmıştı.

Oklahoma Üniversitesi’nden biyolog Douglas Griffin bu “floresan” özelliği analiz etti ve akreplerin, daha önce hiç bilinmediği şekilde, etraftaki ışığı kuyruklarıyla algıladıklarını ortaya koydu!…

Akreplerin mor ötesi (ultraviyole, UV) ışık altında parlaması, bilim insanlarının uzun zamandır ilgisini çeken bir fenomendir. Bu özellik, akreplerin kitin tabakasında bulunan ve UV ışık altında mavi-yeşil renkte parlayan bazı kimyasal bileşiklerden kaynaklanır. Ancak, bu parlamanın evrimsel anlamı konusunda kesin bir görüş birliği bulunmamaktadır. Yine de, çeşitli teoriler ortaya atılmıştır:

1. Görünürlükten Korunma (Kendi Kendine Kamuflaj)

Bir teoriye göre, akrepler UV ışığı algılayabiliyor olabilir ve parlamaları çevrelerindeki UV ışığını azaltarak onları daha az görünür kılabilir. Akreplerin çoğu gece aktiftir ve dolayısıyla parlak ışıklardan kaçınırlar. Parlamaları, doğal ışık kaynaklarından gelen UV ışığını emerek veya yansıtarak, onları daha karanlık hale getirebilir ve böylece avcılardan korunmalarını sağlayabilir.

2. Avcıları Uyarma veya Kandırma

Bir diğer teori, bu parlaklığın avcılara yönelik bir uyarı işlevi görebileceğini öne sürer. Parlak renkler, doğada genellikle zehirli veya tehlikeli hayvanlarla ilişkilidir. Akrepler de zehirli olduklarından, UV ışık altında parlamaları, potansiyel avcıları caydırıcı bir işaret olarak evrimleşmiş olabilir.

3. Sosyal İletişim

Bazı araştırmacılar, bu parlamanın akrepler arasında bir iletişim aracı olabileceğini düşünüyor. Akreplerin düşük ışık koşullarında birbirlerini tanımasına yardımcı olabilir veya eş bulma süreçlerinde rol oynayabilir.

4. Çevresel Değişikliklere Karşı Duyarlılık

UV ışık altında parlayan kimyasallar, akreplerin çevresel değişikliklere daha duyarlı hale gelmesini sağlayabilir. Örneğin, akreplerin deri tabakası UV ışığını emdiğinde, bu onların çevrelerindeki ışık koşullarını algılamalarına ve tehlikeli olabilecek açık alanlardan kaçınmalarına yardımcı olabilir.

5. Radyasyondan Korunma

Bu parlaklığın, akreplerin güneşten gelen zararlı UV ışınlarına karşı koruyucu bir işlevi olabileceği de düşünülüyor. Parlak pigmentler, UV ışığını emerek ya da yansıtarak, akreplerin derin dokularına zarar gelmesini önleyebilir.

Sonuç

Akreplerin neden UV ışık altında parladığına dair kesin bir cevap henüz bulunmamış olsa da, bu durumun farklı işlevleri olabilir. Bu fenomenin birden fazla evrimsel avantaja sahip olma olasılığı da göz önünde bulunduruluyor. Parlaklık, akreplerin hayatta kalma stratejilerinin bir parçası olabilir ve bu strateji, onların milyonlarca yıl boyunca varlıklarını sürdürmelerine katkıda bulunmuş olabilir.

Kaynak: Sıradışı Bilim

42 Bin Yıllık Tay

Kuzey Sibirya’ daki buzullar içinde donmuş vaziyette bulunan 42 bin yıllık tay ortaya çıkarıldı.

Tay,, tüm vücuduyla korunmuş halde; öyle ki kalp damarlarında sıvı kan almak mümkün. kan klonlanarak, tayın soyu yaşama döndürülmeye çalışılıyor.

Kuzey Sibirya’da yer alan donmuş topraklarda (permafrost), 42 bin yıllık bir tay fosili keşfedildi. Bu tay, Yarkutya bölgesinde bulunan Batagaika krateri olarak bilinen devasa bir çukurda ortaya çıkarıldı. Tayın ait olduğu türe ait kalıntılar, oldukça nadir ve önemli buluntular arasında yer alıyor. Tay, dönemin koşulları nedeniyle olağanüstü bir şekilde korunmuş, bu sayede hem dış yapısı hem de iç organları büyük ölçüde bozulmadan günümüze kadar ulaşmış.

Bu fosilin en dikkat çekici özelliklerinden biri, kalp damarlarında hala sıvı kan bulunmasıdır. Bu bulgu, bilim dünyasında büyük bir heyecan uyandırdı. Modern teknoloji sayesinde, tayın kanı üzerinde yapılan araştırmalar, klonlama çalışmalarına kapı araladı. Bilim insanları, bu sıvı kanı kullanarak tayın DNA’sını izole etmeye ve ardından klonlama yoluyla bu soyu tükenmiş türü yeniden canlandırmaya çalışıyor.

Tay, yaklaşık 42 bin yıl önce, Pleistosen döneminde yaşamış. Bu dönem, mamutlar, tüylü gergedanlar ve büyük kedigiller gibi birçok büyük memelinin yaşadığı bir çağdı. Ancak iklim değişiklikleri ve insan faaliyetleri nedeniyle bu türlerin büyük bir kısmı yok oldu. Donmuş topraklarda bu tür fosillerin keşfi, bu hayvanlar hakkında daha fazla bilgi edinmemizi sağlıyor. Aynı zamanda, bu tür keşifler sayesinde, yok olmuş türlerin genetik materyalleri üzerinde yapılan çalışmalarla, türlerin yeniden hayata döndürülmesi hedefleniyor.

Bu tür klonlama çalışmaları, bilimsel olarak oldukça zorlayıcıdır. Ancak, benzer projelerde kullanılan modern genetik teknikler ve CRISPR gibi gen düzenleme teknolojileri sayesinde, teorik olarak bu tür bir yeniden canlandırma mümkün görünüyor. Eğer bu girişimler başarılı olursa, bu tayın ve belki de başka nesli tükenmiş türlerin tekrar doğaya kazandırılması söz konusu olabilir.

Ancak, bu tür çalışmalar etik soruları da beraberinde getiriyor. Nesli tükenmiş bir türü geri getirmek, ekolojik dengeye ne gibi etkiler yapar? Yaşam alanları ve besin kaynakları olmayan bu türler için uygun bir ortam yaratmak mümkün mü? Bu sorular, bilim dünyasında tartışılmaya devam ediyor. Yine de, Kuzey Sibirya’da bulunan bu 42 bin yıllık tay, hem bilimsel hem de etik anlamda önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor.

Kaynak: Sıradışı Bilim